14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Kıbrıs Notları

Kıbrıs Notları

  
Ahmet Varol

Geçtiğimiz Ağustos ayının son günlerini yani Ramazan’ın başlamasından önceki birkaç günü Kıbrıs’ta geçirdim. Bu vesileyle bu ayki yazımızda Kıbrıs’tan bazı intibalarımızı ve tespitlerimizi aktarmak istiyorum. Fakat geçen yılın yazında gerçekleştirdiğimiz bir seyahat sonrasında yazdığımız yazıda da Kıbrıs’la ilgili intibalarımızı ve tespitlerimizi aktardığımızdan bu sefer ayrıntıya girmeden bazı kısa notlarla yetineceğiz. 
Sıcak bir iklimin hâkim olduğu Kıbrıs’ta Ağustos ayı sıcakların en yüksek olduğu dönemdir. O dönemde İnsan gündüz saatlerinde dışarı çıkıp birkaç dakika yürüyecek olsa her tarafından ter boşalmaya başlıyor. Ben yaz dönemlerinde sıcak iklimin hâkim olduğu daha başka ülkeleri de ziyaret ettim. Ama Sudan ve Kıbrıs’ta sıcağın tesirinin ziyaret ettiğim diğer ülkelere ve bölgelere göre daha yüksek olduğunu müşahede ettim. 
Kıbrıs’ta turistik mekânlarda genellikle klima sistemleri vardı. Bazı yerlerin klimaları tatmin edici değildi ve buralar genellikle tercih edilmiyordu. Deniz kıyısındaki lokantaların açık bahçelerinde bile denizden gelen esinti yeterli olmuyor ayrıca belli yerlere klima yerleştiriliyordu. İnsan orada yarım saat bile güneşin sıcağına tahammülde zorlanınca ve oturacağı yerde özellikle klima arama ihtiyacı duyunca Yüce Allah’ın cehennemle ilgili uyarılarını biraz daha iyi anlayabiliyor. Çünkü cehennemde klima bulundurulmayacağını biliyoruz. Ne var ki dünyadaki sıcağa karşı muhtelif teknolojiler geliştiren insanın Yüce Yaratıcının ölümden sonrasıyla ilgili uyarılarını pek ciddiye almadığını görüyoruz. Aşağıda vereceğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere bu, Kıbrıs’ta sokağa, turistik mekânlara yansıyan manzaralarda daha belirgin bir şekilde kendini gösteriyor. 
Türkiye’de Kıbrıs meselesinin çoğu zaman ilkesel yönüyle gündeme getirildiği ve bu sebeple realitenin göz ardı edildiği bir gerçektir. Bu tavır son yıllarda kısmen değişmeye başladı. Ama realitenin bir tarafına temas edilirken diğer tarafının ihmal edildiğini ve bazı gerçeklere yaklaşma cesaretinin de henüz gösterilemediğini söylemeliyiz. Geleneksel idealist yaklaşımlarla tezat oluşturan bu gerçeklerin görülmesi ve anlaşılması biraz vakıaya içeriden bakmaya bağlı olduğundan biz de şimdilik çok fazla üzerinde durmayacağız. 
Kıbrıs meselesini ulusal bir mesele olarak kabullenen ve ilkesel yaklaşılması için etkin yönlendirme çalışmaları yapan kesimin orada insana yatırımı büyük ölçüde ihmal ettiği bir gerçektir. Bunun dinî duyarlılığın büyük ölçüde terki şeklinde kendini gösteren tarafı apaçık ortada. Ama sadece bundan ibaret değil. Ulusal kimlik, duyarlılık, meseleyi sahiplenme ve Kıbrıs’ta kendi hâkimiyetini sağlamlaştırmaya çalışan Rum tarafının benimsediği zihniyetten ayrışma konusundaki ihmallerde de çok belirgin bir şekilde tezahür eden cihetini de er ya da geç bütün herkes görmek zorunda kalacaktır. Şimdilik dikkatlerden uzak tutulan ve vakıaya biraz içeriden bakıldığında ancak net bir şekilde görülmesi mümkün olan gerçekler de bunlardır. İster görülsün ister görülmesin, var olan bu gerçekler Kıbrıs’ta insana yatırımın, insanı kendi değerleriyle yetiştirmeyi önemsemenin tamamen ihmal edildiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçeklerin kısmen üstünün açılması durumunda oradaki yerli nüfusun ana vatan – yavru vatan kavramlarına, Kıbrıs Türk barış kuvvetleri isimlendirmesine nasıl yaklaştığı, hayata bakış ve politik gelişmelere yaklaşımda adanın öbür tarafındakilerden ne kadar ayrıştığı daha net görülecektir. O zaman belki “nerede yanlış yapıldı veya ne gibi ihmaller oldu?” sorusunun sorulmasına da ihtiyaç duyulacaktır. 
Türkiye’nin adaya önemli miktarda harcama yaptığı da inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Bunun sebebi ise resmiyette bir devlet statüsü verilen KKTC’nin uluslararası alanda tanınmaması ve ekonomik yaptırımlar uygulanmasıdır. Oysa böyle bir uygulamayla karşı karşıya olmasa Kıbrıs’ın Türk tarafı da kendi imkânlarıyla, ürünleriyle ve gelirleriyle ayakta durabilir. En azından turizm sektörünün iyi değerlendirilmesi suretiyle bile adadaki Türk nüfusun ihtiyaç duyduğu maddi gelirin önemli bir kısmının karşılanması mümkündür. Tarıma özellikle de ada ikliminde iyi ürün veren meyve türlerine yapılacak yatırımla yine aynı nüfusun önemli bir kısmına iş ve gelir kaynağı sağlanacaktır. Ama hem üretilenlerin piyasaya sürülmesinde zorluk çekilmesi hem de 1974 çıkartması sonrasında gerçekleşen nüfus kaymasında bazı arazilerin mülkiyetlerinde belirsizlik ortaya çıkması sebebiyle tarım büyük ölçüde ihmal edilmiş. Mülkiyetlerinde belirsizlik olan arazilerin çoğu Türkiye’den giden göçmenlere verilmiş. Onlar da söz konusu belirsizlik sebebiyle oralara yatırım yapmamış, kendilerine başka bir iş ve geçim kaynağı bulmayı tercih etmişler. Söz konusu araziler de çoğunlukla ihmal edilmiş, ağaçların çoğu bakımsızlık ve ilgisizlik yüzünden kurumuş. 
Bu durum, çözümsüzlüğün devam etmesi durumunda Türkiye’nin KKTC’yi sürekli sırtında taşımak zorunda kalacağını gösteriyor. KKTC’nin uluslararası platformda tanınmaması sebebiyle bu devletin vatandaşlarına dış seyahatlerde geçerliliği olan bir pasaport verme imkânının olmamasını Rum yönetiminin iyi değerlendirdiği gerçeğini gözlerden uzak tutmak da realiteyi değiştirmiyor. 
Kıbrıs’ta gerek Türk tarafının ve gerekse Rum tarafının bir çözüme doğru yanaşma zorunluluğu duyduğunu, şartların böyle bir şeye zorladığını vakıayı iyi tahlil ettiğimizde görebiliyoruz. Zaten son dönemdeki gelişmeler de bir buluşma noktası arama çabalarının arttığını gösteriyor. Fakat şartların neye zorladığının anlaşılması için şimdiye kadar genellikle dikkatlerden uzak tutulan gerçeklerin görülmesine ve konuşulmasına ihtiyaç duyulacağını tahmin ediyoruz. 
İsrail Sallanıyor
İşgalci Siyonist devlet aslında ilk kez sallanmıyor. Bundan önce direniş karşısında birkaç kez sallantı yaşadı. Şu an ortaya çıkan durum da onların bir artçı sallantısı sayılır. Bu sallantı işgal devletinin siyasi mekanizmasını ciddi şekilde etkiledi. Bunun amacı işgal devletinin imajını kurtarabilmek için direniş karşısındaki yenilgileri kişilere mal etmek, devleti değil o kişileri mahkûm etmektir. Biz bunu daha önce işgal devletinin Winograd raporuyla ilgili değerlendirmelerimizde de dile getirmiştik. 
Siyonist devletin direniş karşısındaki yenilgisinden kaynaklanan imaj kaybının sorumluluğu da büyük ölçüde Başbakan Ehud Olmert’e yüklendi. Ama Olmert’in sırf bu sebeple tasfiye edilmesi mümkün olmayınca ayrıca bir yolsuzluk davasından yararlanıldı. Oysa söz konusu yolsuzluk abartıldığı kadar ciddi bir sorun oluşturacak gerekçe değildi. Burada ilginç olan bir şey de kundaktaki Filistinli bebeklerin katledilmesinin, ailelerin kahvaltı sofralarında toptan yok edilmesinin, insanların işkenceyle öldürülmesinin ve Filistinlilerin hedef alındığı daha nice zulümlerin hiçbir sorun oluşturmadığı Siyonist devlette seçim propagandalarında kullanılmak üzere usûle aykırı bir miktar para alınması büyük sorun yapılabilmektedir. Aslında Siyonist politikacıların kirli çamaşırları karıştırılırsa Olmert dışında daha nicesinin benzer yolsuzluklara karıştığı görülecektir. Ama onlardan lâzım olduğunda istifade edildiği için hepsinin üzerine gidilmez. 
İşgal devletinin imaj sorunuyla ilgili suçlu bulunması çabaları başkalarının ayağını kaydırarak zirveye tırmanma çabası gösteren politikacıların da işine yaradı. Bu işten en çok istifade etmeye çalışan Olmert’in Dışişleri Bakanı Bayan Tzipi Livni’ydi ve sonuçta amacına ulaşmayı başardı. Olmert’in liderliğindeki Kadima Partisi’nde genel başkanlık seçimlerini kazandı ve böylece yeni hükümeti kurma görevi ona verildi. 
Bayan Livni saldırgan ve mutaassıp tutumuyla öne çıkmıştı. Bu tutumunda aynı zamanda Olmert’in ayağını kaydırmada ve onun yerine geçmek için prim yapmada istifade etti. Filistinlilerin gasp edilen haklarını geri vermeme konusunda katı bir tutum izlenmesinden, mültecilerin yurda dönüş haklarının gündeme getirilmesine hiçbir şekilde fırsat vermemekten, Filistin direnişini yıpratmak için cinayet ve saldırı metotlarından kesintisiz bir şekilde yararlanılmasından yana tavır sergilemeye çalışıyordu. 
İsrail işgal devletinin Golda Meir’den sonra ikinci bayan başbakanı olan Tzipi Livni aynı zamanda MOSSAD kökenli biri olarak biliniyordu. Fakat onun saldırgan ve katı tutumunun işgalci Siyonist devletin geleceğini kurtarmada çok fazla da işe yaramayacağı tahmin ediliyor. Çünkü geçmişlerini kıyasladığımız zaman Ehud Olmert’in önceleri katılıkta, saldırganlık yanlısı tutumda Livni’den hiç geri kalmadığını ve onun da bu tutumuyla Siyonist politikada prim yaptığını, zirveye tırmandığını görürüz. Bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla Olmert’in bazı önemli gerçekleri itiraf etme ihtiyacı duyması da geçmişiyle geldiği nokta arasında yaptığı kıyaslamasının bir neticesiydi. O bu gerçekleri itiraf ederken aynı zamanda kendisinin ayağını kaydıranlara boşa havalanmamaları, boş hayallerle insanları avutmamaları, ayaklarını yere basarak gerçekleri görmeleri tavsiyesinde bulunuyordu. 
Olmert’in itiraf ettiği en önemli gerçek Büyük İsrail Projesi’nin artık bittiğini, bundan sonrası için bir hayalden ibaret olduğunu söylemesiydi. Biz bu gerçeği daha önce de muhtelif vesilelerle gündeme getirmiş, Siyonist işgal devletinin artık Büyük İsrail hayali için değil var olan İsrail’in hayatta kalabilmesi için çalıştığını dile getirmiştik. Fakat unutmamak gerekir ki Siyonist işgalcilerin bugün Büyük İsrail Projesi’nin bir hayale dönüştüğünü kabul etmelerinin tek sebebi işgale karşı kararlılıkla sürdürülen direniştir. Dolayısıyla Filistin’de ümmet adına verilen mücadeleye sahip çıkmak, onu desteklemek gerekir. Çünkü orası bir ribat noktasıdır. Kutsal Filistin topraklarının savunulması da ümmetin ortak sorumluluğudur. Ayrıca Siyonist işgalcilerin Büyük İsrail Projesi tüm ümmet açısından tehlike arz etmektedir. Şunu da unutmamak gerekir ki Siyonist işgalcinin bugün söz konusu projenin artık bir hayale dönüştüğünü itiraf etmesi ondan tümüyle vazgeçtiği anlamına da gelmez. Siyonistlerin ideolojik altyapılarını oluşturan da zaten bu hayal olmuştur. Onlar dünyanın dört bir yanına savrulmalarına rağmen yüzyıllar boyunca o hayalin peşinde koşmuşlardı. 
Olmert’in itiraf ettiği önemli bir gerçek de Batı Yaka’ya kırk yıldan beri boşuna yatırım yaptıklarıydı. Bu itirafın da birincisiyle irtibatı var. Gazze’deki direniş karşısında daha fazla dayanamayarak çıkmak zorunda kalan işgalci o bölgeye inşa ettiği villaları, lüks evleri, binaları kendi elleriyle yıkıp çekildi. Tıpkı Yüce Allah’ın Medine’yi terk etmek zorunda kalan Yahudiler hakkında buyurduğu gibi: “Kitap ehlinden inkar edenleri ilk sürgün için yurtlarından çıkaran O''dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah''tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah(’ın hükmü ve azabı), hiç ummadıkları yerden kendilerine geldi ve kalplerine korku saldı. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem mü''minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ibret alın ey basiret sahipleri!” (Haşr, 59/2) İşgal devletinin başbakanı Filistin’deki İslâmî hareketin kararlı mücadelesi karşısında Batı Yaka bölgesinde de aynı şeyin başlarına geleceğini tahmin ettiği için bu gerçeği itiraf etme ihtiyacı duydu. Şimdilik yerli işbirlikçilerin katkılarıyla ve yardımlarıyla oradaki tahakkümünü koruyabiliyor. Ama işgalci işbirlikçilerin daha ne kadar tutunabileceklerini bilmediği için bu gerçeğin şimdiden gündeme alınmasını uygun görüyor. 
Olmert’in itiraf ettiği ancak çok fazla gündeme gelmeyen ve tartışma konusu olmayan önemli bir gerçek de Batı’nın geriye gittiği ve bunun kendileri için de tehlike sinyalleri verdiğiydi. Onun burada Batı derken kastettiği aslında ABD idi. Ancak Filistinlilere yönelik saldırılarında yaptığı gibi nokta operasyonu yapmamak için çerçeveyi geniş tutmayı ve Batı ibaresini kullanmayı tercih etti. 
ABD’nin yaşadığı ekonomik sorunlar ve kriz sinyalleri işgalci Siyonist devleti ciddi şekilde endişeye sokmaktadır. Çünkü Siyonist devlet Filistin topraklarında temelsiz, aynen haçlı işgali gibi iğreti durumdadır. Bu yüzden de sırtını zamanın emperyalist güçlerine dayamış ve onların yardımlarıyla varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla emperyalist güçler için çalan tehlike çanları onun için de çalıyor sayılır. 
İşgalci saldırgan devletin ileri gelenlerinin şimdilik itiraf etmekten kaçındıkları önemli bir gerçek daha var. O da Filistin davasında İslâmî direnişin bir realite olarak kabul edilmesi, onu görmezlikten gelmenin bir şeyi değiştirmeyeceği gerçeğidir. Siyonist devlet şimdilik işbirlikçilerle işi götürüyor ama Filistin halkının hak mücadelesinin öncülüğünü İslâmî hareket yapmaktadır. Onun görmezden gelinmesi gerçeği değiştirmeyecektir ve İslâmî hareket hak mücadelesine Allah’ın izniyle bütün kararlılığıyla devam edecektir. 
Olmert’in itiraf ettiği gerçekler ve şimdilik onun da görmezden geldiği daha başka gerçekler gösteriyor ki işgal devleti görünüşte bir silkinme gerçekleştiriyormuş, yenileniyormuş intibaı verse de gerçekte maruz kaldığı sallantı ve çalkantı devam etmektedir. Dolayısıyla Bayan Livni’nin başbakanlığa gelmesi onun için bir şey değiştirmeyecektir. 
İşbirlikçiler İş Başında
Müslüman toplumların çektiği bunca sıkıntının baş sorumluları aslında işbirlikçilerdir. Ne yazık ki Filistin halkı da en çok işbirlikçilerden çekiyor. İşbirlikçi Abbas’a bağlı olarak ama ABD generali Keith Dayton’un kontrolünde oluşturulan Feyyad hükümetinin adamlarının arsızlık damarları artık iyice çatladı. Gazze’deki öğretmenleri ve doktorları görevlerini bırakmaya çağırmalarından sonra işi daha da ileri götürerek Gazze’nin geri alınması için İsrail ve Mısır’ın da onayının alınması suretiyle güç kullanılması teklifinde bulundular. Güvenlik teşkilatının ileri gelenlerinden Diyab el-Ali’nin ağzıyla gündeme getirilen teklifte İsrail işgal devletinin onayının alınmasıyla kastedilen onunla işbirliği yapılmasıydı. Düşünün ki Kudüs’ün işgalciden geri alınması için Filistin direnişiyle işbirliğine yanaşmayan bu zihniyet güya Gazze’nin halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle yönetime gelen Hamas’ın kontrolünden geri alınması için İsrail işgal devletiyle işbirliği yapmakta herhangi bir sakınca görmüyor. Sonra da bu zihniyetin sahipleri kendilerini “Filistinli” olarak lanse ediyor, güya görüşme masalarına “Filistin tarafı” sıfatıyla oturmaya kalkışıyorlar. 
Filistin’deki işbirlikçi kesim bu sıralarda güya işgalci Siyonist devletle nihaî anlaşma merhalesini başlatmak amacıyla çabalarını artırdı. İşgal devletinin istifa eden başbakanı bu konuda Abbas’a “Raf Projesi” adı verilen ve Filistin halkının gasp edilmiş haklarını geri vermeden meseleyi bitirmeyi amaçlayan bir anlaşma projesi sunmuştu. Şimdi işgal devletinde siyasi değişiklik çalkantıları yaşandığından görüşmeler durdu. Yeni başbakanın işi biraz daha yokuşa süreceği anlaşılıyor. O arada Abbas’ın görev süresi dolacak ve “Filistin tarafı” sıfatıyla masaya oturmasının hiçbir anlamı kalmayacak. O yüzden Abbas seçime başvurmadan görev süresini uzattırmak için birtakım oyunlar oynamaya hazırlanıyor. Ama onun oyunları bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden altına imza atacağı anlaşmaların pratikte hiçbir anlamı ve geçerliliği olmayacak. 
Size önümüzdeki günlerde Filistin’de yaşanacak hareketli gelişmeler hakkında doğru bilgileri takip etmek için Internette www.filistinhaber.com sitesini takip etmenizi özellikle tavsiye ediyoruz. Bu sitede Filistin meselesiyle ilgili önemli dosyalar da bulabileceksiniz. 
Müşerref’ten Zerdari’ye
Pakistan’da siyasi baskılar neticesinde cunta lideri General Perviz Müşerref görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Onun istifa etmesinde ABD’nin kendisine sahip çıkmamasının da önemli rolünün olduğu sanılıyor. Yani ABD onun artık kullanılmaz hâle geldiğini düşünmüş ve eski çaput gibi kıvırıp atmıştı. 
Müşerref’in istifasıyla Pakistan, cunta liderini sırtından atmış oldu. Ama ondan boşalan yeri ne yazık ki kene gibi yapıştığı yerin kanını emen ve bu vasfından dolayı da “Bay Yüzde On” lakabıyla ün kazanan Asıf Ali Zerdari doldurdu. 
Zerdari’nin hayatı menfaate ayarlanmıştı. Hatta bir bombalı saldırıda öldürülen eşi Binazir Butto ile evliliğinin bile menfaat evliliği olduğu ileri sürülüyordu. Bu gibi menfaate ayarlanmış kişilerin dünya menfaati karşılığında veremeyecekleri bir şey yoktur. Böyle dünya çıkarı karşılığında her şeylerini verebilecek kişilerin emperyalist güçler ve odaklar tarafından kullanılması da kolaydır. Dolayısıyla ABD açısından Pakistan’da değişen bir şey olmamış, kumanda edilmeye, yönlendirilmeye daha müsait ve bu yönden daha zinde biri iş başına getirilmiş oldu. 
Pakistan’ın siyasi hayatına kukla, uzaktan kumanda edilmeye müsait işbirlikçi yöneticiler vasıtasıyla hükmetmeye çalışan ABD bir yandan da bu ülkenin topraklarına hava saldırıları düzenliyor. Amerikan emperyalizminin bu vahşi saldırılarının amacı Afganistan’da aldığı yaraların acısını çıkarmak ve orada işgale karşı direnişi sürdüren mücahitlere lojistik destek veren, onlara ev sahipliği yapan Pakistanlıları toptan cezalandırmaktır. Bu gibi saldırılarda Amerikan işgal güçlerinin önünü açan ve onlara cesaret veren ise yine Pakistan’daki yönetimdir. Bu kapıyı önce Perviz Müşerref açtı. Zerdari de zaten iş başına gelir gelmez yaptığı açıklamalarında söz konusu saldırıları onayladığını ve desteklediğini ifade etmeye çalıştı. Zaten ABD tarafından kullanılmaya müsait olması farklı bir tutum sergilemeyeceğini önceden gösteriyordu. 
Ülkedeki yönetimin işbirlikçi tutumu ise muhalif güçlerin karşıt eylemler düzenlemelerine sebep oluyor. Bu yüzden ABD’nin kirli elleri ve işbirlikçilerin ihanetçi tutumları Pakistan’ı ne yazık ki Irak’takine benzer bir kargaşanın içine doğru sürüklüyor. Bu gidişat ülke açısından önemli bir tehlikenin sinyalini vermektedir. 
Not: Ribat dergisinin Ekim 2008 sayısı için hazırladığımız ve “Emperyalizmin Yıldırma Savaşları” başlıklı yazımızda çağdaş emperyalizmin İslâm dünyasına yönelik savaşlarının farklı cephelerdeki şekilleri hakkında bilgi vermeye çalıştık. Bugün İslâm âleminin maruz kaldığı saldırılar ve savaşlar hakkında bilgi ve değerlendirmelerin yer aldığı bu yazımızı Web sitemizde de (www.vahdet.com.tr) bulabileceksiniz. 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul