23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / HADİS LİTERATÜRÜNÜN İSLÂM TARİHİ AÇISINDAN KAYNAKLIK DEĞERİ

HADİS LİTERATÜRÜNÜN İSLÂM TARİHİ AÇISINDAN KAYNAKLIK DEĞERİ

İslâm Tarihinin yazılı kaynakları arasında hadis literatürünün önemli bir yeri vardır. Hadis edebiyatı, Cahiliye, Hz. Peygamber, Râşid Halifeler, Emevîler ve Abbasîler dönemleri için ihmal edilmemesi gereken önemli bir kaynaktır.

 

Hadis literatürünün temelini oluşturan rivayetler, siyer malzemesiyle birlikte toplanmaya başladığı için ilk hadisçilerin bazıları aynı zamanda siyerci idiler. Bunlar arasında Urve b. ez-Zübeyr (94/713) ve İbn Şihâb ez-Zührî (124/741) en çok dikkat çekenleridir.

 

Ana metin kitaplarının dışında hadis şerhleri, hadisler üzerine yapılmış özel çalışmalar ve raviler hakkında bilgi veren kitaplar da tarih açısından önemli kaynaklar arasında zikredilmelidir. Dolayısıyla hadis literatürü olarak elimizde mevcut olan devasa malzeme, sadece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söz, fiil ve tasviplerinden ibaret olmayıp, bu malzeme etrafında gelişen disiplinlere ait ürünler de ihmal etmememiz gereken kaynaklar arasındadır.

 

Hadis literatüründe Cahiliye dönemi uygulamalarından bahseden birçok rivayete rastlarız. Bunların genellikle Cahiliye dönemi dinî, sosyal, siyasî, hukukî, ekonomik ve kültürel hayatı hakkında bilgi verdiğini ifade etmek gerekir. Ancak hadis kaynaklarında yer alan Cahiliyeye ilişkin tasvirlerin, çoğu zaman İslâm’ın getirdiği bir düzenlemeyi anlatma çerçevesinde yer aldığı dikkate alındığında söz konusu rivayetlerdeki bilgilerin bağlamı düşünülerek değerlendirilmesi gerekir.

 

Hadis literatürü, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatı ve dönemi için temel dönemdir. Tasnif dönemi hadis kaynaklarında bazı bölümlerde daha yoğun, ama hemen hemen her bölümde Hz. Peygamber’in yaşadığı çevre, hayatı, peygamberliği, getirdiği mesaj, mesaja gösterilen tepkiler, Hz. Peygamber’in mücadelesi, ibadet hayatı, -sonraları fıkıh ilminin temelini oluşturan- uygulamaları, faaliyetleri, gündelik yaşantısı ve arkadaşları hakkında birçok rivayetle karşılaşmak mümkündür.

 

Hadis kitaplarının özellikle cihâd, meğâzî, menâkıb, fadâil bölümlerinde Hz. Peygamber’in hayatı ve dönemi hakkında daha çok bilgi vardır. Ancak diğer bölümlerde de genişçe malumata rastlamak mümkündür.

 

Hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin önemli bir kısmının aynı zamanda siyer ve tarih kitaplarında da yer aldığını, dolayısıyla farklı kaynak türleri arasında bir karşılaştırma yapmak suretiyle sağlıklı bir tasvire ulaşma imkânı verebileceği söylenebilir. Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, hadis kaynaklarının telif amacı, tarihî bir tasvir yapmak değil, dinî uygulamaları ya da değerleri nakletmektir. Bu sebeple çoğu zaman olgunun yeri ve zamanı önemli değildir. Hadis kitaplarının bu yönünü bilerek onları kullanmak gerekir. Aksi takdirde anakronizme düşmek kaçınılmazdır.

Hadis literatürünün kaynak olarak kullanılabileceği önemli bir dönem de Râşid Halifeler dönemidir. Bu dönem uygulamaları, takip eden dönemlerde -dönemin kahramanlarının Resûlullah'ı (s.a.s.) ilk gören ve dini ondan öğrenen kimseler olmaları hasebiyle- önemsenmiş ve uygulamaların temel dayanaklarından biri olarak kullanılmıştır. Nitekim hadis kitaplarında Râşid Halifelerle ilgili epey malumatla karşılaşırız.

 

Hadislerin sistemli bir şekilde derlenmesi, Emevîler döneminde başladığı için hadis literatüründe Emevîler döneminin sosyal, siyasî, dinî, kültürel ve ekonomik hayatı hakkında önemli bilgiler bulmak mümkündür. Bu dönemin takriben dörtte birlik bölümü, yani hicrî 110 (728) yılına kadarki dönem, Ashab dönemidir. Öte yandan önemli icraatlara imza atmış olan Muâviye b. Ebî Süfyân, Abdülmelik b. Mervân ve Ömer b. Abdülaziz gibi halifelerin bazı uygulama ve içtihatları hadis literatüründe yer almıştır.

 

Abbasîler dönemi de hadis tasnifinde önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde daha önce derlenen hadislerin konularına ya da ravilerine göre farklı yöntemlerle tasnif edildiklerini görüyoruz. Müellifler, tasnif döneminde geliştirdikleri kriterler çerçevesinde hadisler arasında eleme yapmışlardır. Bu sebeple söz konusu tasnif faaliyetleri, bizatihi hadisle ilgili önemli bir kurgu faaliyetidir.

 

Öte yandan gerek Emevîler, gerekse Abbasîler dönemi, dinî, fikrî ve siyasî tartışmalar açısından İslâm dünyasının hareketli olduğu bir dönemdir. Dönemin tartışmalarının, gerek âlimlerin sahip oldukları görüşler açısından, gerekse hadislerin tespit ve tercihi sürecinde hadis literatürünün üzerinde etkili olması kaçınılmazdır. Sözü edilen tartışmalarda hadis de delil olarak kullanıldığına göre, hem hadislerin korunmasında, hem de bazı hadislerin bu çerçevede anlamlandırılmasında ve hatta üretilmesinde dönemin ilmî faaliyetleri önemlidir.

 

Resmi olarak yazıya geçirilmeye başlandığı I. asrın sonlarına kadar hadislerin şifahî olarak nakledildiğini, üstelik bu naklin -kahir ekseriyetle- mana ile olduğunu biliyoruz. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatıyla ilgili bir hâdisenin tahkiye suretiyle naklinde kişinin algısı ve tasvir yeteneği, rivayetteki sübjektiviteyi oluşturduğu gibi doğrudan doğruya Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir sözünün nakli durumunda da benzer bir yöntemin kullanılmış olması, az ya da çok anlam kaymalarını kaçınılmaz kılmıştır. Hadis rivayetlerini tarih kaynağı olarak kullanırken bu yönünü de dikkate almak gerekir. Öte yandan hadislerin yazıya geçirilmesinden sonra bilginin muhafazası açısından sorun tamamen çözülememiş; yeni sorunlar ortaya çıkmış; gerek istinsah, gerekse okuma farklılığı sebebiyle hadislerin zaman zaman anlam farklılaşmalarına uğraması kaçınılmaz olmuştur. Bu durum, diğer kitaplar için de söz konusudur. Gerek istinsah hataları, gerekse nüshayı kullanan kişilerin sonraki dönemlerde bazen düzeltme amaçlı, bazen de şerh ve açıklama amaçlı müdahaleleri, nüshaların zamanla farklılaşmasına sebep olmuştur. Müelliflerin kendi nüshaları genellikle elimizde olmadığı için orijinal metne ulaşma problemi günümüzde hala güncelliğini ve önemini korumaktadır.

 

Hadislerin tespit ve istinsahı döneminin, Arapça yazısının gelişim dönemi olduğu, noktalama işaretlerinin bu dönemde geliştiği, harekenin ise bulunmadığı hatırlanırsa yazının ciddi zaafları bulunduğunu görürüz. Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, rivayetlerin derlenme ve yazıya geçirilme sürecinde yazı kadar önemli bir görev de hafızaya düşüyordu. Hatta hafıza, yazıdan daha önemli bir işleve sahipti. Nitekim tabiin âlimlerinin bir kısmı, öğrendiklerini yazarken, bir kısmı da rivayetleri hafıza yoluyla muhafazayı yeterli görmüşlerdir. Hadisleri yazanlar da genelde ezberlemek için yazıyordu. Bazıları yazdıklarını iyice ezberledikten sonra yazılı metinleri ehil olmayanların eline geçmesin diye yakıyorlardı.

 

Hadis kaynaklarının tarih kaynaklarından daha sağlam olduğu şeklinde yaygın bir kanaat mevcuttur. Hadis rivayetleri üzerine daha fazla çalışma yapıldığı bir gerçektir. Özellikle senetlerin tespitinde ciddi bir emek harcanmıştır. Ancak nasların siyasî ve dinî mücadelede kullanıldığı dikkate alındığında tahrif çabasının da büyük ölçüde hadislere yönelik olması kaçınılmazdır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse muhataplarına bir şeyler kabul ettirmeye çalışan birisinin ilk anda kullanmayı düşüneceği bir kıssa değil, bir hadis olur. Bundan dolayıdır ki, uydurma teşebbüslerinin daha yoğun olduğu hadis alanında bunu engellemek için ravi kritiği (cerh ve tadil) ilmi geliştirilmiştir. Söz konusu çalışmalar bazı zaaflar taşısa da bu alanda önemli çalışmalar ortaya konmuştur.

 

Hadislerin senetlerinin tespitinde gösterilen hassasiyetin ve bu alanda verilen emeğin, hadis metinlerinin kritiğe tabi tutulması hususunda ortaya konduğunu söylemek zordur. Bazı rivayetlerin metinleriyle ilgili kritikler varsa da bu yeterli düzeyde olmamıştır. Aslında metin kritiği, senet kritiğine göre çok daha sıkıntılı bir iştir. Hala İslâm dünyasında bu alanda iyi bir durumda olmadığımızı ifade edebiliriz.

 

Hadisçinin rivayete yaklaşımı ve ondan bilgi ve değer üretme çalışması ile tarihçinin hadisi kaynak olarak kullanma amacı arasında fark olması kaçınılmazdır. Hadisçiler ve tarihçiler, rivayetleri, bazı yönleriyle uyumlu olan, ancak temelde farklı amaçlar çerçevesinde ele alırlar. Sonuçta tarihçi rivayete bir belge olarak bakar ve olgunun meydana geldiği döneme yakın bir zamana ait olması, tarihçi açısından önem arz eder. Bu sebeple en eskisinden başlayarak hadis kaynaklarını kullanmak, tarihçi açısından önemlidir. Ancak tedvin dönemi yazılı hadis risalelerinin/cüzlerinin ve kitaplarının önemli bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Bu risalelerde/cüzlerde yer alan rivayetlere, sonraki dönemde yapılan derlemeler üzerinden ulaşabiliyoruz. Bizim açımızdan kaynağın eskiliği, ya da eski bir kaynaktan yapılan nakil önem arz etmektedir. Bu kaynaklardaki bilgiler, tarih kritiği yapılarak kullanılmaktadır. Tarihçi açısından malzemenin eskiliği kadar muhtevası da önem arz eder. Günümüzde elimizdeki hadis literatürü üzerine yapılacak çalışmalar, tarihçilere bu malzemelerle ilgili yeni bakış açıları ve değerlendirme imkânları verecektir.

 

Dinî bilgi üretmek ve başvuru kaynağı olarak kullanmak amacıyla ele alındığında hadisin sıhhat durumu, daha çok önem arz eder. Bir yönüyle tarihçi için de böyledir. Ancak bazen bir tarihçi için zayıf ya da uydurma bir rivayet, sahih kabul edilen rivayetten çok daha önemli bir kaynak olur. Mevzu bir rivayet, uydurulduğu dönemin din algısı ve tartışma konuları hakkında bilgi verir. Böyle bir bilgi de bazen çok kıymetlidir.

 

Tarihçi, yukarıda sözünü ettiğimiz dönemlerle ilgili hadisleri kaynak olarak kullandığında farklı özelliklere sahip birçok bilgi ve değere ulaşabilir. Böylece hadis kaynaklarından üretilen bilgi ile hadisin ilgili olduğu dönem hakkında sağlıklı bir tasvir ortaya koymak amacıyla yararlanılır. Öte yandan hadis, kendi tarihî bağlamında dönemin kaynağı olarak kullanılabilir. Bir hadis bazen, anlattığından farklı bir yere savrulmuştur. Bu durumda hadisin yeni anlamının, inşa edildiği dönemin anlaşılmasına katkıda bulunması mümkündür.

 

Günümüz Müslüman’ının hadise bakışında ciddi bir değişim olduğu bir gerçektir. Bu değişim ve dönüşümü dikkate almadan hadisleri olduğu gibi kaynak olarak kullanmak yanılmamıza sebep olabilecek bir durumdur. Öte yandan günümüzde oluşan hadisle ilgili algıda ciddi sıkıntılar olduğu da bir gerçektir.

 

Bütün zaaf ve problemlerine rağmen, Müslümanların oluşturdukları rivayet koleksiyonunun, diğer peygamberlerin ve din kurucularının sahip olduklarıyla mukayese edilemeyecek kapsam ve genişlikte olduğu da bir gerçektir. Hadis müdevvenatı, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sahip olduğu dindeki konumunun önemini en açık şekilde göstermektedir. Onun her anını tasvir ve tespit etmeye çalışma gayreti, elimizdeki rivayetlerin sayısında ciddi bir artış meydana getirmiştir.

 

Rivayetlerin çokluğu ve geniş bir alana yayılması, Müslümanların işini biraz zorlaştırmaktaysa da her geçen gün, Hz. Peygamber dönemi ve sonraki dönemlerle ilgili yeni çalışmalara vesile olmaktadır.

 

Tarihçinin hadis literatürüyle kurduğu ilişki, koşulsuz kabul şeklinde olamayacağı gibi hadisleri topyekûn reddetmeyi de hedeflememelidir. Yegâne amaç, hadisin yanı sıra diğer kaynakları da kullanarak sağlıklı bir peygamber tasviri ve tasavvuru ortaya koyabilmektir. Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkındaki geleneksel anlayışı eleştirme çabası bizi, ideolojik tutuma sevk etmemelidir. Amaç, ideolojik bir kurgu ile peygamber tasavvuru ortaya koymak değil, -Kur’ân’ın bazı özelliklerine ve hayatının bazı dönemlerine ait bilgi verdiği- Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatını ve dönemini sağlıklı bir şekilde yansıtmaktır.

 

* İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul