19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / KUR’ÂN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.S.) YAŞADIĞI TOPLUMDA SOSYAL DAYANIŞMA

KUR’ÂN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.S.) YAŞADIĞI TOPLUMDA SOSYAL DAYANIŞMA


 


 

Dayanışma, insanların bir arada yaşadığı her ortamda karşımıza çıkan ve gerekli olan bir sosyal gerçekliktir. Sosyal ilişkiler, insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarına, bu çerçevede ilişki kurmalarına ve bu ilişkileri sosyal, siyasî, hukukî ve kültürel kurumlar halinde yapılandırmalarına yol açmıştır. Kuşkusuz her toplumda olduğu gibi Cahiliye toplumunda da sosyal dayanışmanın çeşitli boyutlarını görebiliyoruz.

 

Sosyal dayanışmanın çeşitli uygulamalarını farklı kurumlarda ya da uygulamalarda görebiliriz. Araplarda kabile etrafında gelişen ilişkilerde ittifaklar önemli bir yere sahiptir.  Araplarda kabileler ya da kişiler arasında karşılıklı dayanışmayı arttırmak amacıyla farklı isimlerle anılan akitler gerçekleştirilirdi. Bu akitlerin siyasî önemi daha fazla ise de sosyal boyutu olduğu da muhakkaktır. Zira mantığında destek, koruma ve himaye vardır. Hilf (antlaşma), câr (sığınma) ve azatlık akitleri, kişiler ve kabileler arasında bir hukuk oluştururdu. Araplarda köle azadı, Arap kökenli köleler için uygulanırdı. Zira savaşlarda birbirlerini esir ediyorlardı. Esaretten kurtulmanın yolu ya esir olan kişiyi minnet altında bırakarak bir tür sosyal akrabalık tesis edecek olan azat etme ya da maddî kazanç elde etme yolu olarak diyet almadır.

 

Diyet, sadece esirlerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla başvurulan bir yöntem değildir. Araplar arasında katil suçu işlendiğinde bu suç, kan davalarına sebep olabiliyordu. Bunu engellemek için barış yapıldığında maktulün ailesine diyet ödenirdi. Diyet, çoğu zaman bir kişinin ödeyemeyeceği bir miktar olduğunda kabile mensupları ve onların müttefikleri yardımlaşarak diyeti toplarlardı.

 

Aile mensupları arasında dayanışma ve yardımlaşma Cahiliye dönemi Arapları için de önemlidir. Ebeveynin aile ile birlikte yaşaması, kardeşler ve akrabalar arasında dayanışma, Arapların sosyal hayatlarının bir parçasıdır.

 

Kabile mensuplarının birbirleriyle yardımlaşmaları ve dayanışma içinde olmaları kabile kimliğini korumanın ve yüceltmenin gereğidir. Kabile mensubu bir erkek öldüğü zaman çoğunlukla babası ya da kardeşlerinden biri olmak üzere, akrabalarından biri, çocuklarına velilik yapar; rüşd yaşına gelinceye kadar onların mallarını yönetir, onları evlendirir ve işleriyle ilgilenir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), daha doğmadan yetim kaldığında dedesinin himayesi altında dünyaya gelmiş ve onun vefatına kadar koruması altında kalmıştı. Dedesinin vefatından sonra ise amcası tarafından himaye edilmiştir.

 

Hastalıklar, savaşlar ve ağır yaşam koşulları sebebiyle genç yaşta ölümlerin çokça meydana geldiği Arabistan’da velayet kurumunu hakkıyla yürütenler olduğu gibi, yetimlerin durumunu suiistimal edenler de oluyordu. Kur’ân-ı Kerim, yetimlerin haklarının gözetilmesi hususunda uyarılarda bulunur:

 

“Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız o takdirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”[1] Uyarı, öncelikle Uhud savaşından sonra şehit olan ailelerin çocuklarıyla ilgili olarak Müslümanlara yapılmış ise de Arap toplumundaki bir soruna işaret etmektedir. Zira Araplar, bu durumu suiistimal edebiliyorlar; bazı haksızlıklara ve zulme sebep olabiliyorlardı.

 

Arap toplumunda karşımıza çıkan sosyal dayanışma örneği olarak zikredebileceğimiz uygulamalardan biri çok kadınla evliliktir. Kur’ân’ın nazil olduğu toplumda çok kadınla evliliğin önemli sebeplerinden biri, dul kalan hanımları korumak, onların toplumda sahip oldukları itibarı korumaktı. Zira Arap toplumunda kadının tek başına yaşaması, geçimini sağlaması pek mümkün değildi. Bu sebeple ileri yaşlarda da olsa kadınlar, dul kaldıktan sonra evlenmeyi tercih ederlerdi. Dul kalan kadınlara evlilik teklifleri çoğu zaman kabilenin içinden, maddî durumu iyi olan kişiler tarafından yapılır; böylece kadın, -eski kocasından olan- çocuklarının sahibi kabul edilen kocasının ailesinden ayrılmamış; dolayısıyla çocuklarına annelik yapmaya devam ederdi.

 

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma dendiğinde aklımıza ilk gelen hususlardan biri, maddî yardımlaşma ve infaktır. İslâm’dan önce de Araplarda infak, vardı. Allah’a inandıkları gibi, putları memnun etmek için kurban kesme, etlerinden fakirlere dağıtma karşılaşılan bir dayanışma yöntemidir. Bununla Allah’ı ve kutsal addettikleri putları memnun etmeyi, ya da sosyal konumlarını güçlendirmeyi düşünmüş olmaları mümkündür. Bununla birlikte İslâm’dan önce Araplarda zekâta benzer bir yardımlaşma ve dayanışma ibadeti yoktur.

 

Mekkî bir sure olan Mâûn suresinde -bir Mekkelinin şahsında- Mekkelilerin kendilerini Kâbe’nin sahipleri ve dindar olarak görmelerine ve göstermelerine rağmen fakire yapılan yardıma engel oldukları ifade edilir. Bu ayetlerden Mekke müşriklerinin fakirlere hiçbir surette yardım etmedikleri anlaşılmamalıdır. Burada fakirlere yardımın onlar açısından önemsizliğinden, onlara nüfuz sağlayacak bir davranış olmadığı için önemsenmemesinden söz edilmektedir: “Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.”[2]

 

Allah Teâlâ, Allah’ın rızasını umarak yapılan infakla gösteriş amacıyla yapılan infak arasında önemli bir farklılığa işaret eder: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir). Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”[3]

Putperestler, gerek hac ibadeti sırasında, gerekse adak, dilek ve şükran ifadesi olarak -Mekke’de Kâbe’de bulunan putların yanında ya da başka yerlerde- kurban keserlerdi. Yine deve ya da koyunun ilk yavrusunun kurban edilmesi, doğan çocuk için akika kurbanı kesilmesi uygulaması da vardı. Bu kesilen kurbanlardan fakirlere dağıtırlardı. Allah, putlar adına kesilen hayvanların etlerini murdar saymış ve Müslümanlara yasaklamıştır:

 

“Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[4]

 

“Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[5]

 

“Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.”[6]

 

“Allah size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[7]

 

Cahiliye Araplarında mevcut olup İslâm’ın yasakladığı meysirden de söz etmek gerekir. İslâm’ın yasakladığı meysir türü kumar sayesinde, kumara konu olan develer kesiliyor; fakirler de bunlardan nasipleniyorlardı. “Sana içkiyi ve kumarı [meysir] sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür." Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan arta kalanı." Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.”[8]

 

“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar [meysir], dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”[9]

 

Düğünler de Arapların bir araya geldikleri, eğlendikleri ve yemek yedikleri bir dayanışma kurumu olarak zikredilebilir. Düğünlerde yemek verme, İslâm’dan önce de yaygın bir uygulamaydı.

Son olarak Mekke için önemli bir yardımlaşma ve dayanışma kurumundan söz edelim.  Mekkeliler, hac döneminde Mekke’ye gelen hacıların su ihtiyacını ve fakir hacıların ibate ve iaşe ihtiyaçlarını karşılamak üzere sikâye ve rifâde kurumlarını kurmuşlardı. Bu görevler, İslâm’ın doğuşu sırasında Hz. Peygamber’in ailesinin elindeydi.

 

İslâm’ın doğduğu toplumda, İslâm’dan önce de, vahyin nüzul döneminden sonra da sosyal dayanışma vardı. Yukarıda bir kısmından söz ettiğimiz yardımlaşma ve dayanışmanın İslâm yardımlaşması ve dayanışmasından farkı, İslâm’ın sosyal ilişkileri ve dayanışmayı adalet ilkesiyle temellendirmesi, ibadet anlamı yüklemesi ve Müslümanları buna teşvik etmesidir.

 


 

Dipnot



[1]- Nisâ 4/2-3.

[2]- Mâûn107/1-7.

[3]- Bakara2/261-264.

[4]- Bakara2/173.

[5]- Mâide5/3.

[6]- En‘âm6/121.

[7]- Nahl 16/ 115.

[8]- Bakara2/219.

[9]- Mâide5/90-91.

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul