21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / SÜNNETİN İSLÂMDAKİ YERİ ve ORYANTALİZM

SÜNNETİN İSLÂMDAKİ YERİ ve ORYANTALİZM

                        

 

                                                                                                                

 

                     

           

Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

 

“…Rasûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun.” (Haşr, 59/7)

 

İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

       

“Harun el-Firyâbî dedi ki: Ben Şafiî (r.a.)’ı şöyle derken dinledim:

 

Bana istediğiniz hususa dair soru sorunuz. Ben de size yüce Allah’ın Kitabından ve Peygamberimizin sünnetinden cevap vereyim. (el-Firyâbî) dedi ki:

 

“Ben ona şunu sordum: Allah halini ıslah etsin. Eşek arısı öldüren, ihramlı kimse hakkındaki görüşün nedir? dedi ki: Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile. Yüce Allah buyurdu ki: ‘Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının.’

 

Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Abdu’l-Melik b. Umeyr’den, o Rib’i b. Hir⺒dan, o Huzeyfe b. el-Yeman’dan dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: ‘Benden sonraki iki kişiye, Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz.’ Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Mis’ar b, Kidâm’dan, o Kays b, Müslim’den, o Tarık b. Şihab’dan, o Ömer b. el-Hattab (r.a.)’dan rivayet ettiğine göre, Ömer eşek arısının öldürülmesini emretmiştir.

 

İlim adamlarımız der ki: Bu son derece güzel bir cevaptır. İhramlı iken eşek arısının öldürülmesinin caiz olduğuna fetva verdiği gibi bu hususta Ömer’e uyduğunu ve Peygamber (s.a.s.)’in da ona uymayı emrettiğini, Yüce Allah’ın da Peygamber (s.a.s.)’ın söylediklerini kabul etmeyi emir buyurduğunu açıklamaktadır. Buna göre eşek arısının ihramlıyken öldürülmesinin caiz oluşu Kitap ve sünnetten çıkarılmıştır.”       

 

İmam Şafii (r.a.) “Er-Risale” isimli usul kitabında; “Allah Teâlâ Rasulüne itaatin kendisine itaat demek olduğunu bildirmiş, vahye ve Resulün sünnetine uymayı farz kılmıştır. Nitekim Kur’an’da “şöyle buyrulmaktadır” der ve şu ayeti delil getirir:

 

“Her ne kadar daha önce bir sapıklık içindeyseniz de içlerinden kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen Kitap ve Hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur” (Al-i İmran, 3/ 164)

 

Devamında da İmam ayetler de geçen hikmetten kastedilenin, “Rasulün Sünneti olduğunu” belirtmiştir.

        

Diyebiliriz ki Allah (c.c.) bu ayetin tefsirini de tabiri caizse kendi yapmaktadır.

 

Şöyle ki:  Sorsak? Neden O ne verdiyse alalım ve nehyini bırakalım desek Necm Suresi 2. ve 3. ayetlerle cevap gelir. Çünkü: “O hevasından konuşmaz. Onun konuştuğu ancak vahyolunan bir vahiydir.” Ayetler tefsir niteliğinde gelmiş ve son noktayı koymuştur. Hevasından konuşmayan bir peygamber her haliyle örnektir, delildir ve hüccettir.

   

Yazımızın konusunu oluşturmaya vesile olan mesele budur. “Hadis hüccet midir?” sorusu asırlar önce şerefli imamlar zamanında da sorulan suallerdendi. Dinimizi yaşamaya çalıştığımız şu günlerde de şeytan ve avanesinin veya en hüsnü zan duygularımızla aklı evvellerin boş durmadığını, bu soruları bilinçli sorduklarını ve gündemimize soktuklarını, bizi sünnetten soğutmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

 

Bu konuyla alakalı İmam Beyhaki şunu nakleder:

           

“İmran bin Husayn (r.a.) şefaat konusunu anlatırken, oradakilerden biri ‘ey Ebu Nuceyd siz bizlere hadis rivayet ediyorsunuz ama biz bunlarla ilgili Kur’an da bir asıl bulamıyoruz’ deyince İmam kızar ve:

 

‘Sen hiç Kur’an’ı okudun mu?’

 

Adam:

 

‘Evet’ 

 

İmam:

 

‘Peki, Kur’an’ın hiçbir yerinde yatsı namazının farzının dört, akşamın üç, sabahın iki, öğleyle ikindinin dört rekât olduğuna rastladın mı?’

 

Adam:

 

‘Hayır’

 

İmam:

 

‘Peki, bunları kimden öğrendiniz? Bizden değil mi? Biz de Rasulüllah’tan öğrenmedik mi? Peki, Kur’an’da kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar deve, dirheme şu kadar zekât düştüğüne rastladın mı?’

 

Adam:

 

‘Hayır’

 

İmam:

 

‘Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden değil mi? Bizde Rasulüllah’tan (s.a.s.) öğrenmedik mi? Keza Kur’anda ‘Beyt-i Atik’i tavaf etsinler’ (Hacc,22/ 29 ) ayetini okumadın mı? Peki, Kabe’yi yedi defa tavaf edin, makamın arkasında iki rekat namaz kılın diye bir ifadeye rastladın mı? Peki Allah Teâlâ’nın Kur’an’da şunu buyurduğunu duymadın mı?

 

‘Rasul size neyi verdiyse onu alın, neyden nehy ederse ondan sakının…’

 

Sonra İmam:

 

‘Sizin bilginizin olmadığı Rasulullah’tan öğrendiğimiz daha başka şeyler de var.’”

       

Günümüz de “Hadis her zaman hüccet midir” sağlıklı ulaşmış mı? gibi mesnetsiz iddialar her zaman gündemdedir. Biz bunların özel çalışılmış bir ders olarak sorulduğunu bilmekteyiz.

 

Tarih kitaplarının düne dair notlarında, misyonerlerin Müslüman kılığına girip Kur’an’ı ve sünneti hatta Osmanlıca ve Arapça öğrenip halkın dinini ifsat etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Peki, bunlar bugün devam etmiyor mu? aksine daha hızlı bir şekilde devam edip karşımıza bugünün değimiyle oryantalistler olarak çıkmışlardır.

       

Hayızlı kadın Kur’an okur mu? Teravih kaç rekât? Kabir azabı var mı? Yahudi ve Hıristiyanlar cennete girecek mi,  girmeyecek mi? vb. uzayıp giden sorular havanda su dövme çalışmalarının gündem meşguliyetinden başka bir şey değildir. İşin kötü tarafı reyting kaygılarına kurban edilen dinin hükümleridir. Cevabı verilmiş bu soruları tarihin tozlu raflarından çıkarıp, mal bulmuş mağribi gibi etrafa bunları satmanın bir anlamı yoktur. Efendim bunları Kur’an da bulamıyoruz da ondan soruyoruz? gibi dünkü efendilerinin yollarından gittiklerini ve koyun postu giymiş kurdu da oynamayı ihmal etmediklerini görmekteyiz. Bu tür konuları TV kanallarında sanki ilk defa kendileri bulmuş gibi gündeme getiren hocaların cevaplarının da sadece kendilerindeymiş gibi lanse edince ne kadarda komik duruma düştüklerini görmekteyiz

          

Dinimizin anlaşılması ve yaşanılabilmesi için sünnete ihtiyaç vardır. İmam Suyuti: “Şunu bilin ki usul ilminde maruf olan şartları taşıyan kavli ve fiili olan hadisler hüccettir” buyurmaktadır.

 

Diğer seleflerimizin de aynı görüşte olduğuna dair bir örnek:

              

İmam Şafii  “bir gün, bir hadis rivayet eder ve sahihtir” der.

 

Meclisinde birisi ayağa kalkar ve:

 

“Sen de aynı fikir de misin?”

 

İmam:

 

“Ey adam! Sen beni hiç Hıristiyan olarak gördün mü? Bana kiliseden çıkarken rastladın mı? Belimde zunnar gördün mü? Hem Rasulullah’tan hadis rivayet edeceğim, hem de aynı görüşte olmayacağım…”

 

Dikkat edin ki, imamın saydıkları küfür alametleridir. Sünnetin hüccet olup olmayacağını tartışan insanın düşeceği durum da budur.

       

İmam Suyuti; “Zındıklar ve Rafiziler sünnetin delil olduğunu inkâr eder” buyurmuştur. Günümüzde bu anlayışta olanlar modern zındıklardır. Maalesef mürekkep yalamış tayfada bu söylevde olanlar bir hayli çoktur.

 

Bugün yaşı ilerlemiş bir annemize; “Ana Amerikalılar aya çıkmamış, uydurmaymış teknolojik kandırmaymış desen, he oğul gâvurdur, her şey yapar der” ama ana; “Peygamber de miraca çıkmamış desen, ula sen gâvur mu oldun, deyip bastonuyla kovalar.” Bizim ilahiyat takımına yöneltsen aynı soruları; “Hocam Amerikalılar uzaya gitmemiş desen, olur mu efendim öyle şey, hangi çağda yaşıyoruz, gözlerimizle seyrettik iftira atmayın, adamlar çıktılar” der. Peki, hocam; “Peygamber (s.a.s.) miraca çıkmamış desek, Hıı… hii… Evet, bizde şüpheleniyorduk (!) zaten bedenen değildi ama hadislerinde bize gelişinde sıhhatsizlik vardı. Evet, çıkmamıştır, bence de deyiverirler…”

 

İşte imamlarımızın da büyükanne akaidine sahip olmak dedikleri bu inanıştır. Annem delillerini bilmese de değil mi ki peygamber söylüyor ve bunu Allah Teâlâ (c.c.) haber veriyor. Bu zamanın Ebu Bekir’i gibi “O dediyse doğrudur” diyerek yeryüzü Müslümanlarına ibretlik bir ders de vermiş oluyor.

     

Beyhaki de Ebu Davud ve Hâkim rivayetiyle gelen hadiste:

 

Rasulullah (s.a.s.) Hayber günü bazı şeyleri haram kıldı. Ehli eşek vb. sonra “Sizden biriniz koltuğuna yaslanmış olarak emrettiğim ve nehyettiğim şeyin haberi kendisine geldiğinde bunu bilmiyorum biz Kur’an’da bulduğumuza tabi oluruz derken bulmayayım” buyurmuştur.

         

Günümüzde gerek arkasına yaslanmış gerekse TV ekranlarında koltuğuna yaslanıp da hadisin bildirildiği gibi söyleyenler (hocalar) türemiştir. Bunun karşısında öncelikle “sadakta vebil hakka” demek düşer bizlere… Rasulün bin dört yüz sene öncesinden haberlerinin gerçekleştiğini bu kaypak şahsiyetlerde görmekteyiz. Belki de sadece bu delil yeter bize sünnetin bozulmadığına ve hüccetliğine.

           

Buhari’de geçen Cabir b. Abdullah’tan “Rasule itaat Allah’a itaattir” meselesinde şu hadis çok manidardır ve herkes bunu nefislerinde muhasebe etmelidir:

          

“Peygamberimiz uyurken melekler başına gelir. Bazıları ‘uyuyor’ der. Bazıları da ‘O’nun gözü uyur ama kalbi uyumaz, uyanıktır’ derler. Kendi aralarında ‘hadi O’nun durumu ile ilgili misal verin’ derler, ama uyuyor denir. ‘Gözü uyur ama kalbi uyumaz, derler’ ve başlarlar tasvire. Bu zatın misali, yeni bir ev yapan ve ziyafet veren kimseye benzer. Bu zat ziyafet vermek için etrafa davetçi gönderir. Kim davetçiye icap ederse eve girer ziyafetten yer içer. Kimde davetçiye icabet etmezse eve giremez ve yiyemez. Sonra bu misali ona yorumlayın derler. ‘Uyuyor’ denir. ‘Gözü uyur kalbi uyanıktır’ derler ve şöyle yorumlarlar. Ev cennettir. Davetçi Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. Kim davetçiye itaat ederse Allah’a (c.c.)  itaat etmiş olur. Kim de itaat etmezse Allah’a (c.c.) itaat etmemiş, isyan etmiş olur. O hakkı batıldan en iyi ayırandır, derler”

          

İslâm’ın gücünü azaltmak ve kendi iktidarlarını, saltanatlarını sürdürmek için dedeleri Ebu Cehiller gibi İslâm’da açık bulmaya çalışıp, Müslümanları yıpratmak istemektedirler. Elbette ki İslâm’ın açığını bulamamış ve bulamayacaklardır. Müslümanların gerileme dönemine girmesi ile haçlı zihniyeti taşıyan oryantalistler işbaşı yapmışlardır. Müslüman’ı Müslüman yapan ve dünyaya nasıl hükmettiklerinin yollarını iyi öğrenen bu adamlar artılarımızı eksiye çevirmeye uğraşmışlar ve ifsad çalışmalarında da kısmen başarılı olmuşlardır.

           

Oryantalistler; Doğu dinlerini araştıran ve onlar üzerinde Batı enaniyetli tahrifat yapanlardır. Arapça tabiri ile de müsteşriklerdir. Müslümanlara da Kur’an’ı ve İslâm’ı sorgulatmak ve sahihliği noktasında şüpheye düşürme alanını seçmişlerdir. Edward Said bu konularla ilgili makale ve kitaplarında Doğu ve Batı ayrımından söz etmektedir ve bu ayrışımla “Batı merkez ona hizmetçidir” anlayışı yerleştirilmek istenmiştir.

          

Ramazan el- Buti, “Fıkhu’s Siyer” isimli eserinde İsra ve Miraç mucizesini anlatırken müsteşriklerin, “amacımız, Müslümanları dinlerinde şüpheye sokmaktır” beyanlarını tarihe not olarak düşmektedir.

         

İddialarından biri de şudur ki: “Din bozuldu” diyorlar. Din, Kur’an ve sünnetten ibarettir. Bunlarda bozulma düşünülemez. “Din bozuldu” diyenlere, Ebu Bekir Sifil hoca şöyle cevap veriyor:

 

“Eğer din bozuldu ise Allah (c.c.) muradına eremedi ve kemal derecesine ulaşmış bu din kıymetini kaybetti ve gerilemeye başladı demektir. İşte tam bu zamanlarda yeni bir peygamber gelmesi gerekir. Çünkü hep Allah dini bozulduğunda bir peygamber gönderir. Bir peygamber gelmediyse ve zaten de gelmeyecekse din en ufak bir bozulmaya uğramamış demektedir.”

              

Her dönemde söylev ve çalışma şekillerini değiştiren oryantalistler bugünde, adlarını Ortadoğu Masası Çalışması veya üniversitesi gibi isimlerle faaliyetlerine devam etmektedirler. Bugün de “Arap Baharı” adı altında sunulan ve sonuçları vahşete varan, Müslümanları derin sıkıntılara sokan olaylar, bu zihniyetin uzantısıdır.

        

İlk çağlarda ümmete bu noktasıyla bir zarar veremeyen oryantalistler, Müslümanların ilme ve ilim adamına gerekli önemi vermediği dönemde işbaşı yapıp, “Ahad hadisle amel edilir mi?” sorusuyla nifak tohumlarını ekmeye ortam bulmuşlardır. Ciddi bir çalışma ile İslâm üzerinde geniş bilgi donanımına sahip olup, Müslümanları istedikleri gibi yönlendirmeye başlamışlardır.                      

 

Bilindiği gibi, 1890 yılında Macar asıllı Yahudi Ignaz Goldziher’in (1850–1921) ünlü eseri “Muhammedanische Studien”de hadisle ilgili görüşlerine yer verdiği ikinci cildinin yayımlanmasının ardından, Batı’da hadis çalışmaları İslâm tarihi veya Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili eserlerin bir bölümünü teşkil etmekten çıkarak, müstakil bir araştırma konusu haline gelmeye başlamıştır. Bu nedenle, oryantalistlerin hadis literatürünün sıhhati, dolayısıyla da menşei hakkındaki görüşlerini aktarmayı amaçlayan her çalışma, daha önceki oryantalistlerin görüşlerine de değinmekle birlikte Goldziher’le başlayan döneme ağırlık vermek zorundadır.

 

Goldziher öncesi dönemde ele alınması gereken ilk kişi, 1848 yılında Geschichte der Chaliphen adlı eserinde, Buharî’deki hadislerin en azından yarısının reddedilmesi gerektiğini iddia eden ve Kur’ân’da Hz. Peygamber’in ölümlülüğünden ve İsrâ hadisesinden bahsedenler gibi bazı âyetlerin otantikliği hakkında şüphelerini beyan eden Gustav Weil’dır (1808–1889). (1820–1883). Ona göre hadislerin yazımının hicrî II. asırda gerçekleşmesi hadis külliyatının uydurma hadis içermesine neden olmuştur. Dozy’nin eseri, vahiy olgusunu sara krizi şeklinde nitelemesi başta olmak üzere “dinî değerlerle alay ettiği gerekçesi ile toplumun her kesiminden büyük tepki almıştır.” (Hatiboğlu, “Osmanlı Aydınlarınca Dozy’nin Tarîh-i İslâmiyyet’ine Yöneltilen Tenkitler”, s. 202.)

      

Oryantalistlerin değişik söylevlerle dinde çarpıtmayı hoşgörü, ılımanlık ve dinler arası diyalog, İbrahimi dinlerin birlikteliği zemini üzerinden yürütmek zorunda kaldılar. Çünkü kırılması zor bir mukavemetle karşılaşmışlardı. Neydi bu mukavemete sebep? Kur’an’daki cihad ayetleri… Asıl sıkıntı duydukları ve mukavemetin temelini oluşturan sebepse ayetleri açıklayıp izah eden Müslümanların daha iyi anlamasına sebep hadisler. Bunlar Müslümanları diri tutan ve şehadeti arzu edip, bunun için de ölümü kapı bilen bu insanlar onların engeli olmuştu. Böyle davranmaya sebep asıl ateşleyici unsuru da hadislerde gördüler. Bu inanç kırılmalı, Müslümanlar dünyaya meylettirilmeliydi. Kur’an’ın emrettiği ama açıklamadığı yeri sünnet açıklıyordu. Kur’an ile sünnetin arası açılırsa amaçlarına daha emin ulaşacaklarını anlamışlardı.

     

Gerek modernistler, gerek oryantalistlerle mücadele ederken hadislerin önemini, Hz.Ali’nin İbn Abbas’ı haricilere tartışma için gönderdiği İbn Saad’ın tabakatında geçen şu nasihatinden daha iyi anlıyoruz:

 

Hz. Ali:

 

“Git ve onlarla (ilmi yolla) tartış. Kur’an’dan ise delil getirme”

 

İbn Abbas:

 

 “Ey mü’minlerin emiri. Ben Allah’ın kitabını onlardan daha iyi bilirim. Çünkü Kur’an bizim evlerimize nazil oluyordu”

 

Hz. Ali:

 

“Doğru söylüyorsun fakat Kur’an pek çok manalar taşır özelliktedir. Biz bir şey deriz onlar başka bir şey derler. İyisi mi sen hadislerle tartış. Çünkü hadisleri onlara arz ettiğinde kaçacak yer bulamazlar.”

      

Bizi bizden gözükenlerle oyuna getirmeye çalıştılar Hindistan’da Sör Seyyid Ahmed han, Mısır’da Dr. Sıtkı ve diğer müslüman ülkelerdeki modernistler Oryantalistlerle iş birliğine girişen isimlerdendi. Türkiye de Kemalizm olarak karşımıza çıkmıştır. Hani ormana demişler “Şu küçük balta nasıl olurda senin gibi koca ormanı bir uçtan girip doğrayarak öteden çıkar” ah demiş orman onun sapı benden olmasa ben yapacağımı bilirim.”Ah ümmeti kandıranlar bizdenmiş gibi gözükmese. Ah İslâm ümmeti de artık bu oyunları anlasa da kendindenmiş gibi gözükenlere kanmasa!

             

Yukarıda da belirttiğimiz gibi hadis can damarımızdır. Ona göre yiyoruz, içiyoruz, yatıyoruz, selamlaşıyoruz. Tüm sistemimiz hadis üzerine kurulu. Bu alan zayıflatılırsa çökeriz. Bu konunun önemini İslâm coğrafyası anlamadı, aç kurt gibi saldıran bir avuç oryantalist anladı. Bu sebeple de bizi buradan da çökertmek istiyorlar. İşin üzücü tarafı biz Müslümanlar, düşmanımızın özelliklerini ve çalışma şekillerini bir türlü anlayıp, kavramaya yanaşıp tedbir almıyoruz ne hikmetse.

 

Kur’an’ın rengini, kokusunu veren sünnettir. Peki, sünneti bize kim ulaştırmıştır. Allah Rasülünün güzide ashabı. Bunu da anlayan oryantalistler boş durmuyorlar ve ashaba saldırıyorlar. Ashabın adalet vasfı sarsılırsa sünnet ve dahi arkasından Kur’an sarsılacak anlamışlardı ve böyle de yaptılar. İmam Zehebi “Ehl-i Sünnet dışındaki fırkaların özellikle sened alanında özel bir çalışması yoktur” diyor. Bu sened ve isnad sistemi İslâm’ın ayakta durması için ana kolonlardır ve en çok bu noktada Ehl-i Sünnet âlimi İbni Şihabi Zuhriye saldırıyorlar ki, İslâm’da ilk hadis üzerine ciddi çalışma yaparak, resmi tedvinci vasfına ulaşmıştır.

          

Oryantalistler ashaba saldırırken mezhepler arası tarihi ihtilaflarımızdan da istifade etmişlerdir. En çok da bu noktada Şia’dan beslenmişlerdir. Çünkü Şia’nın ashaba bakışı belliydi.

          

Sened sisteminde hadisin sahihliği rivayet eden ravinin adilliği ile alakalandırılır. Siz sahabenin adalet vasfını çökertirseniz çok basit mantıkla din sarsılır. Ondan sonra hadis hüccet mi değil mi? tartışırsınız elbet… Bunlar bel altı vurmalardır. Gerçek saptırılmış bir haldedir. Ama şu var ki bir hadis müdafaası için 16 sene kuyu hapsini göze alan, Şemsü’l-eimme Serahsî gibi efendilerimiz varken, bir hadis için yayan veya at sırtında kilometrelerce yol giden efendilerimiz varken ve bu da biliniyorken, İslâm’da da cerh ve tadil ilmi biliniyorken, bunların gündeme getirilip modern İslâm görüşü adı altında oryantalist sapıkların uşaklığını yapmak ihanettir. Bunların cezaları İslâm’da bellidir.

 

Bugün İlahiyat Fakültelerini işgal eden büyük İlahiyatçılar ilgili oldukları ilmin altını oyuyorlar. Hadisçileri hadisin, fıkıhçıları fıkhın, tefsircileri tefsirin altını oyuyorlar maalesef.

 

Batı’dan esen rüzgâr medrese ulemasını bile dağıtmıştır. Bu rüzgâr; hürriyet, adalet ve müsavat idi…

 

Mikrop bu kavramlardan girdi. En iyi hatiplerimiz söze, “insan hakları İslâm’dadır, İslâm insanları tarakların dişleri gibi eşitler, İslâm’da kadın hakları” diye girmeye başladılar.

    

Ernest Renan İslâm dünyasına yönelik olarak, “İslâm terakkiye mani bir din midir?” Bu soruda bir tuzak vardı ve o da “terakki” idi. Elmalılı’dan, Cemaleddin Afgani’den, Namık Kemal’e, Akif’e hepsi “İslâm terakkiye mani değildir” diyerek hep bir ağızdan risaleler yazdılar. Tuzak terakki idi. Önce bu sorunun mantığı sorgulanmalıydı. Bu ve bunun gibi daha nice sorularla Müslümanların gündemlerini meşgul ettiler.

     

Günün oryantalistleri ve modernistleri iyi belirlenmeli, her dönem değişen dünya sahnesindeki bu oyunlara aldanılmamalıdır. Her seferinde söylev değiştirip eylem ve amacı aynı olan bu müsteşriklerin oyunlarına gelip, Müslümanlar yenilmemelidir. Biz onları tespit edip, ifşa edene kadar yeni bir isimle karşımıza çıkabilirler.

   

Bugünün tuzaklı sorularından biride: “İslâm’da demokrasi var mıdır?” sorusudur. Uzun zamandır bununla oyalıyorlar Müslümanların gündemini… Yani aynı oyun, aynı senaryo… Temel yürürken, muz görür yolda bakar “ve eyvah gene düşeceğim” der. Aynı oyunlara gelmeyelim Müslüman! Yine düşmeyelim.

     

İmam Suyuti oryantalist ve müsteşrikler için:

         

“Şu bir gerçektir ki, sünnet fertlerin ve cemiyetlerin hayatındaki müşterekliği sağlamada temel işlev görmektedir. Bir toplumu güçsüz bırakmanın ve yıkmanın başta gelen yolu onun müşterek değerlerini ve hayat tarzını yok etmekten geçer. Bu sebeple önce Müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürmeyi sonrada onu ortadan kaldırarak, İslâm toplumlarının birlik ve beraberliğini yok etmeyi hedef almışlar ve bunda da azımsanmayacak şekilde başarılı olmuşlardır. Görünüş itibariyle en realist ve masum müsteşriklerin bu davranış biçimiyle pek çok saf Müslüman’ı kandırmışlardır” tespiti kulaklarımıza küpe olmalıdır.

     

Hz. Peygamberin sünnetine sarılıp, önem vermek sünnetin gerektirdiği tarzda yaşamak bir Müslüman için yegâne hedef olmalıdır.

      

İslâm’a ve Müslümanlara her taraftan saldırıların geldiği, kaynağından inancını yaşamaya çalışanların elde kor tutmak gibi zorlandıkları günümüzde, Allah Rasulünün şu müjdesi ile yazımızı bitirelim:

      

İslâm garip başladı, yine garip olacaktır. Ne mutlu o gariplere.

 

Ya Rasulüllah gariplerden kastınız kimdir:

 

Benden sonra sünnetimi hayata geçirenler ve onları Allah’ın kullarına öğretenler. (Müslim-iman)

                              

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul