18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KURAN-I KERİMİN TERTİBİ

KURAN-I KERİMİN TERTİBİ

 Kur'an-ı Kerim'in tertibi ibaresiyle öncelikli olarak onun hem hıfz hem de kitabet (yazı) yoluyla tespit edilmesi ve bunun yanısıra nazil olan ayet ve surelerin Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından mushaftaki yerlerinin belirlenmesini kastediyoruz. Gerek hadis kitaplarında gerekse Kur'an ilimlerine dair eserlerde bu konuyla ilgili  birtakım rivayetler aktarılmakta ve kıymetli bilgiler verilmektedir. Ancak bu verilerin Hz. Peygamber'in vefatından sonra gerçekleştiği belirtilen Kur'an'ın cem'i (toplanması), çoğaltılması ve bu çerçevede ayet ve surelerin tertibi gibi meseleleri muhatapların anlama ufkuna tam anlamıyla yaklaştıramadıkları da bir gerçektir.

 

Bu kısa çalışmamızda Kur'an'ın tertibini, bu ameliyenin yapıldığı belirtilen yıllarda yani Hz. Ebu Bekir'in hilafet döneminde meydana gelen  ve bu esnada birçok hafızın şehit olduğu Ridde olaylarıyla bağlantılı olarak ele almayı ve kendi okumalarımızın sonucunda elde ettiğimiz fikirlerle açıklamayı hedefliyoruz.

 

 

 A- KUR'AN'IN HZ. EBU BEKİR DÖNEMİNDE TOPLATILMASI

 

Kur'an'ın cem edilmesi söz konusu olduğunda anlatılan ve bu meseleye temel teşkil eden rivayet şudur: Ridde savaşlarından sonra Hz. Ömer, halife Hz. Ebu Bekir'e gelerek Müslümanlar'ın içinde bulundukları olumsuz durumu anlatmış ve Kur'an'ın toplatılmasını teklif etmiştir. İlk etapta halife Hz. Ebu Bekir bu teklife sıcak bakmamış, hatta tepki göstererek şöyle demiştir: "Allah Resulunün hayatta iken yapmadığı işi ben nasıl yaparım? Eğer böyle yaparsam hangi yer beni üzerinde, hangi gök beni altında barındırır?" Daha sonra Hz. Ömer teklifinin faydalı ve Müslümanların hayrına olacağına halifeyi ikna etmiştir. Yaptıkları iştişare sonucunda bu görevi en iyi şekilde yapacağına inandıkları Zeyd b. Sâbit'e tevdî etmişlerdir. Zeyd b. Sâbit de, bu teklifi aldığında birtakım endişelere kapılmış ve sonraki bir konuşmasında şöyle demekten kendini alamamıştır: "Allah'a yemin olsun ki Kur'an'ı cem etme görevi yerine bana sırtında  bir dağ taşımayı teklif etselerdi bu bana daha hafif gelirdi. Ama halife bu işte büyük bir hayrın olacağına beni ikna edince artık verilen görevi memnuniyetle kabul ettim."

 

Zeyd b. Sâbit halka bir duyuruda bulunarak Kur'an'ın bir kitap haline getirileceğini, dolayısıyla, elinde Kur'an'dan yazılı nüsha bulunanların bu nüshaları kendisine getirmelerini istemiştir. Hurma yaprakları, kürek kemikleri ve deri parçaları üzerinde yazılı bulunan Kur'an metinleri Zeyd b. Sâbit'e teslim edilmiştir. Bunun öncesinde getirilen bu metinlerin Kur'an olduğuna dair iki şahidin şahadeti de şart koşulmuştur.  Ancak bazı ayetleri getirenlerin iki şahit bulamadıkları yine bizlere aktarılan bilgiler arasındadır.[1]Zeyd b. Sâbit bu şekilde Kur'an'ı insanların elindeki yazılı nüshaları inceleyerek ve araştırarak bir araya getirmiştir.[2]

 

Bu noktada zihinlere şu türden soruların doğması kanatimizce kaçınılmazdır:

 

1. Hz. Peygamber kendisine inen vahiyleri, görevlendirdiği katiplere vakit geçirmeden yazdırıyordu.[3]Bunun dışında bazı sahabiler de kendi gayretleriyle ama gayri resmi olarak bu vahiyleri yazıyorlardı. Bu gerçeklik tarihen sabittir. Vahyin kağıt üzerine yazıldığı da bilinmektedir. Konuyla ilgili Kırtas Vakası İslam tarihinde birtakım olayların başlangıcı olarak ilan edilmiştir.[4]Hz. Peygamber yazdırmış olduğu Kur'an metinlerini nübüvvet evinde muhafaza ediyordu.[5]O halde Zeyd b. Sâbit Kur'an'ın cem'i için niçin bazı insanların elinde bulunan Kur'an nüshalarına ihtiyaç duymuştur? Nübüvvet evinde ciddiyetle yazılan Kur'an nüshaları nerededir? Hz. Peygamber bu nüshaları saklamamış mıdır?

 

2. Kur'an'ın cem meselesi ilk halife Hz. Ebu Bekir'in hilafet yıllarının sonuna yani Ridde Savaşlarının bitimine rastlamaktadır. Acaba Hz. Peygamber'in vefat ettiği gün ilk halifenin kim olacağını tartışan ve halifeyi tayin eden Müslümanlar, o arada niçin iddia edildiği üzere dağınık bir vaziyette bulunan Kur'an parçalarını bir araya getirmek hususunda aceleci davranmamışlardır? Neden ilk halifenin seçiminden çok sonra ortaya çıkan Ridde Savaşları (dinden dönenlere karşı yapılan savaşlar) nın bitiminden sonra bu kadar önemli bir mesele gündeme getirilmiştir? Öyleyse Kur'an'ın cem olayının Ridde Savaşlarıyla irtibatlı olduğu açıktır. Burada hedeflenen yegane şey söz konusu savaşların çıkmasına sebep olan yalancı peygamberlerin dayanaklarının yok edilmesidir. Bu da, ancak dağınık şekilde bulunan Kur'an nüshalarının istismarını önlemekle gerçekleşebilecektir. Çünkü başta Müseylemetü'l-Kezzâb olmak üzere yalancı peygamberler Kur'an'dan birtakım ayetleri kendi görüşleri doğrultusunda tahrif ederek kullandıkları ve bazı zayıf Müslümanları kandırarak İslam çizgisinden ayırdıkları tarihen sabittir. Bu şahıslar, ellerinde bulundurdukları ve asıl itibariyle tahrif ettikleri birtakım ayetleri kullanarak İslam'ın bazı emir ve yasaklarını değiştirerek kitleleri peşlerinden sürüklüyorlardı. Böylece adı İslam, ancak içeriği vahiyden uzaklaştırılmış yeni ve alternatif bir din ortaya çıkmıştı. Işte Hz. Ömer'in halife Hz. Ebu Bekir'e teklif ettiği Kur'an'ın cem meselesini bu türden şartların oluşturduğu bir atmosferde ele almak ve analiz etmek gerektiği kanaatindeyiz.

 

Bize göre, Hz. Ömer tarafından bu bağlamda yapılan teklif şu minval üzeredir: Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in konuyla ilgili olarak yaptıkları müzakereler esnasında Hz. Ömer'in, Ridde  savaşlarında en önemli hususun bataklığın kurutulması olduğunu belirtmesi, bu bağlamda yalancı peygamberlerin ve daha birçok insanın ellerinde bulunan, mevcut şartlarda istismar edilmeye açık olan Kur'an metinlerinin toplanarak yakılmasının gerekliliğinden bahsetmiş olması daha muhtemeldir.

 

Hz. Ebu Bekir'in kendisine yapılan teklif karşısında tepki vermesi ve bu işe başlangıçta yanaşmamasını nasıl izah edebiliriz? Hz. Ömer'in yaptığı teklif, sıradan ve alışılagelmiş bir iş olsaydı onun olağanüstü bir tepki göstermesi mümkün olmazdı. Demek ki yapılan teklifin sıradışı bir yönü bulunmaktadır. Kanaatimizce bu yön; yukarıda işaret ettiğimiz yalancı peygamberler tarafından istismar edilen Kur'an metinlerinin hem onlardan, hem de diğer Müslümanların ellerinden alınarak yakılmasıyla ilgili bir olaydır. Işte bundan dolayı Hz. Ebu Bekir bu teklife ilk anda sıcak bakmamıştır. Ancak Hz. Ömer Kur'an'ın aslının Nebi (as.) tarafından yazdırıldığını ve bunun nübüvvet evinde bulunduğunu, ayrıca Müslümanlar tarafından hıfz edildiğini söyleyerek teklifinde ısrar etmiş olabilir. Yine mevcut duruma göre yalancı peygamberlerin ve bazı Müslümanların ellerinde bulunan ancak tahrif edilerek başkalaştırılan Kur'an metinleri, nübüvvet evindeki imam nüshasının dışındadır. Dolayısıyla Hz. Ömer'in yaptığı; 'toplayıp- yakmak' fikri gerçekleşirse bundan sonra hiçbir yalancı peygamber ve kötü niyetli kişiler kendi ellerindeki muharref ayet metinlerinden yola çıkarak Müslümanlar arasında fitne çıkaramayacaklardır.

 

Burada son olarak şu soruyu da haklı olarak sormak istiyoruz: Acaba yalancı peygamberler ortaya çıkmasaydı ve bunun akabinde Ridde Savaşlarında  çok sayıda hafız şehit olmasaydı Kur'an-ı Kerim'in cem edilmesi gibi bir mesele ortaya çıkmayacak mıydı? Yani Kur'an'ın cem edilmesi böyle bir olayın sonucunda mı gündeme getirilmiştir. Bir taraftan Kur'an kendisinin sürekli olarak sapasağlam bir kitap olduğunu belirtirken, diğer taraftan kötü niyetli insanların ellerinde istismara müsait olarak deveran eden Kur'an naslarının varlığını nasıl izah edebiliriz?

 

3. Kur'an-ı Kerim'in Hz. Osman döneminde çoğaltılması Zeyd b. Sâbit'in başkanlığındaki bir heyete verilmiş iken bu ameliyeden daha zor ve önemli olan cem' görevi niçin sadece bir kişiye, Hz. Zeyd'e verilmiştir? Kanaatimizce Zeyd b. Sâbit'in yapacağı şey Kur'an'ın cem' edilmesi değil, sadece insanların ellerinde  dağınık olarak bulunan ve istismar edilmeye her zaman müsait olan Kur'an metinlerinin bir sistem dahilinde bir mekanda yakılmak üzere toplanmasıydı. Belki de toplamanın gerçek sebebi insanlara açıklanmış olsaydı bazı kişiler ellerindeki nüshaları vermekten kaçınabilirlerdi. Zaten hilafet makamının aldığı bu karara boyun eğmeyerek ellerindeki nüshaları teslim etmeyenlerin iyi niyetli olmadıkları açıktır. Bu noktadan sonra bir kişinin elinde Kur'an nüshası bulundurması ve buna dayanarak İslam adına birşeyler söylemesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Çünkü Zeyd b. Sâbit'e teslim edilen nüshalardan sonra samimi Müslümanların ellerinde başka bir nüshanın kalmaması gerekirdi. Böyle de olmuştur.

 

B- AYETLERİN TERTİBİ

 

Hz. Peygamber'e herhangi bir ayet nazil olduğu zaman kendisi hiç vakit geçirmeden vahiy katiplerini çağırarak nazil olan ayeti yazdırır ve onun hangi surenin kaçıncı ayetinden önce veya sonra geleceğini belirtirdi. Vahiy katipleri de buna harfiyyen uyarlardı. Bu konuda İslam uleması arasında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. [6]

 

C- SURELERİN TERTİBİ

 

Kur'an'ın tertibiyle  ilgili olarak İslamî literatürde revaç bulan eserlerdeki mevcut bilgiler arasında birtakım uyuşmazlıklar bulunmaktadır. Öyleki bazı alimler surelerin bugünkü mushafta yer aldığı şeklinin Hz. Peygamber tarafından belirlendiğini (tevkîfî) söylerler. Diğer bazıları bu tertibin sahabeler tarafından (ictihâdî) veya kısmen Hz. Peygamber ve kısmen sahabeler tarafından belirlendiği görüşündedirler.[7]Bu görüşleri savunanların her birisi farklı rivayetlere dayanmaktadırlar.

 

Sure tertibinin sahabeler tarafından ictihâdî olarak belirlendiğini söyleyen alimler Ebu'l Hüseyn Ahmed b. Fâris'ten nakledilen şu habere dayanmaktadırlar:

 

"Kur'an'ın tertibi iki yönden gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi surelerin tertibidir. Bu tertibe göre baştaki yedi uzun sure öncelikli olarak alınmış, bunun akabinde  miûn yani ayet sayısı yüz civarında olan sureler yazılmıştır. Işte bu işlem sahabelerin ictihadıyla gerçekleşen yegane taksimdir."

 

Sure tertibinin ictihadi olduğunu düşünenlerin bir başka dayanağı da Kur'an'ın istinsahı esnasında Kur'an surelerinin tertibiyle ilgili çalışmalarda bulunulmuş olması ve Hz. Osman'ın bu yöndeki isteğidir. Hz. Ali, İbn Mesud, Ubey b. Ka'b gibi sahabilerin mushaflarındaki sure tertiplerinin farklı olması da bu görüşü destekleyen önemli delillerdendir.[8]

 

Zeyd b. Sâbit'ten rivayet edilen şu söze göre de surelerin tertibi ictihâdîdir: "Hz. Peygamber dünyadan ayrılırken Kur'an-ı Kerim bir mushafta toplanmamıştı."[9]

           

Suyûtî, bu konuyla ilgili olarak Hattâbî’nin şöyle dediğini anlatmaktadır: “Hz. Peygamber hayatı boyunca kendisine vahyin gönderilmesini büyük bir iştiyakla beklerdi. Bu sebeple vahyin nihayet bulmadığını, dolayısıyla onun hayattayken sureleri tertip etmediğini biliyoruz. Zaten buna bir fırsat da olmamıştı. Ayrıca, nâzil olan bazı ayetlerin başka ayetleri neshetme ihtimali de bulunuyordu. Böyle bir ortamda Kur'an'ın tertibinin imkansızlığı açıktır. Nebi (s.a.s.) ın vefatını müteakiben bazı sahabiler bu işe el atarak Kur'an'ın tertibine giriştiler. Dolayısıyla bu ameliyye ancak Hz. Peygamber'in vefatı ve doğal olarak vahyin kesilmesinden sonra gerçekleşebilmiştir." [10]

Surelerin tertibi hususunda Taberî de bu görüşe paralel fikirler serdederek şöyle demektedir: "Kur'an birbirinden ayrı parçalar halinde pekçok kişinin elinde bulunuyordu. Hz. Peygamber'e uzun yıllar vahy katipliği yapan Ubey b. Ka'b  elinde en çok yazılı metin bulunan kişiydi. Kendisi bu metinlerden yararlanarak bir mushaf oluşturmuş ve sureleri tertip etmişti."

Bütün bunların ötesinde surelerin tertibinin ictihâdî olduğunu söyleyenlerin dayandıkları en meşhur rivayet şudur :

Hz. Osman'a şöyle bir soru sorulmuştu. "Niçin Tevbe Suresini Enfal Suresiyle birleştirdin? Halbuki Enfal Suresi mesânî, Tevbe Suresi miûn surelerdendir. Ayrıca, bu ikisi arasına niçin besmeleyi yazmadın?" Kendisi bu soruya şöyle cevap verdi: "Enfal Suresi Medine'de nazil olan ilk sureler arasında yer almaktadır. Halbuki Tevbe Suresi son inen surelerdendir. Asıl itibariyle bu iki surenin muhtevası konuları bakımından benzerdir. Zaten Hz. Peygamber de  hayattayken bu iki surenin benzerlikleri hususunda herhangi birşey söylememişti. Ben de bu iki surenin tek sure olduklarını zannederek birleştirdim."[11]

Bu haberlerin tamamı surelerin tertibiyle ilgilenen zevatın kanaatlerini aktarmaktan ibarettir. Hiçbirisinde Hz. Peygamber'in konuya dair herhangi bir işaretinden veyahutta eyleminden bahsedilmemektedir. Bu da gayet normaldir. Çünkü Hz. Peygamber bu konuda açık bir kapı bırakmadığı ve böyle önemli bir işi kendisinden sonraya tehir etmediği için konuya hiç kimsenin dikkatini çekmemiştir. Veda Hutbesinde "Sizlere iki kaynak bırakıyorum." derken ve bu  iki kaynakatan birisinin Kur'an olduğunu belirtirken bunun herhalde ihtilaflara meydan vermeyen, başı ve sonu belli, sınırları çizilmiş, dünya insanlık ailesine ithaf edilen bir kitap olduğunu belirtiyordu.

Kaldı ki Hz. Peygamber kendisine bir yıl içerisinde inen bütün ayetleri Cebrail ile karşılıklı olarak okuyorlardı (arza). Bunun da mutlak suretle bir tertibe göre gerçekleşmesi gerekirdi. Onun vefat ettiği yıl iki defa yapılan ve "arza-i ahîre" olarak bilinen son okuyuşta bu tertibin tamamlandığı kanaatindeyiz. 

Diğer taraftan istinsahtan önceki ashabın ellerindeki özel mushaflar sadece sure sırası yönüyle farklı değillerdi. Aynı zamanda bunlar birbirlerine göre eksiklikleri yada fazlalıkları bulunan nüshalardır. Bu durumdan ayetlerin tertibinin ictihadi olduğu sonucuna varamadığımız gibi, surelerin tertibinin de ictihadi olduğu sonucuna varamayız.

 

SONUÇ 

 

Kur'an-ı Kerim'in gerek ayetlerinin, gerekse surelerinin tertibi nübüvvet okulunda ilahi iradenin gözetimi altında gerçekleştirilmiş kutsal bir ameliyedir. Bu ameliye ilahi iradenin mezkur gözetimi olmaksızın ve bu çerçevede kendisine risalet görevi verilmeyen, derecesi ne olursa olsun hiçbir beşerin ictihâdıyla yapılacak bir iş değildir. Bütün şüphelerden arınmış ve Yüce Allah'ın alemlere kendisiyle  yazılı olarak  son defa müdahele ettiği Kur'an vahyinin biçimi ve sunumu her türlü beşeri müdaheleden ve hatta onu tebliğ ve tebyinle memur olan Hz. Peygamber'in beşeri yönüne karşı bile korunmuştur. O halde şu sureyi bu sureden sonraya veya önceye almak, iki sureyi tek sure zannederek birleştirmek son ilahî yasanın mushaflaşmasına hizmet eden hiçbir beşere verilen bir yetki olmasa gerektir.

 

Yüce Allah ahir zaman nebisiyle gönderdiği ve gerek maddî (mushafın müşahhas varlığını), gerekse manevî (anlamı) bakımdan korunması görevini üzerine aldığı Kur'an'ın ayetlerinin ve surelerinin tertibini yüce kudretine uygun olarak Nebisine emretmiştir ve O da peygamber misyonuna uygun olarak bu görevini ifa etmiştir.  

 

 

Dipnot



* ÇOMÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi 

[1]-el-Buhârî, Muhammed b. İsmâîl, Sahîhu'l- Buhârî, İstanbul 1401/1981, Tefsir, 20.

[2]- Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr Taberî, Câmiu'l-Beyân an te'vîli' Ayi'l-Kur'ân, Beyrut 1995, I, 46, 47.

[3]- Muhammed Abdulazîm Zerkânî, Menâhilu’l-İrfân fî Ulûmi’l-Kur’an, Kahire 2001, I, 209.

[4]- Ebu’l-Fidâ İmâduddîn İsmail b. Ömer İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Cize 1997,VIII, 34-37.        

[5]- Ebu'l-Fadl Celâleddin Abdurrahman b. Ebi Bekr Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut 1987, I, 181, 185.

[6]- el-İtkân, I, 189-190.

[7]- İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 2011, s. 58.

[8]- Bu nüshalar hakkında detaylı bilgi için bkz. Tefsir Usulü, 79-88.

[9]- el-İtkân, I, s. 181.

[10]- el-İtkân, I, s. 181.

[11]- Ebû İsa Muhammed b. İsa b. Sevre es-Sülemî Tirmizî, es-Sünen, Tefsir, 10. 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul