19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / HALKIN DİN ANLAYIŞININ KAYNAKLARI

HALKIN DİN ANLAYIŞININ KAYNAKLARI


 

Konuya girmeden önce, şöyle bir soru sorarak başlamak istiyorum: Niçin Halkın Din Anlayışını Kaynakları? 

 

Bugün halkımızın, dînî konularda bir takım yanlış bilgilere sahip oldukları, yapa geldikleri pek çok pratiğin kaynağını bu yanlış bilgilerin teşkil ettiği, ilim adamları tarafından ifâde edilmektedir. Yanlış bilgilenmeler, inanç ve düşünceleri, daha sonra da sosyal hayatı etkilemekte; değişmez birer dogma haline gelmekte ve bunun sonucu olarak da, gelişen ve değişen şartlar karşısında yeni yeni problemlerin oluşmasına sebep olmaktadır. Dînî açıdan mâkul bir açıklaması yapılmayan problemlerle baş başa kalan halk ise, bir taraftan sahip olduğu inanç ve uygulama biçimlerinin, diğer taraftan da karşılaştığı yeni durumların kıskacında, bir ikilem yaşamaktadır. Onun içindir ki, popüler kültürün içeriğini teşkil eden bilgilerin eleştirel bir incelemesinin yapılması, doğrularla yanlışların tespit edilmesi; folklorik olanla bilimsel olanın, dînî olanla geleneksel olanın ayırd edilmesi gerekmektedir. Yani, tespit edilen bilgilerde İslâm’ın rûhuna uygun düşmeyen açıklama ve yorumlar varsa ve bunlar da halk tarafından dinin bir emriymiş gibi kabul görüp yayılmış ise, evvela yapılması gereken, bu yanlış bilgilerin halka nasıl ve hangi yolla ulaştığının ve halk arasında yaygınlaştığının tespit edilmesi; halkın bu konudaki bilgi kaynaklarının neler olduğunun bilinmesi olacaktır. Ancak bundan sonra yapılabilecek çalışmaların probleme çözüm getirebilme ihtimalinden söz edilebilir. Bu da, Türkler’in müslüman olmaları, Anadolu’da İslâmiyetin yayılış seyri ve İslâmlaştırma faaliyetleri‘nin iyi incelenip tarihî arka planın doğru tespit edilmesi gibi çok yönlü bir çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Meseleye bu açıdan bakıldığı zaman konunun oldukça geniş, çok boyutlu ve tarihî derinlikleri olan bir konu olduğu görülmektedir.

 

Geçmişte halkımız, dinî bilgisini iki kaynaktan sağlamaktaydı. Bunlar yazılı kaynaklar ve şifâhî (sözlü) kaynaklar. Bu kaynaklardan da yazılı kaynaklara göre daha baskın olanı, şifâhî bilgi kaynağıydı. Bunun sebebi de, Türklerin İslâmiyeti kabulünün daha çok tasavvuf ve tarikatlar yoluyla olmasıdır. Nitekim, Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu’nun İslamlaşması hakkında şu tespitte bulunur:

 

“XIII. yüzyıl başlarından îtibâren Anadolu’ya muhtelif tasavvufî cereyanlara ve tarikatlara mensup şeyhler ve dervişler gelmeye başladı. Anadolu’da yayılmaya başlayan bu tarikatlar, teşkilat ve dış görünüş îtibâriyle bazı benzerliklerine karşılık, temelde Sünnî ve gayr-i Sünnî eğilimli olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Şüphesiz bu, ortaya çıktıkları kültürel çevrelerin sebebiyet verdiği yapılaşmadandır. Meselâ, ilmî faaliyetlerin yoğun olduğu Mâverâünnehir, Harizm, Irak gibi bölgelerde özellikle şehir muhitlerinde gelişenler, Sünnî eğilimli idiler. Buna karşılık, Horasan,Azerbeycan gibi eski İran kültürünün yahut Orta Asya’nın şehirlerinden uzak yerlerinde eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu sahalardaki tarikatlar ise, daha ziyâde gayr-i Sünnî bir mâhiyet arz ediyorlardı.”[2]

 

Geçmişte şifâhî bilgi kaynaklarını Câmiler ve İrşad meclisleri teşkil ediyordu. Câmilerin halkın dinî bilgilerini edinmede bilgi kaynağı olması, daha çok, vakit namazları, Cuma ve bayram namazlarında verilen vaaz ve okunan hutbelerin halka açık olması îtibâriyledir.

 

İrşad meclislerine gelince, bununla özellikle dini konuşmaların yapıldığı, katılımcılara sözel olarak dînî bilgilerin verildiği toplantıları kastediyoruz. Bunlar da daha düzenli olarak genellikle Tekke veya Zâviye denilen yerlerde olmaktaydı.

 

Anadolu’da İslam’ın yayılmasında irşad faaliyetleriyle birinci derecede rol oynayan Evhadüddin-i Kirmânî ve halifeleri için çok sayıda tekke ve zâviye yapılması ile başlayan eğitim-öğretim, diğer taraftan da, Alp gaziler’in (savaşçı dervişler), Horasan Erenleri’nin, Türkmen babaları’nın aynı amacın tahakkuku için sarf ettikleri gayretleri, bu dönemde uygulanan yaygın öğretim faaliyetleridir.

 

Tekkelerde oluşturulan sohbet meclislerinde verilen bilgiler de, tamamen dinlemeye yöneliktir (semâîdir). Bu üslûp o derece benimsenmiştir ki âdetâ Türk insanının karakterini oluşturmuştur. Onun için hep şöyle söylenegelmiştir: “Anadolu insanı, sohbet insanıdır.” Türkler arasında İslâmiyetin kabul edilip yayılmasında da, bu üslûb hâkim olmuştur. Gerek “Yesevîliğin”, gerekse “Horasan erenleri”nin faaliyetleri bu üslûp içindedir. Dînî bilgiler ve ahlâkî değerler, sohbet meclislerinde ya da Câmilerde imamların, vâizlerin irşadıyla öğrenilmiş, pekişmiş ve yerleşmiş bilgilerdir.

 

Yazılı kaynaklar ise, Anadolu’nun İslâmlaşmasındaki seyre ve o döneme ait tarihi vesîkalardan anlaşıldığına göre, Anadolu halkının sahip olduğu ve pek çoğunu bu gün hâlâ yaşattığı özellikle Hadis/Sünnet bilgilerinin kaynağının, daha çok, Hadis ilminin tasnif devresinde (hicrî V. Asır sonlarından îtibâren) te’lif ve tertip edilen terğib-terhib, ihtisarnev’inde yazılmış, ahkâmdan ziyâde fezâil konularına ağırlık veren eserlerdir, Bunlar câmilerde imamlar, hatîpler; vaaz kürsîlerinde, vâizler; sohbet meclislerinde, mürşidler tarafından okunup anlatılmış, halkın inanç dünyası bu eserlerdeki bilgilerle beslenmiştir. Bu eserler arasında gerek nesir gerekse nazım olarak yazılmış Mev’ıze, Hikmet, Âdâb kitaplarıyla, Evliyâ Menkıbeleri, Mecâlis, Makâlât ve Mektûbât nev’inden eserler bulunmaktadır.  Halkın din eğitiminde kullanılan bu ve benzeri yazılı kaynaklarda zikri geçen bilgilerin sahih olanları bulunduğu gibi, sıhhat yönünden ya çok zayıfveya uydurma sıfatıyla nitelendirilmiş olanları da bulunmaktadır.

 

 Her iki bilgi kaynağı da yani şifâhî ve yazılı kaynaklar, günümüz îtibâriyle geçerliliğini korumakla birlikte, şifâhî metod, yeni bilgi teknolojisinin de verdiği imkânlarla daha etkin görülmektedir. Bunun yanında, yukarıda zikredilen türde kaleme alınmış yazılı kaynakların da halk üzerindeki tesiri devam etmektedir. Burada asıl problem, halkın sahip olduğu bilgi kaynağının yazılı veya şifâhî olması değil, her iki kaynaktan da elde edilen bilgilerin sahih ve doğru bilgi olup olmadığıdır.  Bir de bunun yanında bilgi teknolojisi ve enformasyon alanındaki baş döndürücü hız karşısında görsel ve yazılı medyanın sunduğu bilgilerin sıhhat durumu dikkate alındığında, günümüzde “din” gibi hassasiyeti olan bir alanda, sağlıklı bilgiye ulaşmak cidden zor görünmektedir.  Burada yapılması gereken ise, şu hususların dikkatten uzak tutulmaması ve göz ardı edilmemesidir:

 

1. Doğru bilgiye ulaşmak için, gerek insan faktörü gerekse bilgi alt yapısının sağlanmasına önem verilmesi.

 

2. Kullanılan kaynakların ve sunulan bilgilerin niteliğini araştıracak bakış açısına sahip bilim insanı yetiştirmenin teşvik edilmesi;

 

3. Sahip olunan yazılı kaynakların Kur’an ve Sünnet ekseninde yeniden gözden geçirilerek, tahkikli neşirlerinin yapılması;

 

4. Şifâhi kaynakların da doğru ve sahih bilgilerle pekiştirilmesi.

 

5. Bilgi temelli din anlayışının hâkim olması.

Birkaç madde halinde belirtmeye çalıştığımız bu hususların hayata geçirilmesi halinde, dînî anlayışımız ve algılama biçimimiz, Kur’an ve sünnet ekseninde doğru bir zemine oturacak, varlık ve insan anlayışımız yeni bir anlam kazanacaktır. Bu, Nebevî bir yöntemdir. Çünkü Efendimiz (s.a.s.)’in tebliğ metodunda gördüğümüz ilk adım: ilk önce yanlış olan şeylerin yanlışlığının açıklanması ve doğrusunun ne olduğunun beyanıdır. Önce insanların düşünce ve inanç dünyasında değişimin gerçekleşmesini sağlamaktır. Bütün ön kabulleri kökünden silip atmaktır. Kelime-i tevhid’in ifâde ettiği anlam da bu olmalıdır. Zira, “Hakikatin” bina edilebilmesi için, zeminin temiz ve sağlam olması şarttır. Zihin ve gönül dünyası temiz ve berrak olmadan oraya atılan hakikat tohumları yeşermez. Fakat bu, zor bir iştir ve bir o kadar da zaman alıcıdır. Onda bilgi vardır, emek vardır, çaba ve gayret vardır, sabır vardır, hasbîlik vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yirmiüç yıllık risâlet görevinin tam onüç yılı, bunun için –düşünce ve inanç planında değişimi sağlamak için geçmiştir. Sayısı yüzondört  olan Kur’an surelerinin en az seksenbeş suresinin  (Mekkî sûreler) üzerinde durduğu en önemli konu, düşünce ve inanç planındaki değişimle (Allah/Tevhid ve Âhiret inancıyla) ilgilidir. Bütün bunlar, Allah’ın (c.c.) Peygamberi (s.a.s.) vasıtasıyla insanlığa sunduğu bu ilâhî mesajın aynen tebliğ edildiği sâfiyet ve berraklık içinde doğru anlaşılıp hayata intikal ettirilmesi içidir. İstiklal şâirimiz Mehmed Âkif’in ifadesiyle, “asrın idrâkine” İslâm’ın sunulmasının gerçekleşmesi, ancak böyle  ciddî  ve düzenli çalışmalar sonucu  mümkün olacaktır.

(Vallahu a’lemu bi’s-sevâb)

 

 

Dipnot



[1]-  Eskişehir Osmangazi Üniv. İlâhiyât Fak. Öğrt. Üyesi.

 

[2] - Ocak, Ahmet Yaşar., DİA, III , 113, “Anadolu “ mad.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul