18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İHTİLAFTAN ÇIKIŞ YOLU OLARAK TAHKİM VE BAŞARISIZ BİR TAHKİM UYGULAMASI

İHTİLAFTAN ÇIKIŞ YOLU OLARAK TAHKİM VE BAŞARISIZ BİR TAHKİM UYGULAMASI



Tarihte Müslümanlar arasında zaman zaman çeşitli ihtilaflar, ayrılıklar ve fitneler meydana gelmiştir. Kişilerin ya da kabilelerin arasında meydana gelen sorunları çözemedikleri zamanlarda üçüncü bir kişi ya da grubu çözüm sürecine katmaları, Cahiliye döneminden beri bilinen, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve Raşid Halifelerin de zaman zaman uyguladıkları bir yöntemdir. Bu yönteme tahkim denir. Günümüzde ombudsmanlık [kamu denetçiliği] denen görevin ilk örneklerindendir.

Kur’ân-ı Kerim, aralarında anlaşmazlık bulunan eşlerin ailelerinden birer hakemin seçilerek sorunu ele almalarını tavsiye eder: “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Nisâ, 4/35)

Hz. Peygamber döneminde, Allah Resûlü ile eşleri arasında ortaya çıkabilen anlaşmazlıkları çözmek üzere bazı kişilerin hakemliğine başvurulduğu gibi, bazı önemli hadiselerde de bazılarının hakemliğine başvurulmuştur.

Tahkimle ilgili örneklerden biri Hz. Ömer döneminde meydana gelmiştir. Müslümanların sayısı artınca cemaate Mescid- Nebevî namaz kılmak için dar gelmeye başlayınca Hz. Ömer mescidi genişletme kararı aldı. Bu amaçla ücretini hazineden ödemek üzere Hz. Abbas’ın evini satın almak istedi. Ancak Hz. Abbas, evini satmak istemedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, ondan şu üç önerisinden birisini kabul etmesini istedi: Ya evini bedeli hazineden ödenmek üzere talep ettiği bir meblağ karşılığında satacaktı. Ya Medine’den istediği bir yerde onun için bir arsa belirleyip hazineden karşılanmak üzere ona bir ev inşa edecekti. Ya da evini Müslümanların yararı için tasadduk edecekti. Ancak Hz. Abbas üç öneriyi de reddetti. Bunun üzerine Hz. Ömer, sorunu çözmek için bir hakeme gitmeyi önerdi. Hz. Abbas da hakem olarak Übey b. Kab’ı teklif etti. Hz. Ömer, teklifi kabul edince, ona gidip olayı anlattılar. Übey, “Eğer isterseniz, Peygamber’den (s.a.s.) işittiğim bir hadisi size anlatırım!” dedi. “Anlat!” dediler. Bunun üzerine Übey şöyle dedi: Resûlullah’ı (s.a.s.) şöyle derken işittim: “Allah Davud’a (a.s.), ‘Benim için içerisinde anılacağım bir ev bina et!’ diye vahyetti. O da O’nun için Kutsal Mabedin arsasını belirledi. Ama bir de görüldü ki, arsanın dörtte birini, İsrailoğullarından bir adamın evinin köşe kısmı oluşturuyor. Davud (a.s.) da ondan arsayı kendisine satmasını istedi; ama adam kabul etmedi. Bunun üzerine Davud (a.s.) kendi kendine arsayı ondan almayı kararlaştırdı. Bunun üzerine Allah ona, “Ey Davud! Ben sana Benim için, içerisinde anılacağım bir ev bina etmeni emrettim. Sen ise Benim evime gaspı sokmak istedin. Hâlbuki gasp, Benim işim değildir. Senin cezan ise onu bina etmemendir!” diye vahyetti. Davud, “Ya Rab! Benim çocuğum evi inşa edebilecek mi?” diye sordu. Allah, “Senin çocuğun inşa edecek!” dedi.” Hz. Ömer, Übey’in anlattıkları için kızdıysa da, başka Sahabîlerin de Übey’in doğru söylediğine şahitlik etmesi üzerine Hz. Abbas’tan eviyle ilgili talebinden vazgeçti. Hz. Abbas, icraatta dayatma hissettiği için evini vermek istemediğini, Halife’nin tutumu üzerine artık karşılıksız olarak evi bağışlamak istediğini söyledi.1

 

İslam tarihindeki en meşhur tahkim örneği, Sıffîn savaşında Suriyelilerin Mushafları havaya kaldırarak Iraklıları barışa davet etmesi üzerine Hz. Ali tarafı ile Muaviye tarafı arasında gerçekleştirilen tahkimdir. Sıffîn sonunda kararlaştırılan tahkimin sonucu, bu uygulamanın geleceği üzerinde büyük etki etmiştir.

İki ordu Sıffîn’de karşı karşıya gelip savaşın kızıştığı bir anda, Muaviye kuvvetleri sıkıntıya girince Amr b. el-Âs’ın önerisiyle Mushaflar havaya kaldırılarak Hz. Ali’nin ordusu Kur’an’ın hakemliğine davet edildi. Hz. Ali, bu önerinin bir savaş hilesi olduğunu düşünüyordu. Ancak ordusunun çoğunluğunu oluşturan ve ekseriyeti Yemenlilerden oluşan askerleri ikna etmeye muvaffak olamadı. Bunun üzerine iki taraf arasında yapılan görüşmelerde Şam tarafını Amr b. el-Âs’ın, Irak tarafını ise Ebû Musa el-Eşarî’nin temsil etmelerine karar verildi. Hz. Ali, Ebû Musa’yı uygun bir müzakereci olarak görmediğini ifade ettiyse de adamlarına görüşünü kabul ettiremedi. Onun ordusunda bulunan güneyli Arapların liderlerinden olan Eşas b. Kays, ümmetin kaderi konusunda iki kuzeylinin karar vermesine razı olmayacaklarını ifade etti.

Müzakereler sonucunda kabul edilen tahkim nameye göre hakemler için bir yol haritası belirlendi. Buna göre, hakemlerin Allah’ın kitabına göre verecekleri Allah’ın kitabına göre çözüm bulunamaması halinde Allah Resûlü’nün sünnetine göre karar verecekleri, heva ve heveslerine göre karar veremeyecekleri, tarafların verilecek karara rıza gösterecekleri, hakemlerin verecekleri karar sebebiyle güven içinde olacakları gibi hususlar yer alıyordu.2

Bu önemli gelişme, hâdiselerin seyri üzerinde önemli etkiler doğurdu. Hz. Ali, önerinin bir hile olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte devam eden savaş hakkında, akıllarında ciddi sorular bulunan askerleri içinde bu öneriyi çıkış yolu olarak görenlerin sayısı fazlaydı. Ancak askerlerin bir kısmı, Şamlıların önerisinin kabulüne şiddetle karşı çıktılar.

Böylece tahkimin kabulü ve ardından ortaya çıkan gelişmeler, Hz. Ali’nin ordusunda derin ayrılıkların temelini attı. Hz. Ali, hem tahkimin kabulünde, hem de hakemlerin belirlenmesinde tahkim taraftarlarına sözünü dinletemedi. Neticede ordusundaki iki gruptan birine meylederek tahkimi kabul edince, tahkim karşıtlarının önemli bir kısmı, Haricîler denen ayrı bir grup olarak şekillenmeye başladı.

Tahkime karşı çıkanlar, daha sonra tavırlarını, muhtemelen Kur’ân’dan esinlenerek (En‘âm, 6/57; Yusuf, 12/40, 67) ortaya attıkları “Hüküm, ancak Allah’ındır.” sloganıyla ifade ettiler. Onlara göre, âsi olarak gördükleri Muaviye ve adamlarıyla devam eden savaşı durdurmak, Allah’ın emrine aykırıdır. Zira Kur’ân’da, “Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adaletle hareket edenleri sever.” (Hucurât, 49/9) buyrulmaktadır.

Öte yandan onlara göre Hz. Ali’nin savaştığı âsilerle aralarındaki sorunu hakemlere havale etmesi, savaşma gerekçeleri hakkında şüphe içinde olduğu anlamına geliyordu. Bu da hem kendi durumunu, hem de arkadaşlarından ölenlerin durumunu tehlikeye atıyordu. İnsanların hakemliğine başvurmak doğru bir davranış kabul edildiği takdirde, haklılığından şüphe duyulan bir savaşa girişmekle, insanları öldürmekle ve bu savaşta ölmekle büyük bir hataya düşmüş oluyorlardı.

Hz. Ali, bu eleştirilere yine Kur’ân’dan hareketle cevap vermiştir: “Biz insanları değil, Kur’ân’ı hakem tayin ettik. Kur’ân, iki kapak arasında satırlar halinde yazılıdır. O, herhangi bir dili konuşmaz; ona bir tercüman gerekir; onun hakkında insanlar konuşur. Topluluk bizi, aramızda Kur’ân’ı hakem olarak kabul etmeye davet edince, Yüce Allah’ın Kitabından yüz çeviren grup olamazdık. Münezzeh olan Allah, “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resûle götürün.” (Nisâ 4/59) buyurmuştur. Allah’a götürülmesi, O’nun Kitabıyla hükmetmemiz; Resûle götürülmesi, onun sünnetine uymamızdır. Allah’ın Kitabında doğrulukla hükmedilirse biz ona, insanların en layığıyız; Resûlullah’ın (s.a.s.) sünnetiyle hükmedilirse biz onlardan evlayız. ‘Neden seninle onların arasında tahkim için belirlenmiş bir zaman kabul ettin?’ sözünüze gelince, bunu cahil olan ortaya çıksın ve âlim olan ihtiyatlı davransın diye yaptım. Allah’ın ümmetin işini bu arada düzeltmesi, boğazlarının sıkılmaması, böylece [ümmetin] hakkın anlaşılır olması hususunda acele etmesi ve suçun başına yöneltilmesi umulur. Allah katında insanların en üstünü, -ona bir eksiklik getirse ve ağır gelse de- hak ile amel etmenin kendisine daha sevimli geldiği, ona bir çıkar ve kâr sağlasa da batıldan sakınmanın daha sevimli geldiği kimsedir.”3

Hz. Ali ise bir anlaşma yapıldığını, bundan dönülemeyeceğini Kur’ân’a dayanarak söylüyordu: “Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri bilir.” (Nahl 16/91). Ona göre Sıffîn’de tahkimi kabul etmek günah değil, görüşte acizlik ve fiilde zayıflıktı.

Nitekim “Hüküm, ancak Allah’ındır.” sloganını kendisine karşı haykıranlara Hz. Ali, şu hikmetli sözüyle cevap vermiştir: “Kendisiyle batılın hedeflendiği doğru bir söz! Bizim üzerimizde üç hakkınız var: İçlerinde Allah’ın adını andığınız sürece sizleri Allah’ın mescitlerine girmekten engellemeyeceğiz. Bizimle beraber olduğunuz sürece sizi feyden pay almaktan mahrum etmeyeceğiz. Sözlü tepkileriniz sebebiyle size savaşla karşılık vermeyeceğiz.”4

Kararlaştırıldığı şekilde tahkim görüşmeleri için Dûmetü’l-cendel bölgesinin Ezruh mevkiinde bir araya gelen hakemler, meseleyi müzakere ederken iki önemli konuda görüş birliğine ulaştılar: Bunlardan birincisi, Hz. Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğüdür. Bu karar, Muaviye açısından önemli bir başarıdır. Diğer karar ise, fitneye bulaşan Hz. Ali ve Muaviye’nin azledilerek yerlerine ümmetin uygun gördüğü birisinin lider seçilmesidir. Daha sonra bu karara uygun bir şekilde Şam’da Muaviye’ye halife olarak biat edilecektir.

Hakemler seçilirken, kararlarını Allah’ın kitabına göre verecekleri prensibi belirlenmişti. Hz. Osman’ın katli meselesinde onun mazlum olduğunun yanı sıra Muaviye’nin katillerin cezalandırılması hususunda velisi kabul edilmesi, Muaviye açısından önemli bir başarıydı. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) yetki verdik. (Fakat o da) öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir.” (İsrâ 17/33). Bu karar, bir anlamda Muaviye’yi iddiasında haklı konuma getiriyordu. Ancak -bildiğimiz kadarıyla- Hz. Ali ve Muaviye’nin yönetimden uzaklaştırılması ve ümmetin birisini seçmesi meselesinin Kur’ân’dan bir referansı gösterilmemiştir. Bu da hakemlerin kararlarının sorunu çözmek yerine yeni sorunlar doğurmasına neden olmuştur. Nitekim Hz. Ali, Allah’ın Kitabına uygun olmadığını söyleyerek bu kararı tanımadığını ilan etmiştir.

Bu olayda olduğu gibi tahkim, her zaman istenen sonucu doğurmamış; bazen hedefin dışında sonuçlar da doğurabilmiştir. İslam tarihinde kurumsallaştıramadığımız tahkim, ortaya çıkan birçok ihtilafın çözümüne ulaşmayı mümkün kılabilirdi. Ancak ihtilaf ve fitne ortamlarında genellikle akıl değil duygular söz sahibi olur.

İleri Okumalar İçin:

Adnan Demircan, Ali-Muâviye Kavgası, 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2010.

Önkal, Ahmet, “Tahkim Olayı Üzerine Bir Değerlendirme”, İSTEM: İslâm San'at, Tarih, Edebiyat ve Mûsikîsi Dergisi, 2003, cilt: I, sayı: 2, s. 33-68.

Dipnot

1- İbn Sad, Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr, IV, 19-20)

2- Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf, III, 108-109)

3- Nehcü’l-belâğa, s. 320-322 [Türkçe çevirisi, s. 131-132]

4- Şâfiî, el-Ümm, V, 522

 

 

 

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul