20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / CEVHERÎ DÜNYA GÖRÜŞÜNDE SEVGİNİN YERİ

CEVHERÎ DÜNYA GÖRÜŞÜNDE SEVGİNİN YERİ

            

 


 

 

Her insan düşünebilen bir varlık olarak kabul edilmiştir. Ama herkes bu yeteneğini makul, mutedil ve maslahat için kullanabilmekte midir? İnsan düşünce kabiliyetini kullanmadığında birileri onun adına düşünecektir, onun adına bakacak, yorumlayacak ve konuşacaktır. Böylece düşünen azalacak, düşünmeyenler çoğalacaktır. Gele gele insanlık cahiliye zeminine ve atmosferine gelip otağını kuracaktır.

 

Burada insanların gözleri vardır ama görmezler. Kulakları vardır ama işitmezler. Kalpleri vardır ama hissetmezler. Akılları vardır ama düşünmezler… Bu vetirede düşünce güdükleşir, ahlak yozlaşır, tutum ve davranışlar sığlaşır. İnsan, insan olmaktan çıkar; maymunlaşır. Maymun iştahlı olur. Derinlikten, duyarlılıktan, duygularından sıyrılır; bir mankurda dönüşür.

 

Cemil Meriç’e, düşüncelerden ve düşünce ayrılıklarından söz etmişler. Bunları nasıl yakınlaştırır, nasıl paralel düşürürüz diye sormuşlar. Meriç cevap vermiş: Düşünen yok ki, düşünce ayrılıkları olsun. Düşünen olduktan sonra düşüncelerin ayrılıkları, ayrılık getirmez; zenginlik vesilesidir. Her düşünce diğerinden, zıddından bir şeyler kapmıştır. Eşya zıddı ile kaimdir; renkler da, tatlar da bu ayrılık ve farklılıkla güzeldir, hoştur.

 

İnsanlık için bir hayır umuluyorsa, aklî ve Dînî eğitim yaygınlaştırılmalıdır. Bunun yanında taakkul ve tefekkür asla ihmal edilmemelidir. Gerçek anlamdaki eğitim ve öğretimin yaygınlaşması için küllî bir yöneliş gerçekleştirilmelidir.

 

İnsanlar ve diğer varlıklar arasında birlik ve uyum ancak zihin duruluğu, içlerinin temizliğiyle gerçekleşir. Düşüncesi olan, onu bütün samimiyetiyle ve açıkça savunmalıdır. Biz de onun düşüncesini, bizimkine tam ters ve zıt da olsa, özgür ve rahat bir zeminde dile getirmesi ve onun gereği gibi yaşaması için elimizden geleni yapmalıyız. Düşünce ve inanç ayrılığından kavga ve kaos çıkmaz. İhtiras ve bencillikten çıkar ne çıkarsa, ihtilaf, şiddet ve baskı namına ne varsa benmerkezcilikten, egosantrik yaklaşımlardan, cehaletten çıkar. Cehalet, bilmezlik değildir; daha çok bilmezden gelmektir; bilmediğini bilmemektir.

 

Malum olduğu üzere iman, haşyet, kıskançlık, nefret, kin gibi kalp eylemlerinden biri de sevgidir. Çoğun, bir hakaretle beraber istimal edilen cehalet de, kalp sıfatlarından biridir.[1]

 

Cahili zemininde, cehalet atmosferinde işe yarayan ilaç, derde deva olan bizzat Kelam-ı Kadîm’dir. İlahi Mesaj ve âlemlere rahmet olan Risalettir. İnsanı adam eden işte nezih kelamdır. Kişiyi âlemlerin rabbiyle yüz yüze getiren, muhatap ettiren, sesini, soluğunu duyuran, hissettiren Kur’ân’dır. Bu meyanda Mealler ve tefsir bile birer gürültü, çığırtkanlık ve ahengi bozan sesler mesabesindedir. İnsanı ruhen ve zihnen arındıran, kalben ve vicdanen geliştiren, eğiten ve yetiştiren Kur’ân’ın kendisidir. Bugün sağımızı, solumuzu bir ahtapot gibi saran yaklaşımlar ve yorumlar, bizimle Kur’ân’ımızın arasına girmektedir ve bizi ebediyyen kendilerine, kısır görüş ve yorumlarına mahkûm etmektedir. Hiçbir zaman bizimle Kur’ânımız arasından çekilmek niyetinde değiller. Her şeye rağmen Kur’ân’a ulaşabilen muhite varmış sayılır, okyanusa açılmış, gemisine kaptan olup dümeni ele geçirmiş kabul edilir. Deryaya ulaşan, sadece deryayı düşünür, içini onunla ferahlatır ve onunla huzur bulur. Artık ona dünyanın gürültüsü, kaosu ve kirliliği tesir etmez.   

 

Müzmin hastalıklarımızdan kurtulmak ve kalıcı bir şifaya erişmek için Kur’ân-ı Azimu’ş-Şan’ın Ahlak ve Öğüt ayetleri dinamik, devingen, çekici bir şekilde Müslümanlara ulaşmalıdır. İnsanlar put yapar gibi meal yapanlara, mezar kazar gibi tefsir yapan müfessirlere ısmarlanmamalıdır. İnsanlarımız Yüce Kur’ânı bizzat kendileri cesaret ederek, saygı duyarak, içtenlikle yönelerek ellerine almalıdırlar. Onun gönül ve akıllara vurduğu kemal damgasıyla damgalanmaya ve dinlerini onun etrafında şekillendirmeye gayret etmelidirler.

 

Aziz Kur’ân’ın Kevnî ve Tabîî ayetleri insanlara Allah’ın (c.c.) yarattıklarına hayran bırakan, sanatının cemalini ve fiillerinin eşsizliğini gözler önüne seren bir üslupla anlatılmaktadır; anlatılmalıdır.

 

Kur’ân ahlakının atmosferine giren insanların başkasının kusuru ile uğraşmaları, haksızlık, hakaret, nadanlık manasına alınabilecek tutum ve davranışlar sergilemeleri onların bu aziz yönelişini hedefinden saptırır. İnsan Kitabını kendine okuyarak bu sapmayı önlemelidir.

 

İnsanlar, İlahi Risalet sayesinde taakkul, ihlâs ve bağımsız düşünmeyi öğrenmelidir. Böylece akıllarda bir devrim gerçekleştirmek ve büyük adamlar yetiştirmek mümkün olacaktır.[2]

 

İnsan, içinde yetiştiği vasat ve çevreden, gördüğü eğitim/öğretimden, bağlı bulunduğu dîn, geçmişten devraldığı ve sonradan kazandığı alışkanlıklardan etkilenir. Kişi ne kadar onların baskılarına karşı dirense ve onlardan kurtulmaya çalışsa da, bu kurulu düzenler onu bir şekilde kendi içine çekerler.

 

Bu bağlamda Gustav Lebon tarafından yapılan tespit şudur: Vasat veya çevre, milletin görüşleri âlimleri de câhilleri de eşit düzeyde etkiler. Böylece milletin birlikte kıpırdadığını, titrediğini, acı çektiğini görmek mümkündür. Burada mantığın akıllar üzerinde herhangi bir hâkimiyeti yoktur. Akılları etkisi altına alan genel kamuoyunudur. Sözgelimi, Fransa, Türkiye, Mısır, Hindistan’da vatani güçler oluşmuş, bir araya gelmiş ve istiklal için ayağa kalkmıştır. Bir bakmışsın ki, insanların zevklerine en düşkünü olan gençler, bunlardan vazgeçmiş ülkesini kurtarmak için her tür tehlike ve ölümü göze almıştır.[3]

 

Çin dinlerinde, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinleri temelde sevgiye dayanmıştır. Onların para, makam, övünç, liderlik ve insanların mallarını batıl yollarla almaktan başka bir şey düşünemez hale gelen kişilerle istismarı sonraları ortaya çıkmış arızi bir durumdur.[4]

 

İnsanlara tavsiye edilebilecek temiz sevgi, insanın gönlünde sabit olan bir duygudur. Doğru olanla örtüşen bir eğilimdir. Bu bizi, kişisel arzulardan/amaçlardan soyutlar. Bizi tüm insanlarla birleştirir. Onlarla bu sayede bir vücut oluruz. Onların sevinçlerine sevinir, üzüntülerine üzülürüz. Bu sevginin ele geçirdiği kişinin kendi kişisel terakkisi ve yüce hedeflere varması için çalışmasına herhangi bir engel yoktur. Onun bunlardan amacı da insanlara nasihat etmek, feleğin çemberinden geçerken düşen, zayıflığı ve güçsüzlüğü nedeniyle tekrar ayağa kalkamayanların yeniden ayağa kalkmaları için yardım etmek olacaktır.

 

Eşyanın hakikatine erenler, başkasının cehalet ve hayret karanlıklarında kalmasına, orada hayatın zorluk ve üzüntüleriyle baş başa bırakılmalarına dayanamaz ve ona tahammül edemezler. Aksine onların ellerinden tutar, onlara destek ve dayanak olarak cehaletin karanlıklarından çıkmalarının yolunu hazırlar ve onları ilimlerin kutsalına, mukaddes tapınağına getirirler. Bu sevgi bütün kalplere hâkim olduğunda bütün dünya tek bir aileye dönüşür. Bütün insanlar da tek bir insan gibi olurlar. Büyüklerle küçükler, kuvvetlilerle güçsüzler arasında gerçekleşen bu güçlü bağ sayesinde insanlığın tamamı tek vücut haline gelebilir.[5]

 

Seven, sevene itaatkârdır, onun emrine bağlıdır. Burada bağlılık, sevgi, şevk ve aşırı isteğe dönüktür. Bu âlemin güzelliğini idrak eden, onu yaratanı sever. Böylece onun yaptıklarına razı olur. Çünkü her şeyin bir hikmeti olduğunu anlar. Bu gerçeğe karşı gaflet, unutkanlık ve laubali kalmış olan ise, Allah’ı sevmez, yaptıklarına razı olmaz, içinden ona itiraz eder, Ona severek değil, istemeyerek gelir.[6]

 

Meveddet genelde aralarında ilgi, bağ, fiziki benzerlik, aynı cinsten olma, tabiat, alışkanlık ve ahlakta benzerlik bulunan kişiler arasında güçlü ve esaslıdır. Ondandır ki aynı işi yapan, aynı bilgiyi, aynı dili, aynı vatanı, dini ırkı veya herhangi bir işi yapanlar arasında bir Meveddet doğar, bunlar birbirini severler. Bu sevginin nedeni sıfatların yakınlığıdır. Sıfatlar birbirinden uzaklaştıkça sevgi de azalır. Onun için günümüzde milletler, ırk temeline dönmüşlerdir. Sözgelimi Alman, Fransız, Japon, Çinliler ve daha önceleri din bağı ile birbirine bağımlı iken şimdi onun yerine ırk yerleşmiştir. İster eski ister yeni durum söz konusu olsun eğer ortada bir sevgi varsa, bu sevenlerin ortak sıfatlarının yakınlığına tabi olarak gelişmiştir.

 

Cenab-ı Allah (c.c.) kendini “rahîm” diye kullarına tanıttığında bundan Onun kullarına ihsan yağdırdığını anlarız. Çünkü hükümdar, bana, anne vb. kendi emirleri altındakilere ihsan yağdırırlar. Zira büyük olan küçük olana merhamet eder. Bunda bir gariplik de yoktur. Öyleyse Allah rahimdir. Canlı cansız var ettiklerine karşı genelde rahmetiyle muamele eder. Bu da Onun Yüceliğinin, azamet ve kibriyasının doğal sonucudur.

 

Kur’ân-ı Kerim’de, Allah için kullanılan kavramlardan biri de “vudd” sözcüğüdür. Bu kelimenin Allah ile beraber kullanılmasında kimi problemler doğduğu düşünülmektedir. Çünkü bu kelime aynı cinsten olan varlıklar arasındaki ilgi, yakınlık, dostluk, sevgi bağını ifade etmektedir. Meryem suresindeki ayette rahmet zikredilip ardından “vudd” kelimesi getirilmektedir. Ancak buradaki “vudd” anlaşılabilmektedir. Çünkü insan salih amel işledikçe kendi dindarlarına karşı yakınlık hisseder. Zira o da onlarla aynı cinstendir.

 

“Vudd” kelimesi Allah için kullanıldığında ise Onun yarattıklarını gözettiğini, onlara ihtimam gösterdiğini, herkesle ve her şeyle tek tek ciddiyet, yakınlık, içtenlik gibi sıfatlarla ilgilendiğini, onların hiçbirini diğerine feda etmediğini, herhangi birini ihmal etmediğini gösterir.

Allah’ın yarattığı tüm varlılar bu ilkeye bağlıdır. Balık, arı, çekirge, kurtçuklar, devekuşu, tavuk, bitkiler, çiçekler ve insanlar… hepsi Ondan bu muameleyi görmektedir. Hepsine en uygun, en faydalı yetenek, güç ve bilgi verilmiştir. Bu bir sevgilinin sevgilisine sevdiği meyveyi hediye olarak sunması ve böylece sevgiyi artırması gibidir. Çünkü burada her sevgili diğerinin hoşlandığı, beğendiği, arzu ettiği, olmasını istediği şeylerin hepsini bilmekte ve onların hepsini onu mutlu etmek için kullanmak istemektedir.[7]

 

Sevgi, sevenin, sevdiğine, onun doğasına uygun olanı gönülden ve mutlu olarak vermeyi gerektirir. Çünkü sevenler, çokça beraber düşüp kalktıkları için, her birinin doğalarına neyin en uygun olduğunu çok iyi bilirler. Allah da her şeyi, her yönüyle bildiğinden var ettiği her varlığın doğasına en uygun nimet ve saadeti vermiştir. Çiçekler arıları çeker, arılar çiçeklere gider, onların özünü alırken neslinin devamını sağlayacak döllenmelerini de sağlamış olurlar.

 

Arı ile karınca senelerce yaşadıklarından onların hayatlarının devamı için gerekli olan yumurtalarını saklama, onların zihinlerine kodlanmıştır. Öte yandan onlardan çok kısa bir ömür yaşayan sinekler, çekirgeler ve sivrisinekler için böyle bir korunma sistemi yoktur. Kurtçuk için ne kulak ne göz ne tat alma ne de koku alma hassası vardır. Onun tek duyusu dokunmadır. Çünkü ona ve yaşadığı ortama en uygun olan ona verilmiştir. Zira kendisini bilen, şartlarını ve zevklerini bilen bir dost ona bu hayatı sağlamıştır. Hayvanlar âleminde cereyan eden bu sıcak ilgi ve alaka şüphesiz bitkiler âleminde de mevcuttur.[8] Cenab-ı Allah (c.c.) bu şekilde kim nerede olursa olsun ne yaparsa yapsın ona bir dostun dosta davrandığı, uygun bulup beğendiği şeyleri bahşetmiştir. Her varlığa yapısına uygun şeyler bahşedilirken uymayan şeyler kendisinden uzak tutulmuştur. Bu zerreden küreye her varlıkta geçerli olan bir kuraldır.

 

Demek ki Allah vedûttur. Bütün bu yaptıkları onun vedûtluğunu göstermektedir. Şurayı da belirtmek gerekir ki; “vudd” konusunda kim Allah’ın ilkesine bağlı kalmaya daha çok özen gösterirse Allah ona daha yakın olur. İnsan ne kadar çok faydalı olursa insanlara karşı daha çok sevgiyle dolar. Anne, baba çocuğunu bu ilkeye bağlı olarak sever onu buna göre yetiştirir, eğitir, hizmet ve yardım ederler. Çünkü onlar çocuktan daha büyüktür.  Kurala göre daha büyük olan küçüğü gözetecektir. Ona destek olup şefkat besleyecektir.

 

Onun için âlimler, bilgeler, aydınlar, edipler büyük yazarlar da böyledir. Onlar halkın akılları seviyesine iner ve buraya inebildikleri ölçüde Rablerine yaklaşmış olurlar. Herkes şefkat ve merhameti ölçüsünde ilahi sevgiye doğdu yol alır. Eylemi oranınca derece kazanır.

 

Buna göre insan faydalı olduğu ölçüde ve faydasının insanlara yayıldığı kadarıyla ilahi sevgiye yaklaşmış olur. Aynı zamanda kişi bu genel sevgi sıfatını köklü ve kuşatıcı ölçüde kullandıkça, onun içinde daldıkça rabbine daha da yaklaşır. Anne, baba çocuklarına verdikleri, öğrettikleri, onları büyüttükleri ölçüde rablerine yaklaşırlar.

 

Diğer salih insanların durumu da onlarınki gibidir. Rahmet ile vudd arasında yine de bir nüans vardır. Rahmet daha geneldir. Sözgelimi eğitim savaş, imtihan, bela ve musibetler gibi durumlarda kimi zaman büyük acılar, sıkıntı ve zorluklarla karşılaşılır. Fakat sonuçta bu zorluklar kişiyi güce ve üstünlüğe, onur ve yüceliğe götürür. Yani rahmet, vudde yardımcıdır. Çünkü “vedud” sevdiğine uygun düşeni verir. Bu ise rahmeti gerektirir.

 

Batı kültürü Hıristiyanlıktan beslenen sevgi damarına rağmen, bencillik, ihtiras ve şiddet üzerine kurulmuştur. Hümanizm, batının insan sevgisinden çok, taktığı sevgi maskesini sembolize eder. Demokrasi de onların hakşinaslık ve çoğunluğa saygısından çok, kurtlar sofrasındaki paylaşımı temsil eder.

 

Aristoteles öğrencisi Büyük İskender’e (Makedonya Kralı) yazdığı tavsiyesinde şöyle diyordu: Bir ümmet her tür yardım rahatlık ve bolluk içinde yaşadığında kiloları onu mahveder. İnsanlar rahata dayanamaz, fakat savaşta ve diğer zorluk durumlarında birçok meşakkate dayanabilir. Onlar savaşlarında, neşeli ve sevinçlidirler. Barış dönemlerinde ve silahı bıraktıklarında şımarır, ahlaksızlaşır ve yok olup giderler. Eğer bir ümmet savaş, zarara uğrama ve düşman çokluğuyla boğuşuyor, eziyet çekiyorsa Alman bilginlerinin, büyük savaşın öncesinde, söyledikleri gibi, dikkatli, hareketli ve dinamik olurlar. “Eğer bir ümmetin yükselmesini istiyorsan savaş ateşini yak, o zaman millet gaflet uykusundan uyanacaktır.”

 

İşte batının Makedonya’dan alıp savaş ve yağma ile Mısır’a, Babil’e, Hindistan’a kadar sürükleyip götürdüğü şiddet. İskender dünyayı zapt etti. Ancak iktidarı çok kısa oldu. Zira zapt etmek fethetmek gibi değildir.

 

Acaba bugün Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Yemen, Libya, Tunus, Sudan, Çad, Somali, Arakan, Çeçenistan gibi ülkelerde müşahede edilen şiddet ve savaş Aristo’nun felsefesini kurduğu, İskender’in hayata koyduğu zehirli lokmanın bir devamı değil midir?  Çünkü İskender bir yere uğrayın onu ele geçirdikten sonra orayı terk edince orada iç savaş çıkıyordu, halk birbirine giriyordu. Neden? Çünkü İskender’in bir Selam’ı yoktu. Bir Mevlana’sı yoktu, bir Yûnus’u yoktu ki ona insanlık yolunu, muhabbet ve ünsiyet yolunu, dostluk ve kardeşlik yolunu göstersin.

 

Hocası ona savaş yolunu gösterdi. Aklı ve hırsı ile kötü bir kadın olan annesi onu şiddete odakladı; savaştan başkasını düşünemez olmuştu.

 

Şimdi Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mısır’da bir şiddet varsa, savaşın bir ucu İskender’e dayanıyor, batının kışkırtması, parmağı var demektir. Batı dediysem siz doğuda olan batıyı da (Rusya, Çin, Japonya) ekleyin; onlar da onun ruh ikizidir; siyam ikizleridir. Birinin eline sağdaki ikiz akıl, para ve silah verirken, diğerinin eline de soldaki ikiz akıl, para ve silah vermektedir. Yoksa Pisi’nin (Sisi) derdi nedir? Esed’in veya Karzai’nin sorunu nedir?

 

Yolumuz, muhabbet, kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma yoludur. Biz bunu Vedûd’tan öğrendik. Kimse bizi onun yolundan saptırıp İskender’in yoluna sürükleyemez. 

 

Dipnot



[1]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 6.

[2]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 14.

[3]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 34.

[4]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 129.

[5]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 129.

[6]- Cevherî, el-Cevâhir, V, 127.

[7]- Cevherî, el-Cevâhir, VI,186.

[8]- Cevherî, el-Cevâhir, VI, 187.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul