18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KURÂNIN METİNLEŞME TARİHİ

KURÂNIN METİNLEŞME TARİHİ

Kur'ân-ı Kerîm, milattan sonra 610 Yılında Arabistan'ın Hicâz bölgesinde Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilmeye başlanmıştır. Söz konusu kitap müslümanlar tarafından, ilâhî kelâmın sadece yaşanan tarihe bir müdahelesi olarak değil, aynı zamanda bir ibâdet ve tilâvet kitabı olarak da algılanmıştır. Bunun için ilk muhatap kitleden başlamak üzere bütün müslümanlar Kur'ân konusunda gereken hassasiyeti göstererek söz konusu metnin kendisinden öncekiler gibi tahrife uğramaması için büyük çaba harcamışlardır. Böylece ilâhî kitaplar arasında özgünlüğünü (otantikliğini) muhafaza ederek insanlığın eline ulaşan yegâne kutsal kitap Kur'ân-ı Kerîm olmuştur. Bu yüce kitap, söz konusu özelliğini kıyâmete kadar koruyacaktır. Çünkü Yüce Allah: "Şüphesiz Kur'ân'ı Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız" (Hicr, 15/9) buyurarak onun korunmasını taahhüt etmiştir.

 

KUR’ÂN’IN İNZÂLİ ve YAZIYLA TESPİTİ

 

A. Kur'ân'ın Hz. Peygamber'e İnzâli

 

Geleneksel bilgilerimize göre Kur’ân, yaklaşık yirmi üç senelik bir süreç içinde Cebrâil vasıtasıyla ve çeşitli zaman aralıklarıyla Hz. Peygamber’e inzâl edilmiştir. Buna göre Kur'ân vahyinin bir tarafında Yüce Allah, diğer tarafında da Hz. Peygamber bulunmaktadır. Cebrâil ise söz konusu iletişimi gerçekleştirmek üzere vahiy taşıyan aracı melektir. O halde Kur’ân’ın inişi söz konusu edildiğinde öncelikle Cebrâil’in bu ilâhî metni Allah’tan nasıl aldığı konusuna açıklık getirmek gerekmektedir. Çünkü Hz. Peygamber’den önce vahyin kendisine verildiği ilk varlık Cebrâil’dir.

 

İslâm bilginleri, Kur’ân metninin vahiy meleği Cebrâil'e intikali konusunda temel iki görüş ileri sürerler. Bu görüşlerden birine göre Kur'ân'ı Cebrâil, levh-i mahfûzdan almıştır[1]. Ehl-i Sünnet’in de kabul ettiği diğer görüşe göre ise Cebrâil, Kur’ân’ı semâen yani bizzat Yüce Allah’tan dinleyerek almıştır[2]. Bu görüş ashâbtan Nevvâs b. Sem’ân'ın nakletmiş olduğu şu hadise dayanmaktadır. Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah emrini bildirmeyi dilediğinde, vahiy ile konuşur. Konuşunca gökler şiddetle sarsılmaya başlar. Gök sâkinleri bunu işitince bayılırlar ve Allah’a secdeye kapanırlar; secdeden başını ilk kaldıran Cebrâil olur. Yüce Allah dilediğini ona vahyeder. Cebrâil de (Allah'tan aldığı) vahyi meleklere ulaştırır. Her bir semâya uğradığında oranın melekleri ona: 'Rabbimiz ne buyurdu?’ diye sorarlar. O da, ‘Gerçeği söyledi, yüceler yücesi, büyükler büyüğü, O'dur’ der. Böylece Cibrîl, gökte veya arzda Allah'ın emrettiği yere vahyi götürür”[3]. Bu hadise dayanan anlayışa göre Cebrâil, Kur’ân’ın tamamını Yüce Allah’tan dinleyerek almış ve onu Allah Rasûlü’ne nakletmiştir.

 

Cebrâil’in Kur’ân metnini almasında olduğu gibi, onu Allah Rasûlü’ne nakletmesinde de iki ayrı görüşle karşılaşılmaktadır. Bunlardan birine göre, Kur'ân vahyi önce bir bütün olarak Beytül-izzet'e (dünya semâsı), oradan da çeşitli zaman aralıklarıyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir[4]. Diğerine göre ise Kur'ân, doğrudan Hz. Muhammed'e inmeye başlamış ve 23 senelik süreç içerisinde tamamlanmıştır[5]. Ancak İslâm âlimleri, çoğunlukla birinci görüşü tercih etmişlerdir. Buna göre Kur'ân ilk önce Kadir Gecesi’nde dünya semâsına toptan indirilmiş; sonra da yirmi üç yıl boyunca oradan parça parça, olaylar geliştikçe ve gerektikçe inzâl buyrulmuştur.

 

Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus, vahiy meleği Cebrâil ile Hz. Peygamber arasında meydana gelen iletişimin nasıl gerçekleştiği konusudur. Bu konuyu iyi anlayabilmek için bu iletişimin mâhiyetini kavramak gerekmektedir. İslâm bilginlerinin tespit­lerine göre söz konusu iletişimde iki temel şart vardır. Biri, taraflar arasında aynı işaret veya anlaşma sisteminin kullanılması, bir başka ifadeyle kullanılan dilin, her iki tarafın anlayabileceği ortak bir dil olmasıdır. Nitekim vahiy tarihine baktığımız zaman her peygambere kendi lisânıyla vahyedildiğini yani vahiy elçisinin Tevrât’ı İbrânice; İncil’i Ârâmîce ve Kur’ân’ı da Arapça olarak indirdiğini görmekteyiz.  

 

B. Kur’ân''ın Hz. Peygamber Tarafından Yazıyla Tespiti

 

Hz. Peygamber’in elçi olarak en önemli görevlerinden biri, kendisine vahiy yoluyla gelen Al­lah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek; ayrıca bunun gelecek kuşaklara da intikalini sağlamak üzere onları korunabilecek bir hale getirmekti. Bu yüzden Hz. Peygamber bir taraftan tebliğ vazifesini yerine getirirken diğer taraftan da sahâbîleri, Kur’ân’ı okumaya ve ezberlemeye teşvik ediyordu. Esasen Müslümanlar yeni bir dine girmenin kendilerine verdiği heyecan ve imanla Kur’ân metnini ezberliyor ve onu gece gündüz okuyorlardı. Ancak peygamberimiz nâzil olan Kur’ân metninin sadece ezberlenmesini yeterli bulmu­yordu. Çünkü onu ne kadar çok insan ez­berlerse ezberlesin insan hâfızası daima unutkanlık illetiyle karşı karşıya ol­duğu için, ezberlenen şeyde belli bir zaman sonra, yanılma, unutma, karıştırma ve hata söz ko­nusu olabilir. İşte bu sebeple Hz. Peygam­ber, okuma ve yazma bilen sahâbîlerine kendileri için hususi Mushaflar yazmalarını da emrediyordu. Böylece o, kendisine gelen Kur’ân metninin tamamını, her vahyin nâzil olmasının arkasından ya­zıyla da tespit ettirmişti. Çünkü Hz. Peygamber’in kendisi ümmî idi. Bu yüzden peygamberliğinin başlangı­cından itibaren okuma yazma bilen sahâbîler­den bir kısmını vâhiy kâtibi olarak görevlendirmişti. Kendisine bir Kur’ân vahyi geldiğinde hemen kâtiplerinden birini çağırır ve onu yaz­dırırdı. Kaynakların bildirdiğine göre vahiy yazmak üzere Hz. Peygamber’in ça­ğırdığı kâtip gelip yazma işini bitirince de, Rasûlullah ona yazdığını kendisine yük­sek sesle okumasını emrediyordu. Böylece şayet kâtip yazdığı me­tinde bir ek­siklik, fazlalık veya yanlışlık yapmışsa, ona bunu hemen tashih etme imkânı vermiş oluyordu. Nitekim Zeyd b. Sâbit bu hususu bize şöyle anlatmaktadır: “Rasûlullah bana vahiy yazdırıyor, bitirince de yazdığım vahyi bana okutturuyordu. Şayet her­hangi bir yanlış veya noksan bulursa, bunu he­men tashih ettiriyordu. Ben de ancak bu işlemden sonra kalkıp söz konusu metni insanlara bildiriyordum”[6].

 

Kur’ân met­ninin Rasûlullah zamanında yazıldığını göste­ren naklî deliller pek çoktur. Meselâ, İbn Hişâm'ın (ö. 218/833) bildirdiğine göre Hz. Ömer’in Müslüman olması hâdisesinde kız kardeşinin elinde bulunan Tâhâ Sû­resi’nin baş tara­fındaki âyetlerin yazılı bulunduğu sayfa, Kur’ân’ın daha o sıralarda yazıya geçiril­diğini göstermektedir[7]. Hz. Osman’ın şu sözü de Kur’ân’ın başlangıçtan itibaren yazıya geçirildiğini bize haber vermektedir: “Peygamber’e herhangi bir Kur’ân bölümü nâzil oldu­ğunda kâtip­lerinden birini çağırır ve ona: Bu âyetleri (yazıp) falan âyetleri içine alan sûreye koy derdi[8]. Ayrıca Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’tan da şöyle bir bilgi nakledilmiştir: “Bizim, üzerimizde bir Kur’ân nüshası bulunduğu halde düşman memleketlerine gitmemiz yasaklanmıştı. Bunun sebebi, söz konusu nüshaların düşman eline geçmesi korkusu idi”[9].

 

Görüldüğü gibi bütün bu târihî deliller, Al­lah Rasûlü’nün, kendisine gelen her Kur’ân vahyini yalnızca ezberlemek ve ezber­letmekle kalmadığını, bunları yazıyla da tespit ettirmiş olduğunu Mekke’de nâzil olan, “Yine onlar dediler ki, (bu âyetler) onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır” (Furkân, 25/5) âyeti, Kur’ân’ın nüzulünden hemen sonra yazıldığını bize göstermektedir. Ayrıca Hz. Ömer’in kız kardeşinden isteyip aldığı nüzûl sırasına göre 45. ancak mevcut Mushaflarda 20. sırada yer alan Tâhâ Sû­resi’nin yazılı olduğu Kur’ân metni de, Kur’ân’ın Mekke döneminin başlarında yazıya geçirildiğinin çok açık bir kanıtıdır. Bu sûrenin, Hz. Ömer’in (r.a.) Müslüman olmasından önce inmiş olduğu bilinmektedir. Hz. Ömer, Rasûlullah’ın peygamberlik görevine başlamasının 5. yılında Müslüman olduğuna göre, bu olay Kur’ân’ın yazıyla tespitinin en azından söz konusu tarihten önce gerçekleştirildiğine dair bize bir fikir vermektedir.

 

C. Yazdırılan Metnin Korunması

 

Yazdırılan Kur’ân metinlerinin nerede ve nasıl muhafaza edildiği hususu da üzerinde durulması gereken önemli konulardan biridir. Bu hususta iki ayrı yaklaşımın olduğunu belirtmek gerekir. Bunlardan birine göre vahiy kâtipleri tarafından yazılan her metin, tashih edildikten sonra Hz. Peygam­ber’in evinde muhafaza ediliyordu [10]. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in, Kur’ân’ın toplanması esnasında Rasûlullah’ın evinde çok sayıda yazılı metin bulup bunları iplerle birbirine bağlatmak suretiyle toplattı­ğını bildiren rivayet de bu hususu desteklemektedir. Mu­ham­med Hamîdullah, söz konusu rivayeti şöyle değerlendirmektedir. Hz. Ebû Bekir’in bağlattığı bu sahifeler, tam bir Kur’ân nüshası değildi. Şayet öyle olsaydı, Hz. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in başında bulunduğu Kur’ân’ı Derleme Komisyonu’nu kurmazdı. Öyle anlaşılıyor ki bu sahi­feler, Hz. Pey­gamber’e aitti. En çok itimat edilecek nüsha da bu ol­ma­lıydı. Belki de Hz. Peygamber kendisine ait bir Kur’ân nüshası oluşturmak istemiş, bu işi birisine havale etmiş, fakat yazım işi ta­mamlanmadan kendisi vefat et­mişti [11].  

 

Bu konuda ileri sürülen bir diğer yaklaşıma göre ise, vahiy kâtipleri tara­fın­dan kaydedilip daha sonra istinsâh edilen âyet metinleri, bizzat onları yazan kâtipler tarafından koruma altına alınıyordu. Çünkü bu durum, vahiy kâtiplerinin yazdıkları asıl metinlerden kopyalama yoluyla nüsha oluşturmak isteyen sahâbîler için daha uygun bir yoldu [12].

 

Bizim kanaatimize göre de, Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerine yazdırmış olduğu Kur’ân nüshalarını, istinsâhtaki pratiklik açısından kâtiplerin muhafaza ettiğini düşünmek ve Allah Rasûlü’nün evinde bulunan nüshayı, Muhammed Hamîdullah’ın dediği gibi, Hz. Peygamber’in kendi şahsî nüshası olarak değerlendirmek daha isabetli görünmektedir. 

 

KUR’ÂN’IN METİNLEŞME SÜRECİ

 

Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Rasûlullah kendisine indirilen her Kur’ân metnini öncelikle vahiy kâtiplerine kaydettirmiş, sonra da ashabına oku­muş ve okutmuştu. Onun Kur’ân’ın yazımı ve kırâatiyle ilgili bu faali­yeti Kur’ân vahyinin tamamını kapsamaktadır. Bu sebeple Hz. Pey­gam­ber zamanında bir Kur’ân nüshası oluşturulmamıştı. Çünkü “emînü’l-vahy” (vahyin güvencesi) olan Hz. Peygamber henüz ha­yattaydı, bu nedenle Kur’ân’ın herhangi bir şekilde zarar görmesi ve kay­bolma endişesi söz konusu değildi. Ayrıca son nâzil olan âyet ile Hz. Pey­gam­ber’in vefatı arasında geçen süre de buna imkân vermiyordu. Bütün bunların dışında Kur’ân çeşitli vesileler üzerine değişik zamanlarda nâzil olu­yordu. Hz. Peygamber de, Kur'ân vahyinin ne zaman kesileceğini bilmiyordu. Böyle olunca henüz vahiy devam ederken Kur’ân’ı iki kapak arasında toplamak elbette söz konusu olamazdı. Dolayısıyla bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Rasûlullah’ın, henüz hayatta iken Kur’ân’ı Mushaf haline getirtmesi mümkün değildi. Böyle olduğu içindir ki, Kur’ân vahyinin iki kapak arasında toplanıp metinleşmesi, Allah Rasûlü’nün âhirete göç etmesinin ardından gelen Hulefâ-i Râşidîn döneminde gerçekleşmiştir.

 

A. Kur'ân Metninin Toplanması (Cem)

 

Hz. Peygamber tarafından toplu bir metin haline getirilmeyen Kur’ân-ı Kerim’in metinleşme sürecinde ilk adım, onun vefatının ardından halife olan Hz. Ebû Bekir zamanında atılmıştı. Tabii ki Hz. Ebû Bekir’i böyle bir faaliyete sevkeden birtakım sebepler mevcuttu. Öncelikle peygamberimizin henüz hayatta olması, birçok hususta olduğu gibi, Kur’ân metnine kaynak olma konusunda da tek başına bir güvenceydi. Ancak Hz. Mu­hammed’den sonra gelen halifenin böyle bir özelliği olamayacağından, onun dağınık haldeki Kur’ân sahifelerini iki kapak arasında derleyip bir Mushaf haline getirme mecburiyeti vardı. Çünkü derlenecek bu Mus­haf’ın bundan sonra Müslümanlar arasında bir otorite ve teminat olması gerekiyordu.

 

Hz. Ebû Bekir esasen Mushaf’ı, Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerine bizzat yaz­dırmış olduğu mevcut sahifelerden -mümkün olduğu kadar- derleyebilirdi. Ama bu şekilde hareket etmenin birtakım sakıncaları vardı. Yani Müslümanlar arasında daha sonra ortaya çıkması muhtemel olan birtakım ihtilafları hesaba katmak icap ediyordu. Çünkü tam veya kısmî olan hususî Kur’ân nüshalarında ufak tefek istinsah hatalarının bulun­ması mümkündü. Kur’ân’ın bazı parçaları muhtemelen az sayıda sahâbîde yazılı olarak bulunduğundan, bu metinler çok geçmeden tamamen ortadan kaybolabilirdi. Bundan dolayı elde mevcut olan metni bir yandan ashabın nüshaları ve hâfızaları ile teyit ederek, bir yandan da ferdî hataları düzelterek, sonuçta ümmetin ittifakına mazhar olabilecek bir Mushaf’a resmî bir hüviyet kazandır­mak gerekiyordu[13].

 

Bütün bu görünmeyen sebepler yanında asıl bir sebep daha vardı ki, o da Hz. Ebû Bekir zamanında yapılan Yemâme Savaşı'nda birçok kurrâ sahâbinin şehid düşmesiydi. Çünkü bu, istikbalde Kur’ân’a yönelik en büyük tehlikenin sinyali demekti. İşte bu muhtemel tehlikeyi sahâbe ara­sında ilk sezen Hz. Ömer olmuştu. Ona göre Yemâme Savaşı'ndan sonra meydana gelebilecek bir başka savaşta da benzer bir kaybın yaşanması henüz bir araya toplanma­mış olan Kur’ân metnine ciddi şekilde zarar verebilirdi. Bu yüzden Hz. Ömer hiç vakit kaybetmeden Hz. Ebû Bekir’in yanına giderek konuyla ilgili endişesini dile getirdi ve ona Kur’ân’ı derlemesini teklif etti. Hz. Ebû Bekir böyle bir teklif karşı­sında ilk anda tereddüt geçirdi. Bunun sebebi, derlenecek olan tek nüshaya Müslümanların ulaşmalarındaki zorluktu. Kaldı ki o dönemde yazı bilenlerin oranı da yüksek değildi. Ayrıca Hz. Peygamber’in yapmadığı bir işi yapmaktan çekinme kaygısı da vardı[14]. Ancak bütün bunlara rağmen Hz. Ebû Bekir, çok geçmeden Hz. Ömer’in teklifini kabul etti ve Kur’ân’ı cem etme işi için seçilecek en uygun sahâbînin Zeyd b. Sâbit olacağı fikrini de benimsedi.

 

Kaynakların kaydettiğine göre Kur’ân’ı derleme işini üzerine alan Zeyd, bu hususta son derece sağ­lam bir yol izlemiştir. Çünkü o, sadece ezberlenenle ya da yazılanla yetinmeyerek, Kur’ân’ı derleme işinde hem Allah Rasûlü’nün huzurunda yazılanlara hem de insanların ezberlerinde bulunanlara birlikte itibar etmiş­tir. Yani kendisine getirilen her Kur’ân nüshasının, öncelikle Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurunda yazılıp yazılmadığını tespit ettikten sonra bu yazılı nüs­hada bulunan Kur’ân metninin insanlar tarafından -herhangi bir fazlalık veya eksiklik olmadan- aynı lafızlarla ezberlenip ezberlenmedi­ğini kontrol etmeyi de esas almıştı. Ayrıca sunulan herhangi bir metnin ka­bul edilmesi için o metnin, Hz. Peygamber’in huzurunda yazıldığına tanıklık edecek iki şahit de istemişti. Çünkü Halife Ebû Bekir, Hz. Ömer ile Zeyd’e: “Mescidin kapısında oturun, size kim iki şahitle Allah’ın kitabın­dan yazılı bir metin getirirse, onu alın” de­mişti[15]. Neticede sahâbîlerin yanında dağınık halde bulunan Kur’ân metinleri, Zeyd b. Sâbit’in bu yoğun ve titiz çalışması sonucu bir sene içinde bir araya toplan­mıştı.

 

Zeyd, Kur’ân’ı derleme işini tamamlayınca tashihe ihtiyaç olup olmadığını kontrol etmek için Kur’ân metnini başından sonuna kadar okumuş ve bu kontrol sırasında iki âyetin Mushaf’a yazılmadığını görmüştü. Buhârî’nin nakline göre bu âyetler, Tevbe Sûresi’nin son iki âyetiydi. Ancak Zeyd b. Sâbit onları da Huzeyme b. Sâbit’in tanıklığıyla tespit edip Kur’ân’a dahil etmişti. Bu konudaki haber şöyledir: “Abdullah b. ez-Zubeyr’den naklediliyor: Huzeyme b. Sâbit Tevbe Sûresi’nin son iki âyetinin yazılı olduğu bir metinle Hz. Ömer’in yanına geldi. Ömer ona: ‘Bunların Kur’ân’dan olduğuna dair şahidin var mı?’ dedi. Huzeyme de: ‘Hayır’ dedi, ‘benden başka bir şahit olup olmadığını bilmiyorum. Ancak vallahi ben bu âyeti Rasûlullah’tan (s.a.s.) işittiğime ve onu ezberleyip kalbime yerleştirdiğime şehâdet ederim’ dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: ‘Şehâdet ederim ki bu âyeti Rasûlullah’tan ben de duydum’ dedi[16]. Böylece söz konusu iki âyet de Mushafa yazıldı."

 

B. Kur'ân'ın Metninin Çoğaltılması (İstinsah)

 

Kur’ân’ın ilâhîlik vasfını korumak amacıyla girişilen beşerî faaliyetlerin en önemlilerinden biri de, onun çoğaltılmasıdır. Bu yüzdendir ki söz konusu faaliyet, Hz. Osman’ın devlet başkanlığı esnasında yapmış olduğu hizmetlerin en bü­yüğü olarak nitelendirilmiştir. Kur’ân’ın beşer tarihindeki seyriyle ilgili böyle bir meselenin gündeme getirilmesi, ümmetin fertleri ara­sında ortaya çıkan kırâat ihtilaflarına dayandırılmaktadır. Buna göre denilebilir ki, verilen ruhsatın bir sonucu ola­rak Hz. Peygamber’den farklı kıraatler öğrenip, özellikle Hz. Ömer dev­rinde İslâm devletinin sınırlarının genişlemesi neticesinde Kur’ân öğ­retmenliği vazifesiyle çeşitli beldelere giden sahâbîler, gittikleri yer­lerde Hz. Peygamber’den öğrendikleri kırâat tarzlarını okutmuşlardı. Tabia­tıyla bu durumda da onlardan kırâat dersi alan insanlar ara­sında birtakım okuyuş farklılıkları ortaya çıkmıştı. Her ne kadar yeni Müslüman olan bu unsurlara, söz konusu ihtilafın mahiye­tinden ve bu­nun bir ruhsatın neticesi olduğundan söz edilmişse de, onlar kalplerine birtakım şüphelerin gelmesine engel olamamışlar ve bunun sonucunda zaman zaman birbirlerini tekzibe (yalanlamaya), hatta tekfire (kâfir saymaya) bile gide­bilmişlerdi. İşte bu tür ihtilafları gidermek amacıyla Hz. Osman devrinde Zeyd b. Sâbit başkanlığında oluştu­rulan bir heyet, beş sene kadar süren titiz bir çalışma yaparak bunun sonucunda birkaç Kur’ân nüshası oluşturdu ve bunlar çeşitli İslâm beldelerine gönderildi. Böylece söz konusu ihtilaflar bertaraf edilmiş oldu[17].

 

Kur’ân’ın çoğaltılıp belli başlı merkezlere gönderilmesine rağmen, Müslümanlar arasında kırâat bakımından birtakım sıkıntılar yani Kur'ân'ı okuma güçlükleri ve yanlışlıkları hâlâ devam ediyordu. Çünkü ne hareke, ne de şeklen birbirine benzeyen harfleri birbirinden ayırmak için bugün bilinen noktalar henüz Kur’ân’a konulmuş değildi. Gerçi o dönemde hareke ve noktadan mahrum olan bu yazıyı sahâbîlerin hatasız bir şekilde okumaları mümkündü. Çünkü ana dilleri Arapça idi. Ancak hicrî birinci asrın ikinci yarısından itibaren Arap olmayan unsurların İslâm’a girmeleri ve bunların Arapça bilmemeleri sebebiyle, Kur’ân’ı yanlış okuma hâdiselerine sık sık rastlanır olmuştu. Denildiğine göre Basra valisi Ziyâd b. Sümeyye bu meseleyi çözüme kavuşturmak amacıyla ilk olarak devrin büyük filoloğu Ebü’l-Esved ed-Düelî’yi (ö. 69/688) çağırıp, ondan bir sistem geliştirmesini istedi. Bunun üzerine de Ebü’l-Esved ed-Düelî Kur'ân'ın doğru okunmasını sağlamak amacıyla Mushaf’a hareke koydu. Böylece Kur’ân okuma esnasında ortaya çıkabilecek muhtemel hatalar büyük ölçüde önlenmiş oldu[18].

 

Harekeleme işi, söz konusu meseleyi bir ölçüde çözmüştü; ancak Arap olmayan unsurlar için “be”, “te”, “se”, “cim”, “ha”, “fe” ve “kaf” gibi şekil itibariyle birbirine benzeyen harfleri ayırt ederek sağlıklı bir şekilde okuma konusunda yine de zorluklar vardı. Sözü edilen harfler, eğer birtakım alâmetlerle birbirinden ayırt edilmezse, hatalı okumaların devam edeceği muhakkaktı. İşte bu konudaki eksikliği ilk sezen Irak valisi Haccâc b. Yûsuf (ö. 95/713) olmuştur. Kaynakların verdiği bilgiye göre Haccâc, devrin büyük âlimi Nasr b. Âsım’dan (ö. 89/708) veya -bazı rivayetlere bakılırsa- Yahya b. Ya’mer’den (ö. 129/746) bu iş için önlem almasını istemişti. Bunun üzerine söz konusu âlimlerden biri, Kur’ân’ın kırâatine yönelik ikinci önemli işi gerçekleştirerek, biraz önce belirtmiş olduğumuz harfleri birbirinden ayırt etmeye yarayan noktaları koydu[19].

 

Hareke ve noktalamadan sonra da Kur’ân’ın daha kolay okunmasına yönelik birtakım faaliyetlerin devam ettiği gözlenmektedir. Bu çerçevede, âyetlerin sonlarına duraklar konulmuştur. Bu duraklar, ilk önce daireye benzer çizgilerden oluşurken, daha sonraları tam daire şeklinde gösterilmiş ve zamanla gül şeklini almıştır. Bilindiği gibi bugün basılan Mushaflarda sözü edilen bu durakların içinde âyet numaraları yer almaktadır.

 

Hicrî altıncı asra gelindiğinde ise Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî (ö. 560/1165) tarafından Kur’ân’a, âyetlerin manası göz önünde bulundurularak geliştirilen ve “secâvend” adı verilen birtakım işaretler konulmuştur. Bunlardan başka sûre ve cüz başlıkları, hizib ve secde işaretleri ihtiyaca binaen Kur’ân’a daha sonra resmedilmiştir.

 

 

Dipnot



*           M.Ü. İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Başkanı

[1]-- Bkz. Zerkeşî, el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân, (Muhammed Ebu’l-Fadl İbra­him), Mısır 1972,

2-  I, 229; Zerkânî, Menâhilu’l-irfân fî ulûmi’l-Kur’ân, Mısır ts, I, 47.

 

[3]-         Zerkânî,Menâhil, I, 48.

[4]-         Zerkeşî,Burhân, I, 228; Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usulü, Ankara 1993, s. 43.

[5]-         Zerkeşî,Burhân, I, 228.

[6]-         Heysemî, Nûruddîn, Mecmeu’z-zevâid, Beyrut 1967, I, 152; VIII, 257.

[7]-         İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, (thk. Mustafa es-Saka-İbrahim el-Ebyâri-Abdulhâiz eş-Şelebî) Mısır 1355/1936, I, 368.

[8]-         Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Beyrut ts, I, 57.

[9]-         Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 6, 10, 55, 63, 76.

[10]-        Zerkânî,Menâhil, I, 247; Ebû Şuhbe, el-Medhal li dirâsâti’l-Kur’âni’l-Kerîm, Mısır ts, s. 267.

[11]-        Hamidullah,Kur’ân-ı Kerîm Tarihi Ders Notları, (trc. Suat Yıldırım), Erzurum 1975, s. 19.

[12]-        Hamidullah,İslâm Peygamberi, İstanbul 1990, II, 700-701.

[13]-        Yıldırım, Suat, Kur’ân-ı Kerim ve Kur’ân İlimlerine Giriş, İstanbıl 1993, s. 63-64.

[14]-        Kevserî, Muhammed Zâhid, Makâlâtu’l-Kevserî, yy., ts.,s. 9.

[15]-        Zerkânî,Menâhil, I, 252.

[16]-        Buhârî, Fezâilu’l-Kur’an, 3; İbn Ebî Dâvûd, Kitâbu’l-mesâhif, (nşr. Arthur Jeffery), Leiden 1937, s. 30.

[17]-        Geniş bilgi için bkz. Muhsin Demirci, Tefsir Usûlü, İstanbul 2012, s. 95 vd.

[18]-        Mushafın harekelenmesi ve noktalanması hakkında bkz. Dânî, el-Muhkem fî nakti’l-mesâhif, Dımaşk 1379/1960, s. 3 vd; Zencânî, Ebû Abdillah, Târîhu’l-Kur'ân, Beyrut 1388/1969, s. 87-88; Zerkânî, Menâhil, I, 408.

[19]-Corci Zeydân, Medeniyyet-i İslâmiyye Târihi, (trc. Zeki Megamiz), İstan­bul 1329, III, 109 vd.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul