23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ORYANTALİSTLERİN HADİSE YAKLAŞIMLARI: ÜÇ TEMAYÜL

ORYANTALİSTLERİN HADİSE YAKLAŞIMLARI: ÜÇ TEMAYÜL

“Bir kıymet buhranı içindeyiz.”

     Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Batı’da hadis çalışmaları neredeyse konuya ilgili yazan herkes tarafından Ignaz Goldziher’le (1850-1921) başlatılır. Bunda elbette Goldziher’in 1890’da yayımlanan Muhammedanische Studien’nin ikinci cildinin büyük kısmını hadisle ilgili daha doğrusu hadis literatürünün gelişimi ile ilgili iddia ve değerlendirmelerine tahsis etmesinin önemli bir etkisi vardır. Esasen, Goldziher’iön plâna çıkaran hususiyeti, kitabının hadisle ilgili çeşitli meselelerin Batı’da müstakil olarak ve geniş biçimde ele alındığı ilk eserolmasının ötesinde sonraki çalışmalar üzerindeki etkisidir. Onun hadisle ilgili iddiaları daha sonra Joseph Schacht’la (1902-1969) birlikte yerleşik hâle gelecek, hadis literatürünü topluca uydurma kabul etme ve ancak tetkik neticesinde erken tarihli olduğu tespit edilenleri delil olarak kullanma temayülünün ilk adımını teşkil edecektir. Söz konusu tutum Schacht sonrasında eser veren revizyonist oryantalistler tarafından daha da ileriye taşınarak hicrî ilk yüzyıl, dönemle ilgili yeterli sahîh/otantik bilgi olmadığı için “hakkında konuşulamayan” bir zaman dilimine indirgenecektir.

 

Goldziher sonrası dönemde oryantalistlerin hadise yaklaşımları bağlamında onun kaynaklara şüpheci yaklaşımını benimsemeyen oryantalistlerin varlığı da ifade edilmelidir. Oryantalist gelenekte EduardSachau (1845-1930) gibi isimlerin temsil ettiği bu ‘damar’, Schacht’ın çalışmalarını yaptığı dönemde onu tenkit eden Johann Fück(1894–1974) gibi araştırmacılar tarafından sürdürülmüş, Harald Motzki, Fred Donner, Gregor Schoeler ise revizyonist oryantalistlerle eş zamanlı olarak onların iddialarının aksine hicrî I. yüzyıldan gelen otantik haberlerin mevcudiyetini savunarak şüpheciler ile revizyonistler arasında “mutavassıt/middle ground” denilebilecek biryolu takip etmiştir.

 

Yukarıda yapıldığı üzere oryantalistlerin şüpheci, revizyonist ve mutavassıt şeklindeki üçlü tasnifi elbette onların birbirlerine nispetle veya başka bir ifadeyle söylemek gerekirse oryantalist paradigma/cemaat/gelenek içerisinde durdukları yere göre yapılan bir değerlendirmedir. Böyle bir sınıflandırma, herhangi bir oryantalistin mensup olduğu gelenekte nerede durduğunu tespit ederek, ulaştığı sonuçların nasıl bir arka plâna yaslandığını görme ve bunlar hakkında bir hükme varma konusunda kolaylık sağlayan işlevsel bir şema vazifesi görmektedir. Bir açıdan tevârüs ettikleri paradigmayı sürdüren oryantalistler belirli konularda aynı kabullerle hareket etmek suretiyle Müslüman araştırmacılardan kesin biçimde ayrılırken, kendi içlerinde de bilhassa isnâdın güvenilirliği, rical literatüründen istifade, hadis va‘zının boyutları, râviler ve ulemâyı henüz bidayette maksatlı tahrif ve komplo sürecinin parçası kabul edip etmeme konusunda kendi aralarında da önemli farklılıklar arz etmektedirler. Elbette her tasnif gibi yukarıda verilen üçlü tasnif de “genel hatları itibariyle” yapılmıştır ve münferid örneklerde mutavassıt bir oryantalistin şüpheciler gibi düşünmesi veya bu durumun tersinin vuku bulması ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Fakat bu tür münferid örneklerin sayısının mutavassıtlar ve şüphecilerin ilkesel açısından birbirlerinden ayrıldığı gerçeğini değiştirecek boyutta olmamasının yanı sıra şüpheciler ve mutavassıtlar arasında zaman zaman görülen tedahülün meselâ revizyonistler ve diğer iki grup arasında yaşanmaması, yapılan üçlü tasnifin geçerliliğini muhafaza etmesini sağlamaktadır.

 

Yaklaşımlar arasındaki tedahül açısından dile getirilmesi gereken ve hayreti mucip bir nokta ise izah edilen paradigma içi tedahüllerin ötesinde paradigmalar arası -her ne kadar tam yerinde bir ifade olmamakla birlikte- geçiş kenliklerin görülmesidir. Meselâ mutavassıt oryantalistlerden Motzki’nin literatüre yaklaşımından daha şüpheci bir tarzda değerlendirmeler yapan ve ricâl literatürüne ya da isnâd sistemine onun kadar dahi itimat etmeyen Müslüman araştırmacıların varlığı gibi bir inhiraf bu bağlamda misal olarak verilebilir. Dolayısıyla zaman zaman yaklaşımlar arasındaki sınırlar belirsiz hâle gelebilmekte bir usûl/metodoloji takip etmemekten kaynaklanan tutarsızlıklar bir araştırmacının hangi hadis hakkında nasıl bir değerlendirme yapabileceğinin öngörülemeyeceği, kaynaklar hiyerarşisinin altüst olduğu bir akademik ortamı intaç etmektedir. Bir zamanlar akademinin sınırları içerisinde tartışılan konuların halk arasında tartışılması nedeniyle ilmî meselelerin ‘dile düşmesi’ ise söz konusu durumun “epistemolojik bunalım” şeklinde değerlendirilebilecek bir hâle evrilmesinin hiç de uzak bir ihtimal olmadığını göstermektedir. İşte tam bu noktada yalnız klâsik İslâmî kaynakları tanımakla mukayyet bir ilmî yaklaşımının ötesine geçen, bu kaynakların yanı sıra oryantalistler ve modernistlerin çalışmalarını da gören bir perspektif geliştirmek muhtemel bunalımı aşmanın önemli bir adımı gibi gözükmektedir. Nitekim şüpheci, mutavvassıt ve revizyonist oryantalistlerin aşağıda kısaca özetlenen görüşlerine bakıldığında hepsinin olmasa da önemli bir kısmının bir süredir Müslümanlar tarafından dile getirilen veya son zamanlarda dillendirilen iddialar olduğu görülecektir. Elbette bu ifadeyle İslâm dünyasındaki modernist hareketlerin bir kısmı ilk yüzyıllara kadar uzanan bir kısmı ise kendi vasatlarının problemlerine tepki olarak doğmuş ‘otantik’ görüşlerinin olduğu reddedilmemekte, bununla birlikte oryantalistlerle müşterek iddialarının varlığı ortaya konularak daha serinkanlı bir şekilde değerlendirilebilmeleri umut edilmektedir.

 

Hem tarihî açıdan hem de temsilcilerinin etki alanının genişliği nedeniyle, öncelikle şüpheci oryantalistlerin temel iddialarını ele almak gerekmektedir. Şüpheci oryantalistleri ise Theodor Nöldeke’nin (1836-1930) kendisine yazdığı bir mektupta “hadisin menşei hakkındaki şüphelerinle benim de kuşkulanmama sebep oldun”[1]şeklinde seslendiği Ignaz Goldziher’le başlatmak isabetli olacaktır. Temel tezi hadislerin büyük kısmının İslâm’ın hicrî ilk iki asırda geçirdiği dinî, tarihî ve sosyal gelişmenin bir neticesi[2]olduğu şeklinde özetlenebilecek Goldziher her grubun görüşünü desteklemek için hadis uydurduğu bir İslâm toplumu tasviriyle hadis va‘zının asıl durum/norm olduğunu iddia eder. İsnâdın bu uydurma hadisleri tespitte yetersiz kaldığı kanaatindeki Goldziher, isnâdda tenkit dışı bırakılan sahâbenin adâleti fikrini de kabul etmemektedir.[3]Goldziher’in sünnetle ilgili kanaati ise sünnetin bağlayıcılığının ve reye üstünlüğünün zaman içerisinde arttığı ve “gayr-ı metlüv vahiy” anlayışının da sünnetin otoritesini kuvvetlendirmek için sonradan üretildiği şeklindedir.[4]

 

Şüpheci oryantalistlerin hadise yaklaşımını ortaya koymak için görüşleri ele alınması gereken bir diğer isim ise oryantalist gelenekte en az Goldziher kadar etkili olan Joseph Schacht’tır. Schacht, en önemli çalışması The Origins of Muhammadan Jurisprudence’da (Oxford 1950) iddialarını şöyle özetlemektedir:

 

Klâsik ve diğer hadis musannefâtındayer alan hadislerin çok büyük kısmı Şâfi‘î sonrasında tedâvüle sokulmuştur; ilk kayda değer miktardaki hukukî merfû hadis grubu, II. yüzyılın ortalarına doğru sahâbe ve diğer otoritelerden gelen nispeten erken tarihli hadisler ve eski hukuk okullarının yaşayan geleneğine karşı ortaya çıkmıştır. Sahâbe ve diğer otoritelerden gelen hadisler aynı gelişim sürecinden geçmişlerdir ve merfû hadislerin ele alındığı gibi ele alınmalıdırlar. İsnâd analizi genellikle hadisleri tarihlendirmemize yardım eder. İsnâdlar geriye doğru büyüme ve nihayet Peygamber’de duruncaya kadar gittikçe daha yüksek otoriteye ulaşma eğilimi gösterirler. Hukukî hadislerden elde edilebilecek deliller bizi ancak 100 yılına kadar götürebilir. Bu dönemde, İslâm hukuk düşüncesi Emevîlerin son dönemindeki idârî ve kamuyla ilgili uygulamalardan neşet etmiştir ki bu gelişme hâlâ çok sayıda hadiste yer almaktadır.[5]

 

Zekât miktarları ve diyetle ilgili birtakım istisnaî rivâyetlerin sahîh olabileceğini kabul eden Goldziher’in aksine yukarıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Schacht hicrî I. yüzyıla kadar ulaşan sahîh hukukî haberlerin varlığını kabul etmemektedir. Her ne kadar akâidle ilgili rivâyetler ve siyer haberlerinin bu iddiasının dışında olduğunu dile getirmişse de bilhassa siyer ve fıkhı birbirinden ayırmanın zorluğu, iddialarını ahkâm hadislerinin dışındakilere de teşmil etmesine sebep olmuştur.[6]Goldziher’in Nebevî sünnetin bağlayıcılığı fikrinin zamanla geliştiği görüşünü de bir adım ileriye taşıyan Schacht’a göre Hz. Peygamber kendi döneminde hüküm koyucu değil, hakem vazifesini üstlenmiştir[7] ve onun sünnetinin diğer bütün kişilerin uygulamalarından üstün tutulmaya başlanması İmâm Şâfi‘î (150/767–204/820) ile yerleşik kabul hâline gelmiştir. İmam Şâfi‘î’nin oryantalist literatürde sünnetle ilgili iddiaların mihverinde yer alması David S. Margoliouth’la (1858-1940)başlamış ve Schacht’ın İslâm hukukunun gelişimini yalnız İmam Şâfi‘î’nin eserleri üzerinden okuması neticesinde sonrasında da devam etmiştir.

 

Ahkâmla ilgili merfû rivâyetlerin sonradan ortaya çıktığı kanaatindeki Schacht’ın bu konuda en fazla kullandığı argüman, eserleri kronolojik olarak mukayese ederek bir konu ile ilgili önceki kaynaktan geçmeyen rivayetleri sonradan uydurulmuş kabul etmek şeklindedir. “Bir hadisin belirli bir dönemde olmadığını kanıtlamanın en iyi yolu eğer var olsaydı kendisine referansta bulunmanın zorunlu olacağı bir tartışmada hukukî bir delil olarak kullanılmadığını göstermektir”[8]fikrini öne süren Schacht, görüldüğü üzere hadis rivâyetinin isnâd merkezli olması nedeniyle bir konuyla ilgili bütün hadisin aynı anda kitaplara girmesinin gerekmediği, bilâkis isnâdlı bir hadisin sonraki bir dönemde de yazıya geçirebileceği gerçeğini göz ardı etmekte ve bir dönemde eser veren âlimin kendi döneminde rivâyet edilen bütün hadisleri eserine almak zorunda olduğu gibi kusurlu bir ön kabulden hareket etmektedir. Ayrıca bu bağlamda ilk üç yüzyılda yazılmış eserlerin tamamının elimize ulaşmadığını, dolayısıyla bir hadisin herhangi bir eserde geçip geçmemesinden hareketle verilecek hükümlerin eksikliğini de unutmamak gerekmektedir.

 

Schacht’ın hadisle ilgili değerlendirmeleri bağlamında üzerinde durulması gereken bir diğer görüşü ise, isnâdların hadislerin ortaya çıktığı dönemi tespit için kullanılabileceğini kabul etmesidir. Hadislerin tamamının sonradan uydurulmuş olduğunu iddia eden Schacht’a göre isnâdlar kullanılarak hadisleri uyduran kişiler ve dolayısıyla da uyduruldukları dönemi tespit etmek mümkündür. Bu yaklaşımının sonucu olarak Schacht, isnâdların ancak belirli bir tarihten sonraki kısmını gerçek, Hz. Peygamber, sahâbe, büyük ve orta tâbi‘în’i içeren kısmını ise uydurma kabul etmiştir. Söz konusu kabul ondan sonraki şüphecilerin ayırt edici özelliği hâline gelmiş ve isnâdların ancak belirlenen sınırının üstündeki kısmını sahîh kabul etme tavrı yaygınlaşmıştır. Elbette bu noktada şüpheci bir oryantalist olan G.H.A. Juynboll’un (1935-2010), isnâdların daha sonraki tabakalarınında büyük kısmının uydurma olduğunu iddia ederek şüphecilikte Schacht’ın da ilerisine geçtiği ifade edilmelidir.

 

Goldziher ve Schacht örnekleri üzerinden gösterildiği üzere şüpheciler ilk yüzyılla ilgili haberlerin büyük kısmını uydurma kabul etmekle birlikte bu dönem hakkında değerlendirme yapmaktan da geri durmamaktadırlar. Bunun için ya Goldziher’in zekât miktarları ve diyetle ilgili rivâyetler de yaptığı gibi bazı otantik haberlerden söz etmekte ya da Schacht gibi ahkâm haberleri ile akâid ve tarihle ilgili olanları birbirinden sunî biçimde ayırma yoluna gitmektedirler. Goldziher, hem henüz elinde yeterince kaynak olmadığı hem de Batı’da isnâd incelemelerinin başlamadığı bir dönemde eserlerini verdiği için isnâd tetkiklerine hiç girmemiş, hadis metinlerinin içeriklerinden hareketle ait oldukları dönemleri tespit etmek gibi oldukça sübjektif bir yol izlemiştir. Öte taraftan Schacht’ın isnâdları dikkate aldığı görülmekteyse de bir rivâyetin bütün tarîklerini toplamak, metinleri ve isnâdları muaraza etmek gibi ilmî bir yöntemden ziyade İslâm hukuku ile ilgili iddialarından hareketle isnâdları değerlendirmek gibi bir yol izleyerek isnâda belirleyici bir rol vermediği görülmektedir. Schacht sonrası dönemde bilhassa isnâdlara seleflerinden daha fazla önem veren oryantalistler çıkmış, bunlar bir hadisle ilgili değerlendirme yapmadan önce hadisin bütün tarîklerini toplama ve ardından bu tarîklerle gelen metinleri birbiri ile mukayese etmek gibi bir usûl izlemeyi tercih etmişlerdir. Mutavassıt oryantalistler olarak adlandırılabilecek bu araştırmacıların hadislere yaklaşımını temsil eden önemli bir örnek olduğu için aşağıda Harald Motzki’nin görüşleri kısaca ele alınacaktır.

 

Öncelikle Motzki’nin mensup olduğu gelenekte bir ilk olmadığı bilâkis Hz. Peygamber’in en baştan itibaren İslâm toplumu için takip edilecek bir ideal teşkil ettiğini kabul eden Johann Fück[9]gibi oryantalistlerin başlattığı çizginin bir devamı olduğu ifade edilmelidir. Hadislerle ilgili genellemeler yapmaktan ziyade her bir hadisi ayrı ayrı inceleme taraftarı olan Motkzi, hadis analizlerine öncelikle bütün varyantları bir araya getirerek başlamaktadır. İlk aşamanın ardından her bir varyantı birbiri ile mukayese etmekte ve mukayeselerinde metinlerde meydana gelen râvî tasarruflarını tespite çalışmaktadır. Şimdiye kadar çok sayıda hadisin analizini yapan Motzki’nin analizlerinde ulaştığı sonuç isnâdları ve bu isnâdlarla gelen metinleri uydurmanın iddia edildiği kadar kolay olmadığıdır.[10]

 

Motzki’nin hadis literatürüyle ilgili genellemelerden kaçınması ve her bir hadis için ayrıntılı isnâd-metin analizlerine girmesi onu diğer oryantalistlerden ayıran özelliğini teşkil etmektedir. Nitekim analizlerinin neticelerine bakıldığında da hadislerin ortaya çıkışı için şüphecilere göre daha erken tarihler verdiği görülmektedir. Bununla birlikte “hadislerin ortaya çıkışı için daha erken tarihler vermesi” onun yaklaşımının yalnızca oryantalistlerden değil Müslümanlardan da farklı olduğuna işaret eden bir ifadedir. Diğer bir deyişle her ne kadar Motzki şüpheci oryantalistlerin aksine hadislerin hicrî I. yüzyıldan itibaren nakledildiğini kabul etmekteyse de bu hadislerin klâsik hadis usûlünün tanımlamasıyla sahîh olduğunu iddia etmemekte, sadece hicrî I. yüzyıl için tarihî dokümanlar olarak kullanılabileceklerini söylemektedir. Böylece mutavassıt yaklaşımına rağmen oryantalist paradigma içerisinde kalmakta, Müslümanların aksine hadis literatürü ile Hz. Peygamber arasında bir irtibat kurmamaktadır.  Buna rağmen şüphecilerin ilk yüzyıl için tarihî doküman olarak kullanılabilecek rivâyetleri tam bir belirleme yapmamakla birlikte sınırlamaları, öte taraftan revizyonistlerden ise bu yüzyılı hakkında bilgi sahibi olunamayacak ve dolayısıyla konuşulamayacak bir döneme indirgemeleri nedeniyle Motzki ve diğer mutavassıt oryantalistlerin söz konusu paradigma içerisindeki yerlerinin tefriki önem arz etmektedir.

 

Revizyonistlerin hadis literatürüne yaklaşımına gelince onların hâssaten hadis literatürüne değil İslâm kaynaklarına ve İslâm’ın bizzat ortaya çıkışına yönelik yaklaşımlarından bahsetmek gerekmektedir. Kur’ân’ın ancak iki yüzyıl içerisinde tedricen teşekkül etmiş bir metin olduğunu iddia eden John Wansbrough’un[11](1928-2000) ardından İslâm’ın Yahudiliğin bir versiyonu olarak ortaya çıktığını iddia eden ve bu iddiaya uygun bir şekilde kitaplarını Hagarism (Hacercilik) şeklinde adlandıran öğrencileri Michael Cook ve Patrica Crone’un temsil ettiği bu yaklaşım genel olarak İslâm kaynaklarını bilgi kaynağı olarak kullanmayı reddetmek şeklinde tezahür etmektedir. Revizyonistlere göre İslâm’ın ortaya çıkışı ve gelişmesi hakkındaki bilgilerin İslâmî kaynakların yanlı olma ihtimali nedeniyle o dönemdeki diğer dinlere ait kaynaklardan elde edilmesi gerekmektedir.[12]Elbette diğer dinlere ait kaynakların neden İslâmî kaynaklara göre daha objektif sayıldığı sorusunu ise cevapsız bırakmaktadırlar. Her ne kadar Cook ve Crone daha sonraki dönemde radikal yaklaşımlarını nispeten tadil etmişlerse de hem onlar hem de diğer birçok oryantalist kendilerini şüphecilerle aynı kategoride değerlendirmeye izin vermeyen görüşleriyle revizyonist yaklaşımı hâlâ sürdürülmektedir.

 

Oryantalistlerin görüşleri bütün olarak değerlendirildiğinde İslâm dünyasında yukarıda haklarında kısaca bilgi verilen üç gruptan şüphecilerle benzer görüşleri dile getiren kişilerin varlığı görülmektedir. Her ne kadar söz konusu durum yeni bir gelişme değilse de şüpheci yaklaşımın Müslümanlar arasında bugünkü kadar yaygınlık kazanmasının yeni bir hâdise olduğu rahatlıkla söylenebilir. Karmaşık birçok tarihî ve sosyal gelişme bu yaygınlığa zemin hazırlamışsa da en önemli müsebbibin, Müslümanların hızla sekülerleşmesi olduğu görülmektedir. Metafiziği Kur’ân haricinde neredeyse tamamen reddeden, Kur’ân’daki hemen her mucizevî âyeti ise mecaza hamleden anlayış, gayr-ı metlüv vahye de şüpheyle yaklaşmakta, buradan hadislerdeki mucizeleri reddetmeye vararak son aşamada ise “Hz. Peygamber niye peygamberlik vazifesi dışında özel bir mevkiye sahip olsun?” sorusunu zımnen hatta açıkça dillendirmektedir. Kaynaklara yönelik pozitivist tutum neticesinde metafiziği hayatından uzaklaştıran insanlar bilinçli veya değil günlük hayatlarında maneviyatı belirleyici olmaktan çıkararak hızla sekülerleşmekte,teberrük, dua, tevekkül, kanaat, kader gibi kavramlar içi boşaltılarak anlamsız hâle gelmektedir. Bir diğer problem de metafizik unsurlar içermesi gerekçesiyle reddedilen hadislerin isnâdları ile rivâyet edilen diğer haberlerin durumudur. Aynı isnâdlarla rivâyet edildikleri için bu haberleri de reddetmek hadislerin büyük bir kısmını reddetmenin aslında hadislerin tamamını reddetmeye de kapı aralayabileceğini göstermektedir. Nitekim oryantalistler benzer bir süreci yaşamış, şüphecilikten revizyonizme varmışlar, başlangıçta sahîh ve uydurma haberleri ihtiva ettiğini söyledikleri literatürün daha sonra büyük kısmının uydurma olduğu sonucuna oradan da tamamını uydurma kabul etme yaklaşımına ulaşmışlardır. Muhtemelen hadis literatürünün tamamını gözden çıkarmaya hazır olmadıkları için Müslüman şüpheciler kaynaklara keyfî yaklaşarak aynı isnâdla gelen bir hadisi kabul ederken ötekini reddedebilmektedir. Bu tür bir tutarsız yaklaşımın hiç olmazsa hadislerin bir kısmının kabul edilmesi nedeniyle ilk bakışta hadislerin tamamını reddetmeye göre nispeten ‘zararsız’ olduğu akla gelebilirse de inananlara ihtiyaç duydukları ve dinden bekledikleri emniyet hissini vermesinin mümkün olmayacağı da aşikârdır. Böyle bir ortamda kaynaklara tekrar itimadın inşası hayati önem arz etmekte, geri dönülemez bir mecraya girmeden hem oryantalistlerin hem de modernistlerin /Müslüman şüphecilerin iddialarının ilmî çalışmalarda ele alınarak tetkik edilmesi gerekmektedir. Bu noktada bilhassa hadislerin bugüne nakledilme yollarının sıhhatini gösterebilecek rivayet tarihi analizlerinin sayısını artırmak kaynaklarla sağlıklı bir irtibatın kurulmasını sağlayacak bir imkân alanı gibi gözükmektedir.

Dipnot



* Yalova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

[1]- Talal Maloush, Early Hadīth Literature and the Theory of Ignaz Goldziher(Yayımlanmamış Doktora Tezi), Universtiy of Edinburgh, 2000, s. 4’den naklen.

[2]- Ignaz Goldziher, Muslim Studies (ed. S. M.  Stern, çev. C.  R. Barber -  S. M.  Stern), London: George  Ailen &  Unwin  Ltd., 1971, II, s. 19.

[3]- Goldziher, Muslim Studies, II, s. 18.

[4]- Goldziher, Muslim Studies, II, s. 32.

[5]- Joseph Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, Oxford: The  Clarendon  Press, 1975, s. 4-5.

[6]- Joseph Schacht,  “A Revaluation of Islamic Traditions”, Journal of the Royal Asiatic Society, sy. 2 (1949), s. 149-154.

[7]- Joseph Schacht, “Pre-Islamic Background and Early Development of Jurisprudence”,Law in the Middle East (ed. Macid Khadduri, Herbert J. Liebesny), Washington: The Middle East Institutei 1955, s. 30.

[8]- Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, s. 138.

[9]- Johann Fück, “Traditionalism in Islam”, Hadīth  (ed. Harald Motzki), Aldershot: Ashgate, 2004, s. 15-16.

[10]         - Motzki, “Dating Muslim Traditions”, Arabica, LII/2  (2005), s. s. 250; Motzki, “The Collection of Qur’ān”, s. 28. Motzki’nin isnâd-metin analizleri hakkında daha fazla bilgi için bk. Fatma Kızıl, Müşterek Râvi Teorisi ve Tenkidi, İstanbul: İsam Yayınları, 2013, s. 174-230.

[11]         - John Wanbrough, Quranic Studies: Sources and Methods of Scriptual Interpretations, New York: Prometheus Books, s. 44.

[12]-       Koren–Nevo, “Methodological Approaches to Islamic Studies”, Der Islam, LXVIII  (1991), s. 89-93.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul