23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / TEŞEKKÜL DÖNEMİNDE HADÎS VE FIKIH İLİŞKİSİ

TEŞEKKÜL DÖNEMİNDE HADÎS VE FIKIH İLİŞKİSİ

Giriş

 

Hadîs, Kur’ân ile birlikte İslâm ilim, hukuk, düşünce, kültür ve medeniyetinin en başta gelen kaynağıdır. Burada aslında vurgunun hadîse değil, sünnete yapıldığı malumdur. Zira sünnet Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kur’ân'ı anlatırken, İslâm'ı yaşarken ve öğretirken söyledikleri, yaptıkları ve başkasının yapıp ettiklerini onaylamak suretiyle ortaya koyduğu dini birikimin adıdır. Hadîs ise, sünneti bize taşıyan yol demektir. Bu sebeple sünnet asıl maksud olandır. Ancak özellikle İmam Şâfi'î (v.204/819)'nin sünnet tanımının bir neticesi olarak, sünnetin elde edileceği en önemli kaynağın ve yolun hadîsler olması hasebiyle, üçüncü asırdan itibaren çoğu zaman bu iki kavram eş manalı olarak kullanıla gelmektedir.

 

Fıkha gelince, sözlükte 'bir şeyi bilmekten öte, konuşanın maksadını anlamak, idrak etmek, ince bir anlayış içinde olmak' gibi manaları ifade etmekte kullanılmaktadır. Hz. Peygamber ve sonraki iki asra yakın bir süre fıkıh, bu sözlük anlamına yakın bir manada kullanılmaya devam etmiştir. Üçüncü hicret asrından sonra ise, İslâm ibadet ve hukuk ilminin adı olarak kavramlaştırılmıştır.[1]

 

Yaklaşık hicrî ilk dört asrı içine alan İslâmî ilimlerin teşekkül sürecine bakıldığında, hayatla doğrudan irtibatı bulunduğundan ilk teşekkül etmeye başlayan ilim, fıkıh olmuştur denilebilir.[2]  Bu sebeple fıkıh, diğer dinî ve beşeri bilimlerin İslâm dünyasında teşekkülü ya da gelişmesinde lokomotif rolü üstlenmiştir. Bir yandan başta hadîs ve Kur’an ilimleri olmak üzere dinî ilimlerin sistemleşmesine öncülük ederken, diğer yandan nassların anlaşılmasında ilk basamak olan dil ilimlerinden, matematiğe kadar bir dizi beşerî bilimin İslâm dünyasında gelişmesine de katkı sağlamıştır. Bu rolüyle fıkıh, "İslâm dünyasının merkezi ilmî disiplini" haline gelmiştir.[3]Binâenaleyh, İslâm medeniyetini ürünlerinden biriyle adlandırmak caiz olursa, İslâm bir Fıkıh Medeniyeti'dir denilebilir.[4]

 

Hadîs Rivâyet Edebiyatı ve Fıkıh İlişkisi

 

Hz. Peygamber hayatta iken Müslümanlar, karşılaştıkları her meseleyi ve fıkhî sorularını doğrudan ona danışıyorlardı. Hz. Peygamber, "Ey Peygamber! Sana Allah'tan indirileni tebliğ et"[5]ayetine göre insanlara "Namaz kılınız"[6] ilahi emrini tebliğ ediyor; "Ey Peygamberim! Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın"[7]ayetine göre de nasıl amel edeceklerini "Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız siz de öylece kılın"[8]buyurarak tebyîn ediyordu. Böylece hadîsler varid olmuş ve sünnet ortaya çıkmıştır.

 

Hz. Peygamber'in vefatından sonra ise, insanlara Kur’ân ve sünneti anlatma vazifesini, sahâbîlerden ileri gelen ve sünnet bilgisi en fazla olanlar yerine getirmiştir. Hatta ilk raşid halifeler döneminde hukuki meselelerin danışıldığı ve fakih sahabîler adıyla tarihe geçenlerden oluşan bir istişare heyeti bile teşkil edilmiştir. Daha sonra bu sahabîler İslâm coğrafyasının genişlemesiyle buralara vali ya da öğretmen olarak görevlendirilmişlerdir. Mesela Abdullah b. Ömer Medine'de, Abdullah b. Abbas Mekke'de, Abdullah b. Mes'ûd Kûfe'de, Abdullah b. Amr ise Mısır'da görevlendirilmiştir. Bu sahâbîler gönderildikleri yerlerde Kur’ân ve sünnet bilgisi başta olmak üzere, fıkhî hükümleri de bu kaynaklara dayalı olarak öğretmişlerdir.

 

Yukarıda adı geçen sahâbîlere dikkat edilecek olursa, bunlar aynı zamanda hadîs tarihinde "Abâdile"[9]kavramıyla nitelenen ve en çok sünnet bilgisine sahip kimseler olarak bilinmektedir. Dolayısıyla bu sahâbîlerin yeni fethedilen bölgelerde İslâm'ı öğretmek ve yaymak üzere görevlendirilmeleri tesadüfi olmamıştır.

 

Bu sahabîlerin öncülüğünde gelişen fıkıh anlayışı, Kur’ân ve hadîslere dayalı olarak Müslümanların ibadet ve muamelat alanındaki meselelerine çözüm üretmekten ibarettir. Zaten sahâbe döneminden itibaren zaruret bulunmadıkça fetva vermekten ve ictihat yapmaktan kaçınan, re'y ile vermeyi doğru bulmayan ve mesailerini Hz. Peygamber'den rivayette bulunmaya adayan alimlerin çoğunlukta olduğu bir ilim anlayışı hakimdir. Bu durum, hicrî ikinci asır geldiğinde farklı bir gelişme ve faaliyet alanının ortaya çıkmasıyla kesişmiştir. Çünkü bu asır, İslâm fetihleri ile genişleyen Müslüman coğrafyasında siyasî ve itikâdî fırkaların yanında İslâm düşüncesiyle ilgili farklı ilmî branşların da teşekkül etmeye başladığı bir dönemdir. Konumuzu ilgilendiren yönü itibariyle, bu dönemde İslâm düşüncesi içinde rivâyetin yanında aklî ve ictihadî fıkıh anlayışına yönelen bir alim sınıfı ortaya çıkmıştır. Hadîslere yaklaşımları dikkate alınarak rivâyete bağlı kalanlara ve hadîs ilmiyle meşgul olanlar Ehl-i hadîs; mezkur fıkıh ilmiyle meşgul olanlar ise Ehl-i re'y olarak isimlendirilmektedir.

 

Ehl-i re'y denilen alimlerin ilim anlayışı, daha çok Kûfe merkezli olarak ortaya çıkmıştır. Zira Hicaz bölgesine göre daha kozmopolit bir yapıdan oluşan Kûfe'de ortaya çıkan itikâdî ve amelî meseleler, bölgenin etnik, siyasî ve inanç yapısı itibariyle çok farklılık arz etmekteydi. Burada karşılaşılan meselelere çözüm üretmek üzere Emeviler döneminde Hammâd b. Süleyman (v.120/737) gibi alimlerin başlattığı ve daha sonra İmam Ebû Hanîfe (v.150/767)'nin etrafında gelişen Ehl-i re'y'in, fıkıh ve itikât alanında ictihada yer veren bir metot kullanması kaçınılmaz olmuştur. Bu fıkıh anlayışı, ister ameli olsun ister inançla ilgili olsun dini bütün bilgiyi içine almaktadır. Bu sebeple Ebû Hanife bu fıkha, el-Fıkhu'l-ekberdemiştir.

 

Abbasîlerin iktidara gelmeleriyle İslâm dünyasında bir çok alanda yeni bir dönem başlamıştır. İlk yıllarından itibaren Abbasi iktidarı, iç ve dış tehditlere karşı, kültürel ve ilmî sahada bir mücadele vermenin gereğiyle harekete geçmiştir. Bunda ilk ve en önemli adımın, İslâmî ilimlerin tedvîn edilmesiyle gerçekleşeceğinde kuşku yoktur. Nitekim öyle de olmuş, başka sebeplerin de devreye girmesiyle ikinci Abbasi halifesi Mansûr zamanında (136/754-158/775) İslâmî ilimler için hummalı bir tedvîn faaliyetine girişilmiştir. Öte yandan Mansûr, devlet yönetiminde hukuk alanında birliği sağlamak üzere kanunlaştırma hareketini başlatmıştır.

 

Bu faaliyetler içinde fıkıh, daha önce itikâdî konuları da içine alan geniş anlamından giderek daha dar bir alana çekilmiş ve İslâm medeniyetinde hukuk sistemini ifade eden bir ilim dalı haline gelmiştir. Nitekim fıkıh usûlünün mimarlarından İmam Şâfiî’nin tanımlamasıyla fıkıh: “Dinin amelî hükümlerini, muayyen delil ve kaynaklarından alarak elde edilen bilgidir.”[10]Böylece fıkıh, itikâdî meseleleri dışarıda bırakarak, sadece "amelî" hükümlerle ilgilenmeye başlayan ve hukukî alanı ifade eden bir kavram haline gelmiştir.

 

Buraya kadar genel hatlarına değindiğimiz üzere teşekkül döneminde en yakın ilişki içinde olan iki ilim dalı hadîs ve fıkıh olmuştur. Hadîsler, Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz (v.101/719)'in başta Medine valisi olmak üzere İslâm coğrafyasının bütün eyaletlere gönderdiği bir talimatla resmin tedvîn edilmeye başlanmıştır. Daha sonra Ebû Tâlib el-Mekkî (v.386/996)'nin verdiği tarihe göre hicrî yaklaşık 125/743 yılından itibaren[11] de hadîsler, fıkıh konularına göre oluşturulan başlıklar (tebvîb) atlında tasnîf edilerek ilk hadîs kitapları telif edilmiştir. Burada hadîslerin tasnîf edilmesinde ilmî araştırmalarda ortaya çıkan ihtiyaç ve fıkhın kaynağı olarak hadîslere verilen önem etkili olmuştur. Zira bu tarihlere kadar dağınık malzemelerde ve genellikle konu bütünlüğü olmadan bir araya toplanan (tedvîn) hadîsler, artık fıkıh ilminin Ebû Hanife öncülüğünde konuları ve usûlü ile teşekkül etmeye başlamasından etkilenerek tasnîf edilmeye başlanmıştır. Nitekim hadîs ve fıkıh tarihi alanında yapılan araştırmalar, "Sünnetin tedvîninin, fıkıhtan önce; fakat tasnîfinin fıkıhtan sonra olduğunu"[12]tespit etmektedir. Zira yine bu araştırmalarda elde edilen verilere göre, ilk dönemlerde muhaddislerin ilmî faaliyeti, hadîsleri, “genellikle belli bir alaka ve kronolojik sıradan mahrum bir şekilde toplamak” ve hadîs rivâyetleri üzerinde “her türlü ta’lil ve aklî neticelere önem vermemek”[13]şeklindedir. Muhammed Hamidullah, bu dönemde hadisçilerin ve hadîs ilminin durumunu şöyle dile getirmektedir: “Hadîs bilenler, hukuk ilminden mahrum idiler ve aynı zamanda bu ilim dalında hüküm çıkarma, tefsir ve uygulama için kullanılan metotları yoktu.”[14]

 

Öte yandan Ehl-i re'y fıkıh anlayışı, gerek siyasî destek, teşvik ve gerekse ilmî şartlar gereği, ilmî sistematiğini hadîsten önce oluşturmuş; fıkıh ilmini konularına göre tasnîf ederek, eserlerini ortaya koymuştu. Re'ye dayalı olarak teşekkül eden bu fıkıh anlayışına Ehl-i hadîs karşı çıkmıştır. Bu alimler, dinin her alanında rivâyet merkezli bir fıkıh ve ilim anlayışını savunmaktaydılar. Bu sebeple, re'y fıkhının konularından ve sistematiğinden yararlanarak rivâyet fıkhını ortaya koymak üzere hadîs eserleri telif etmeye başlamışlardır. Ehl-i hadîs'in telif ettiği ilk hadîs kitapları, bu sebeple ahkam hadîslerini toplayan sünen türünde olmuştur. Bu bağlamda merhum hadîsçilerimizden Ali Yardım’ın tespitleri şu şekildedir: “Sünen'ler, Re’y taraftarlarına –bir nevî- reaksiyon olarak tasnîf edildikleri için, onların planları, fıkıh planına göre tertib edilmiştir. herhangi bir fıkıhkitabının fihristi ile rastgele bir sünen'in fihristi karşılaştırılırsa, tertib ve muhteva bakımından her ikisinin de birbirinin aynı olduğu görülür. Ancak, fıkıh kitaplarında müctehid ve fakihlerin sözlerinin yer almasına karşılık; sünenler, Hz. Peygamber'in hadîslerinin, kısmen de ashâbın fetvalarının toplanmasından meydana getirilmiştir. Başka bir deyişle; sünenler, hadîslerle yazılmış birer fıkıh kitabıdır.”[15]

 

Teşekkül sürecinde hadîs ve fıkıh ilimlerinin ilişkisini ortaya koymak Muhammed Hamidullah'ın tespitleri de, yukarıda zikredilenleri doğrular şekilde şöyledir: “Ehâdisi nebeviyyenin fıkıh bâbları üzerine tertibini İmam Mâlik'den (v:179 H.) evvel İmâm Mâcişûn yaptı… İmam Mâlik'in telifi bunun tadili yahut onlara verdiği cevaplardır. Şöyle düşünmek adet olmuştur ki, evvela sırf hadîs koleksiyonları hazırlandı. Sonra fıkha müteallik olan hadîsler ayrı ayrı tertip edildikten sonra en son sırf fıkıh kitapları hazırlandı. Lakin ben, sırf hadîsten sonra sırf fıkıh kitapları yazıldığı ve onların aks-ül-amel kabilinden hukuki hadîslerin mecmuaları hazırlandığı neticesine varıyorum. İmam-ı Zeyd ibni Ali, İmam-ı Ebû Hanîfe ve (yalnız Medine'nin örf ve adetlerini toplayarak kitap yazan) İbn Macişun ve Re’y Ehli olanlar (bir hüküm istidlal için re'ye istinad edenler) bir fikir mektebi kurdular. Onların halefleri sonra ifrata gittiler. O zaman bunun tepkisi kabilinden ehli hadîs Sünnete uymakla israr için fıkha müteallik ahkâmı ihtiva eden hadîsleri ayrı tertip ettiler. İmam Mâlik ve diğer bazı muasırların muvatta’ isminde kitapları bu hareketin başlangıcı ve Sahîh-i Buhârî'yi de onun intihası saymak lazımdır.”[16]

 

Binâenaleyh, Ehl-i hadîs'e göre Hz. Peygamber hakkında nakledilen her bilgi, onun sünnetine dahildir. Bu anlayışta rivâyetten başka bir şey dinin ve fıkhın kaynağı olamaz. Öyle ki, Ahmed b. Hanbel (v.241/855)'in ifadesiyle “Zayıf da olsa bir hadîs, Ebû Hanîfe'nin re'yinden hayırlıdır”[17]anlayışı, bu dönem hadîsçilerinin genel görüşü halindedir. Sonuçta Ehl-i hadîs, sünnetin kaynağı olan Hz. Peygamber'in hadîslerini toplamak, rivayete dayalı fıkhı savunmak ve rey fıkhına karşı durmak üzere başta el-Kütübü's-Sitteolmak üzere eserler telif etmişlerdir.

 

Hadîs Usûlü ve Fıkıh İlişkisi

 

Yukarıda değinildiği üzere Ebû Hanîfe öncülüğünde gelişen Irak fıkıh ekolü, kendi ilim anlayışına uygun bir metodoloji geliştirebilmiştir. Ancak, hadîsler tedvîn edilmiş olmasına rağmen henüz üzerinde karar kılınmış bir hadîs usulü ortaya çıkmamıştır. Her muhaddisin kendine göre bir usûl ve metodu olsa da, ekseriyetin uyacağı ve uygulayabileceği bir hadîs usulünden mahrumdurlar.[18]Hadîsin bir metodolojiye olan ihtiyacı, o dönemdeki Ehl-i hadîs tarafından da dile getirilmiş ve bu uğurdaki çalışmaları yapmak üzere İmam Şâfi’î’ye müracaat edilmiştir. Nitekim döneminin önemli hadîsçilerinden Abdurrahmân b. Mehdî (v.198/813), Kur'an ve sünnetin anlaşılması ve rivâyetlerin değerlendirilmesi ile ilgili konuların bir usule bağlanması konusunda İmam Şâfi’î’ye bir mektup yazarak yardım istemiştir. Şâfi'î de, bu mektuba karşı bir mektupla olumlu cevap vererek, er-Risâle adlı hadîs ve fıkıh usûlüne dair meseleleri birlikte ele aldığı kitabının ilk nüshasının telif etmiştir.[19]  O, bu eserini, hadîsi savunmak ve ona bir metodoloji tesis etmek üzere kaleme almıştır.[20]

 

İmam Şâfi'î’nin Hadîs usulüne dair esasları ele aldığı eseri, sadece er-Risâle ile de sınırlı değildir. Başta el-Umm olmak üzere, İhtilâfu’l-hadîs, Cimâu’l-ılmgibi eserlerinde de hadîs usûlünün temel kaidelerine sık sık rastlamak mümkündür.

 

Binâenaleyh hadîs ve fıkıh ilimlerinin teşekkül dönemindeki ilişkisi mevzubahis olduğunda, imâm Şâfi'î'nin etkisi ve rolünden söz etmek zorunludur. Şâfi'î zamanındaki Ehl-i re'y ve Ehl-i hadîs ekollerinin fıkıh ve hadîse yaklaşımlarını ortak bir usûlde birleştirmek istemiştir. Nitekim Şâfi'î, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söz ve fiilleri yanında sahâbe uygulamalarını da sünnet kabul eden Ehl-i re'y'i de; Medine ahalisinin amelini sünnet olarak niteleyen Hicaz ekolünün imamı Malik'i de eleştirmiştir. Dolayısıyla o, bu yönelimlerin her birinden istifade ile ama bunlara eleştiriler de getirerek, fıkıh ve hadîsi birlikte ele aldığı yeni bir metodoloji geliştirmek istemiştir. Bu yeni metot, hadîslerin sıhhatini belirlemede ve dolayısıyla sünneti tespitte isnad merkezli bir anlayışı ortaya koymuştur. Bazılarının “orta yol” dedikleri ve ama aslında "yeni bir yol" olan onun çalışmalarını Nevevî (v.676/1277) şöyle tanımlamaktadır: “Şâfi’î, fıkıh kitaplarının sistemli olarak tespit ve tasnîf edildiği, ahkâmın karar kıldığı ve düzenlendiği bir zamandan sonra geldi. O, öncekilerin mezheplerini inceledi ve önde gelen âlimlerin görüşlerini öğrendi. Zamanının en ehliyetli ve dirâyetli alimleriyle münazarada bulundu, görüşlerini araştırdı ve tahkik etti. Bütün bunlardan sonra Kitâb, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs’tan oluşan kapsayıcı bir yol (tarîka câmia) ortaya koydu. O, diğerlerinin yaptığı gibi bu kaynaklar arasından birini ötekine takdim etmedi.”[21]

 

Binâenaleyh İmâm Şâfi’î, çalışmalarını Ehl-i hadîse destek olacak şekilde sürdürmüştür. Ehl-i hadîsin ilim anlayışının sistematik bir hale gelmesinde ve hatta sünnet/hadîs algılarının metodik bir zemine oturmasında ilk en etkili ismin Şâfi'î olduğunu söylemek mümkündür.[22]Nitekim Şâfi’î’nin Ehl-i hadîs ile olan münasebetini ve etkilerini açıklamak sadedinde Hilâl b. el-Alâ (v.280/893)'ın: “Ashâbu’l-hadîs, Şâfi’î'nin çocuklarıdır, önlerini o açmıştır”[23]ifadesi önemlidir. Yine muhaddis fakihlerinden el-Hasan b. Muhammed ez-Za’feranî (v.260/874)’nin: “Ashâbu’l-hadîs uyuyordu, Şâfi’î onları uyandırmış ve teyakkuza geçirmiştir”[24] sözü de, Şâfi’î'nin, Ehl-i hadîse olan katkılarını ve üzerlerindeki etkisini dile getirmektedir.

 

Ehl-i hadîs, Şâfi'î’yi, kendilerine selef gördükleri el-Evzâî (v.157/733), Süfyân es-Sevrî (v.161/777) ve İmam Mâlik (v.179/795)’ten daha üstün görmüşlerdir.[25]Sünnet ve hadîs adına yaptıklarından ve kendilerine olan katkılarından dolayı onu “nâsıru’l-hadîs” olarak adlandırmışlardır.[26]Dolayısıyla imâm Şâfi'î, teşekkül döneminde hadîs ve fıkıh ilişkisinin kurulmasında, tartışmasız en önemli ismi olmuştur.

 

Binâenaleyh hadîs kitaplarının tasnîfinde olduğu gibi hadîs usûlünün ortaya çıkmasında da hadîs ilminin en yakın ilişki içinde olduğu ilim fıkıh olmuştur. Her fıkıh mezhebinin hadîs usûlüne bakışında kendi ilkelerine göre farklılıklar söz konusu olsa bile, hadîs usûlünün belli başlı konuları, fıkıh usûlü ilminden yararlanılarak oluşturulduğunda şüphe yoktur.

 

Netice itibariyle teşekkül döneminde hadîs ve fıkıh ilimleri birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olmuşlardır. Bu ilişkiyi açıklamak üzere her iki ilimde söz sahibi olan teşekül dönemi alimlerinden el-Hattâbî (v.388/998)’nin şu tespitleri, konuyu özetler mahiyettedir: “Hadîs temeldir, Fıkıh ise, bu temel üzerine kurulan binadır. Bir temel üzerine kurulmayan bina çöker; üzerine bina yapılmayan temel ise harap olur.”[27]

 

Sonuç

 

İslâm'ın Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından tebliğ edilmesiyle birlikte hadîsler ve sünnet, dinin Kur’ân ile birlikte en önemli kaynağı olmuştur. Başta sahâbe nesli olmak üzere Müslümanlar, hadîslere, Hz. Peygamber'in sünnetini taşıyan en önemli dinî kaynak olarak büyük önem vermişlerdir. Asırlar boyunca da hadîsler, İslâm düşünce tarihinde her ilmî ekol ve geleneğin en önemli kaynaklarından biri olmaya devam etmiştir. Şu kadar ki, her ekol ve farklı ilim anlayışı, hadîse yaklaşımını, kendine has geliştirdiği ilkeler ve yöntem çerçevesinde belirlemiştir. Bunların başında ise, teşekkülünden itibaren hadîsle en yakından ilişki içinde olan fıkıh ilmi gelmektedir.

 

İslâmî ilimlerin teşekkülü hicrî ikinci asırda başlamıştır. Bu asırda ortaya çıkan siyasî, coğrafi, itikâdî ve ilmî sebeplerle fıkıh ilminin önemi artmıştır. Buna bağlı olarak fıkıh, diğer İslâmî ilimler arasında teşekkülünü ilk tamamlayan ilim olmuştur. Fıkıh, sadece rivâyetlere değil, ictihad ve istinbatta  farklı yöntemler de kullanmıştır. Bu dönemde hadîs ilmi ise, daha çok hadîs rivâyeti ve tedvîni ile meşgul olmaktadır. Bu sebeple fıkhı temsil eden Ehl-i re'y, Kur’ân, uygulana gelen sünnet ve bunlardan elde edilen külli kaidelere göre bir ilim anlayışını benimserken; Ehl-i hadîs, zayıf da olsa rivâyetlerin dinin her alanında önceliği ve üstünlüğünü savunmuştur.

 

Dinin anlaşılmasında hadîslerin belirleyiciliğini esas alan Ehl-i hadîs'e göre hadîslerin sıhhat tespitinin sened merkezli olması, zahire göre anlaşılmaları ve yorumdan kaçınılması esas kabul edilmiştir. Fıkhı temsil eden Ehl-i re'y gelince, Kur’ân merkezli bir din anlayışı benimseyerek, hadîslerin sıhhat tespiti metin merkezli ele alınmasını ve anlaşılmalarında Kur’ân ve sahâbenin açıklamalarının da dikkate alınmasını, genel bir ilke olarak kabul etmiştir. 

 

İmâm Şâfi'î ile başlayan süreçte hadîs ve fıkıh ilişkisi yeni bir aşamaya girmiştir. Hadîs ve fıkıh ekolleri arasında orta bir yol geliştiren Şâfi'î, her iki ekolün ilim anlayışından istifade ile hadîs usûlünün ilkelerini tespit etmiştir. Böylece hicrî üçüncü asırdan itibaren Ehl-i hadîs'in kendi fakihleri yetişmiş, sahîh hadîsleri biraraya toplamak ve rivâyete dayalı fıkhı savunmak üzere kitaplar telif etmişlerdir. Bidayetinden itibaren hadîs kitaplarının konularının tespitinde ve hadîs usûlünün ilkelerinin tespitinde fıkıhtan yararlanılmıştır.

 

Hadîs ve fıkıh işbirliği sayesinde İslâm düşünce ve medeniyetinin yol haritası da tespit edilmiştir. Zira Müslüman medeniyetinin inşasında hadîs ve fıkıh en önemli ilimlerdir. Ne fıkhın süzgecinden geçmeyen sünnet anlayışı ve ne de sünnete dayanmayan bir fıkıh anlayışından hareketle İslâm medeniyeti ve kültürünün teşkil etmeyeceği açıktır. 

 

 

Dipnot



* Konya N.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Hadîs Ana Bilim Dalı, Öğretim Üyesi

[1] - Bkz. Karaman, Hayrettin, "Fıkıh", DİA, XIII, 1-14, s.1.

2-  Krş. Hacvî, Muhammed b. el-Hasen el-Hacvî es-Seâlibî el-Fâsî (v.1376/1956), el-Fikru’s-Sâmî fî Târîhi’l-Fıkhî’l-İslâmî, Medîne, 1396, II, 177.

[3]-  Watt, Montgomery, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1982, 229.

[4]- Câbiri, Muhammed Âbid, Arap Aklının Oluşumu, çev. İbrahim Akbaba, İstanbul, 1997, 133.

[5]- Mâide 5/67.

[6]- Mesela bkz. Rûm 30/31.

[7] -Nahl 20/44.

[8] -Buhârî, Ezân, 18, 60; Dârimî, Salât, 42.

[9]- Bazı alimler, bu kavram ortaya çıkmadan erken bir zamanda vefat etmesi sebebiyle İbn Mes'ûd'un yerine İbn Zübeyr'i abâdileden saymaktadır. Bkz. Küçük, Raşit, "Abâdile", DİA, I, 7.

[10]- Karaman, Hayrettin, İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul, 1989, 24.

[11]- Ebû Tâlib el-Mekkî, Muhammed b. Ebi’l-Hasen Alî b. Abbâs  (v.386/996), Kûtü'l-Kulûb fî Muâmeleti’l-Mahbûb ve Vasfi Tarîki’l-Mürîd ilâ Makâmı’t-Tevhîd, Dâru Sâdır, ty., I-II, I, 159.

[12]- Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, 177. Krş. Dihlevî, Şah Veliyyullah (v.1176/1762), Huccetullâhi’l-Baliğa, çev. Mehmet Erdoğan, İstanbul 1994, I-II, I, 529.

[13]- Hamidullah Muhammed, İslâm Hukuku Etüdleri, Makaleler Külliyatı, çev. Komisyon, İstanbul, 1984, 55-56.

[14]- Hamidullah, a.g.e., 56.

[15]- Yardım, Ali, Hadîs I-II, İstanbul, 1997, 3.bsk, Hadîs II, 86. Ayrıca bkz. Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi, Ankara, 1988, 210.

[16]- Hamidullah, a.g.e., 325-326,

[17]- Hatîb, Ebû Bekr Ahmed b. Ali el-Bağdâdî (v.463/1071), Târîhu Bağdâd ev Medîneti's-Selâm, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrût, ty., I-XIV, XIII, 448.

[18]- Karaman, Hayreddin, İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul, 1989, 177.

[19]- el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîh, II, 64-65; Fahruddîn er-Râzî, Muhammed b. Ömer (v.606/1209), Menâkıbu’l-İmâmi’ş-Şâfi’î, thk. Ahmed Hicâzî es-Sekâ, Kahire, 1406/1986, 143. Râzî, Şâfi’î’nin er-Risâle’yi ilk olarak Bağdat’ta yazdığını, daha sonra Mısır’da yeniden yazdığını söyler. Bkz. A.g.e., 147.

[20]- Kırbaşoğlu, Sünni Paradigman Oluşumunda Şâfi'î’nin Rolü, Ankara, 2000, 205.

[21]- en-Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddin Yahyâ b. Şeref (v.676/1277), Tehzîbu'l-Esmâ ve'l-Lugât, Dâru'l-Fikr, Beyrût, 1996, 1. bsk., I-III, I, 70-71.

[22]- Görmez, Mehmet, Sünnet ve Hadîsin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Ankara, 1997, 239.

[23]-  Nevevî, age., I, 83.

[24]- Nevevî, age., I, 71.

[25]- İbn Ebî Hâtim er-Râzî, a.g.e., 60.

[26]- Nevevî, age., I, 85; ez-Zehebî, Şemsüddin Muhammed b. ahmed (v.748/1347, Tezkiratü'l-Huffâz,  Dâru İhyai't-Türasi'l-Arabî, byy., ty., I-IV, I, 362.

[27]- Hacvî, a.g.e., II, 174.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul