20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / İSLÂM ÂLEMİ YENİ BİR DEĞİŞİM SÜRECİNDEDİR

İSLÂM ÂLEMİ YENİ BİR DEĞİŞİM SÜRECİNDEDİR



 

Beşeri Güçleri Tabulaştıranlar Yanılgıdadır

 

Beşeri güçlerin tabulaştırılması çeşitli şekillerde olmaktadır. Ferdin veya toplumun hayat nizamının ve istikametinin belirlenmesinde Allah'ın vahiyle bildirdiğini reddederek, beşeri kaynakları ve ideolojileri esas almak bunlardan biri ve belki en yaygın olanıdır. Fakat çağımızda karşılaştığımız ve beşeri güçlerin tabulaştırılmasına varan çok yaygın sapmalardan biri de dünya üzerinde hâkimiyet ve kontrolün tamamen bazı beşeri güçlerin kontrolünde olduğu, onları aşmanın mümkün olmadığı o yüzden bölgesel ya da küresel siyaseti etkileyen gelişmelerin tamamen onların kontrolü dâhilinde tahakkuk ettiği anlayışıdır. Bazılarında bu düşüncenin teorinin çok ötesine geçtiği, tartışmaya açık olmayan bir hüküm düzeyinde olduğu söylenebilir.

 

Böyle bir tespitin şüphe götürmez kesin hüküm olarak algılanması durumunda ister istemez zulme ve haksızlığa başkaldıran kitlelerin özgürlük ve hak mücadeleleri şüpheli durumuna düşüyor. Onların bu mücadeleleri, bir yandan açık bir yandan da gizli siyasetleriyle hem itici hem de çekici gücü ellerinde tutarak gidişatı kontrol eden merkezlerin stratejilerine hizmet ediyor olabilir. Hatta onların dünyaya yön vermeleri ve stratejilerinin aşılmasının mümkün olmaması durumunda önlerini göremeyen kalabalıkların böyle bir oyuna getiriliyor olmaları kesin sayılır.

 

Bu düşünce aslında beşerî güçleri tabulaştırma sapmasının doğurduğu bir yanılgıdır. Dünyaya aşılmaları imkânsız sanılan birtakım beşerî güçlerin hükmettiği, şekil verdiği düşüncesi onların zaaflarını ve kararlı mücadelelerin onlardan kaynaklanan engelleri aşabileceği gerçeğini görememeye neden oluyor. Böyle bir tabulaştırma da haklı ve meşru direnişleri kabullenme yerine onları birtakım komplo teorileriyle kirletme sonucunu doğuruyor. Bu da komplo teorileri esaretine yani bir fikrî esarete neden oluyor. Böyle bir esaret ise bedensel esaretten daha tehlikeli sonuçlar doğuruyor.

 

Komplo teorileri çerçevesinde üretilen fikirler çoğu zaman zulmü ve haksızlığı çok fazla kanıksamaktan kaynaklanıyor. Uygulamadaki zulüm ve haksızlıkları öylesine kanıksıyoruz ki buna muhalif bir gelişme olmasını garipsiyor, böyle bir gelişmeye şüpheyle yaklaşma ihtiyacı duyuyoruz. Birileri kendi iradelerini ve güven duygularını kullanarak açık tavır koyduğunda, zulüm aracının tekerleğinin önüne takoz koyduğunda yahut alışılmış gibi görünen gidişata aykırı bir başarı gerçekleştirdiğinde; "bu cesareti ve gücü nereden alıyor?" sorusunu sorma ihtiyacı duyuyoruz. Daha sonra bu tür sorular sorma ihtiyacı bir suçlama psikolojisini harekete geçiriyor. İnsandaki bu psikolojiyi keşfeden karalamacı çevreler de bunu iyi değerlendirmek için piyasaya sürekli ispatı mümkün olmayan iddialar ve dedikodular sürüyorlar. Onları bu iddiaların ve dedikoduların doğruluğu değil dayandırıldığı şüpheci yaklaşım ilgilendiriyor.

Beşeri Güçlerin Hepsi Geçicidir

 

Komplo teorilerine dayanan görüşlerin özünde beşeri gücün sınırlarını yeterince takdir edememek var. Bundan kaynaklanan yaklaşım her zaman zihinlerde "şuna rağmen bu mümkün mü?" sorusunun oluşmasına yol açıyor. Burada birinci unsur aşılması imkânsız görülen beşeri güç, ikinci ise bu gücün reddettiği veya reddetmesi gereken gelişmedir.

 

Zihinlerinde bu tür sorular canlananların en önce Hz. Musa (a.s.)'nın Firavun'un sarayında yetiştiğini ve ona rağmen tevhid bayrağını açtığını unutmamaları gerekir. Aynı şey cahiliye sultasına rağmen Mekke'de yükselen tevhid bayrağı için de söz konusudur. Örnekleri artırmak mümkün. Burada önemli olan "şuna rağmen" denirken işaret edilen gücün bir beşeri güç olduğunu ve tüm beşeri güçlerin toplamının bile ilahî gücün yanında bir sineğin gücü kadar olmadığını kavrayabilmektir. Tabii Allah'ın koyduğu bir ilahî sünnet ve bu sünnete göre cereyan eden vakıa var. Ama bu vakıanın yani ilâhî sünnetin ormanda vahşi canavarlara rağmen ceylanlara hayat imkânı tanıdığı dikkatten kaçmamalı.

 

Tarihte dünya üzerinde çok büyük beşeri güçler oluşmuş ve geniş toprak alanları üzerinde hâkimiyetler kurmuşlardır. Ancak bugün sonraki nesillere ibret olacak kalıntılar ve kitap sayfalarında yer alan haklarındaki bilgiler dışında geriye bir şeylerinin kalmamış olması tüm beşeri güçlerin geçici olması sebebiyledir. Yüce Allah da Kur'an-ı Kerim'de bu günlerin insanlar arasında dönüşümlü olduğunu hatırlatır.

İslâm Âlemi Yeni Bir Değişim Süreci İçindedir

 

Müslüman halkların bugün içinde olduğu durumun temelinde İslâmî kimlik ve bütünlüklerini kaybetmiş, uluslararası emperyalizmin çeşitli oyunları neticesinde ithal edilen fikri ve ideolojik sapmalara göre şekillenen siyasi sistemlerin esaretine düşmüş olmalarıdır. Bugün bu esaretten kurtularak kendi kimlik ve değerlerine dönmek istiyorlar. Bu değerlerine dönmeleri durumunda bu toplumları birbirinden ayıran ve hatta kardeş olmaları gereken toplumları birbirine düşman yapan ideolojik sapmalardan da kurtulacak, onlardan kurtulmaları durumunda ise aralarına çizilen etnik ya da bölgesel ayrıştırmalara dayalı sınırların geçerliliğinin olmadığını göreceklerdir. Bütün bu sınırların geçerliliğini kaybetmesi durumunda ise İslâm âleminin aslında zayıf ve güçsüz olmadığı sorunun bütünlüğünü kaybetmiş olmasından kaynaklandığı görülecektir. O zaman sinsi sömürgeci güçlerin ve onların uzaktan kumanda ettiği yerli ihanet çetelerinin zayıflıkları ortaya çıkacak.

 

Çağdaş emperyalistlerin ve yerli ihanet çetelerinin böylesine telaşa kapılmalarının sebebi işte bu gerçeği fark etmeleridir. O yüzden Müslüman halkların hak ve özgürlük mücadelesinden rahatsız oldular. Bu mücadelelerin başarıyla devam etmesini önleyebilmek için önce kafaları bulandırma amaçlı ve zulme başkaldırı söylemiyle meydanlara çıkanların aslında başkalarının oyununa geldiği iddiasına dayandırılan birtakım komplo teorileri ürettiler. Bazıları da biraz önce sözünü ettiğimiz, çağdaş küresel güçlerin aşılamaz olduğu varsayımını tartışmasız hüküm kabul ettikleri için önlerine konan bu komplo teorilerine hemen yapıştılar. Oysa bu teorilerin çığırtkanlığını yapmakla asıl kendilerinin söz konusu güçlerin çıkarlarına ve planlarına hizmet ettiklerinin farkında değillerdi.

 

Zulüm Kaybettiğini Geri Alma Çabasında

 

Bir yandan zulme başkaldıranların aslında küresel güçlerin oyunlarına getirildiği iddialarına dayandırılan komplo teorileriyle kafaları karıştırmaya çalışan zulüm rejimleri ve onların arkasında duran çağdaş emperyalizm bir yandan da halkların ayaklanması sonucu kaybettiğini geri alma amacıyla çeşitli oyunlar çevirmeye başladı. Çünkü dediğimiz gibi Müslüman halkları etnik hatta bölgesel kimliklerine göre küçük parçalara ayıran ideolojik ve ulusçu yapılanmaların son bulması durumunda İslâm ümmetinin aslında güçlü olduğu ve kolay yutulur bir lokma olmadığı görülecektir. O durumda emperyalizmi besleyen sömürü kaynaklarının birçoğu ellerinden alınacaktır. Çünkü Müslüman halklar emperyalizm tarafından kumanda edilen işbirlikçi dikta rejimlerinden kurtulmuş olacaklar.

 

Bugün Mısır'da kan dökücü askerî cuntanın elindeki silahı ve parayla beslediği ahlâki değerlerden soyutlanmış baltacı çetelerini kullanarak gasp yoluyla iktidarı ele almış olması, gerek bölgesel ve gerekse küresel zulüm rejimlerinin bir yıldan fazla sürdürdüğü çabaların sonucudur.

 

Mısır'daki çabalarından sonuç aldıklarını gören zulüm güçleri bunu dikta rejimlerinin devrilmiş olduğu diğer Arap ülkelerinde ve Hamas'ın kontrolü altındaki Gazze'de de gerçekleştirebilmek için "Temerrüt Hareketi" adını verdikleri bir fitne hareketini yönlendirme çabaları içine girdiler. Tunus'ta bunun biraz potansiyelinin olması sebebiyle orada kısmen karışıklık çıkardılar. Ama istedikleri başarıyı elde edemedikleri gibi Mısır'daki cuntanın da sürekli başının dertte olması sebebiyle Tunus'a çok fazla yüklenme fırsatı bulamadılar. İkinci derecede önem verdikleri Filistin'de gerçekleştirdikleri girişimlerinde ise hiçbir potansiyellerinin olmadığını gördüler. Çünkü Filistin halkı böyle bir fitne hareketinin işgalcilerin çıkarına hizmet edecek kirli bir hareket olacağına inanıyordu. Dolayısıyla böyle bir kirli oyuna hizmet edebilecekler  halk nezdinde mahkûm edileceklerini tahmin ettiler ve herhangi bir polis baskısına maruz kalmadan halkın reddi ile etkisiz hale getirilmiş oldular.

 

Cuntanın Yargısı ve Mursi'nin Duruşu

 

Bölgesel ve küresel zulüm güçlerinin kaybettiklerini geri alma çabalarıyla Mısır'da siyasi iktidarı gasp eden askerî cunta yaptığı zulüm uygulamalarına bir de yargı kılıfı geçirebilmek için halkın özgür iradesiyle seçilmiş cumhurbaşkanı Dr. Muhammed Mursi'yi geçtiğimiz ay güya mahkeme önüne çıkardı. Ancak Mursi'nin cunta karşısındaki tavrı halkın hak ve özgürlük mücadelesine güç katan örnek bir tavırdı. Bu tavrıyla Seyyid Kutub'un Cemal Abdünnasır cuntası ve Şeyh Ahmed Yasin'in siyonist işgal karşısında sergilediği tavrı akla getiriyordu.

 

Muhammed Mursi, ülkenin meşru cumhurbaşkanının kendisi olduğunu ve çıkarıldığı mahkemenin de meşru yönetimi değil gayrimeşru cuntayı temsil ettiğini dolayısıyla kendisini yargılama yetkisinin olmadığını dile getirerek bu mahkemeye ifade vermeyi reddetti. Mursi buradaki açıklamasında asıl mahkemeye çıkarılmaları gerekenlerin gayrimeşru yollarla iktidarı gasp edip insanlara şiddet uygulayan cuntacılar olduğunu dile getirdi. On beş kadar avukatın gönüllü savunma yapma teklifini de kabul etmeyerek askeri cuntayı temsil eden bir yargı mekanizması önünde herhangi bir savunma yapmayacağını bildirdi.

 

Muhammed Mursi'nin bu tavrı uluslararası emperyalizmin desteğiyle askerî darbe gerçekleştiren cunta karşısında hak ve onur mücadelesi veren diğer önemli şahsiyetler açısından da örnek teşkil eden bir tavır oldu. Mısır'daki selefi hareketin liderlerinden ve cumhurbaşkanlığı adaylarından olan Hazim Salah Ebu İsmail de askerî cuntayı tanımadığını, onu temsil eden bir yargı kurumu önüne çıkıp ifade vermeyi de kabul etmeyeceğini bildirerek mahkemede ifade vermeyi reddetti.

 

Askerî cuntanın kurduğu mahkeme, dağda yol kesen eşkıyanın, pusuya düşürüp mallarını gasp ettiği kendilerini de rehin aldığı yolcuları yargılayıp kendilerini mağdur etmek için başvurduğu uygulamaları aynı zamanda "hukuk" gerekçesine dayandırmak amacıyla kurduğu mahkemeye benzer. Böyle bir mahkemeyi hukuk temeline oturtmak ne kadar mümkün olabilirse cuntanın kurduğu mahkemeyi de ancak o kadar hukuk temeline dayandırabilirsiniz. Maksat sadece hukuk ve adalet kavramını istismar etmek, insanları yanıltmak için yargı mekanizmasından da yararlanmaktır.

 

Rabia Meydanı Katliamının Yüzüncü Gününde

 

Mısır'da asıl kimlerin yargılanması, mahkûm edilmesi ve cezalandırılması gerektiğini Rabia Meydanı katliamı bize bütün açıklığıyla söylüyor. İnsanlar bu korkunç saldırıda sırf cuntayı reddetmeleri ve halkın özgür iradesine saygı duyulmasını istemeleri sebebiyle saldırıya maruz kaldılar. Birçoğu kadın ve çocuklardan oluşan binlerce insan öldürüldü. Bu insanlardan bazıları da namaz esnasında öldürülmüştü.

 

Rabia Meydanı katliamı ülkede siyasi iktidarı gayrimeşru yollardan, baltacı çetelerinden yararlanarak ve şiddete başvurarak gasp eden cunta gücünün aslında bir işgal gücünden farkı olmadığını belgeliyordu. Çünkü Müslüman bir toplumun yaşadığı ülkede insanları namaz esnasında ve üstelik keskin nişancılar vasıtasıyla hedef alarak katleden asker ancak işgal askeri ya da işgal askerinin yerli paralı gücü olabilir. Mısır'daki Sisi cuntasının hizmetindeki silahlı saldırganlar da bu nitelikte vatan hainlerinden başkaları değildir.

 

Geçtiğimiz ay Rabia Meydanı katliamının yüzüncü günü münasebetiyle ülke genelinde büyük çapta gösteriler ve eylemler düzenlendi. Üstelik bu kez eylemlerde ve gösterilerde camilerin yanı sıra üniversitelerin de önemli birer merkez rolü oynadığı görüldü.

 

Kitlesel eylemlerde camilerin yanı sıra üniversitelerin de etkin rol oynaması cuntanın ülkede kontrolü sağlamasının ve Hüsni Mübarek diktasını geri getirmesinin kolay olmayacağının, ülke halkının, gençliğinin ve cami cemaatinin böyle bir diktanın dönüşüne razı olmamakta, karşı durmakta ısrarlı olacağının delilidir.

 

Rabia Meydanı katliamının yüzüncü gününde sadece üniversitelerde değil başkent Kahire başta olmak üzere ülkenin tüm ileri gelen şehirlerinde milyonluk gösteriler adıyla ve "Hepimiz Rabiayız" sloganıyla etkin gösteriler düzenlendi.

 

Katliamın yüzüncü günü etkinlikleri sadece Mısır sınırları içinde de kalmayıp Mısır dışında da birçok yerde askerî cuntayı ve onun katliamlarını red, halkın direnişine destek amaçlı çeşitli gösteriler, eylemler, etkinlikler düzenlendi. Türkiye'de de bu amaçla muhtelif şehirlerde eylemler ve etkinlikler düzenlendi. Hatta Mısır cuntası bu yüzden Türkiye'yle köprüleri atarak diplomatik ilişkileri alt düzeye indirdi.

 

Aslında bütün bu eylemler ve dayanışma amaçlı etkinlikler artık emperyalizmin çizdiği sınırların, ördüğü duvarların aşıldığını, ümmet bütünlüğüne doğru giden yolda önemli ilerlemeler kaydedildiğini gösteriyor.

 

Bu ilerleme de İslâm âlemindeki dönüşüm sürecinin işaretlerini taşıyor ve yenilmez oldukları sanılan küresel güçler, Allah'ın izniyle bu değişim ve dönüşümün önüne geçemeyeceklerdir.

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul