20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’DA HÂKİMİYYET

KUR’AN’DA HÂKİMİYYET

Hâkimiyeti, bir varlığın başka bir varlığın hareketlerini tahdid veya men' edip, onu kendi isteği doğrultusunda, istediği yöne sevk etmesi, ona bir nevi gem takması olarak tarif edecek olursak, etken her fiil, bu manayı,  bir ölçüde ihtiva etmektedir. Gitmek, gelmek, yemek, içmek, almak, vermek gibi günlük ve en basit fiillere kadar, varlık düzeyinde, bir mef'ule, tümlece ihtiyaç gösteren (geçişli) her fiil; hatta göstermeyen lâzım (geçişsiz) fiil dahi, bir nevi hâkimiyeti dile getirmektedir. Buna ontik hâkimiyet diyoruz. Kur'an'a göre, bu nevî mutlak hâkimiyetin zirvesinde Allah vardır. Bu anlamda, “Hüküm ancak onundur”.

Kur'an'da (h k m) kökünden türeyen 209 kelime geçer.[1]Masdar şekliyle (hükm) kelimesi toplam 17 yerde zikredilmekle beraber bunlardan bazılarının bir ya da iki farklı kelimeyle birlikte zikredildikleri görülmektedir.  Kitab- hükm- Nübüvvet kelimeleri birlikte zikredilmekte[2]; veya {hükmen ve ilmen} tarzında geçmektedir.[3]

Mana itibariyle (h k m)'den sonra ayrıca (ilm) kelimesinin zikrinin, bu ikisinin farklı kavramlar olduğuna işaret ettiği kanaatindeyiz. Birlikte ifade edilmeleri, sonra gelenin, öncekini açıklama için kullanıldığı ihtimalini de taşımakla birlikte; (hikmet) değil de (hukm) kelimesinin kullanılması, bunların birbirlerini tefsir mahiyetinde değil, birbirlerinden ayrı kavramların zikri olmasını kuvvetlendirmektedir. Bununla birlikte bu kavramların birbirlerinden tamamen uzak kavramlar olmadıkları da anlaşılmaktadır. Zira nübüvvet, kitap ve hükümle birlikte verilmekte ve gerçekleşebilmektedir. 38.Sâd, 26'da {fe’hküm beyne’n-Nâsi bi’l-Hakk, insanlar arasında hakka göre hüküm ver, insanları doğrulukla yönet} ibaresi, hükümkavramının, Kur’an’daki melik kavramı gibi nötr olduğunu anlatır. Melik, iyi veya kötü olabileceği gibi hüküm de iyi veya kötü olabileceğinden ayette (bi’l-Hakk), ile kavramın sınırı çizilmiştir. Bazı ayetlerde “adl” ve “kıst” ile bu belirleme yapılmıştır:

“Hiç şüphesiz Allah emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle (bi’l-adl) hükmetmenizi ister.” [4] 

“Eğer hükmedersen aralarında “kıst” ile hüküm ver. Allah âdil olanları (muksıtleri) sever.” [5]

Bir ayette “Allah'ın kitabı’na göre hüküm kavramı, ifade edilmektedir:

“Onlar aralarında hükm vermek için Allah'ın kitabına çağrılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüştür.” [6]

Kur’an’a göre Allah da, kul da hükmetmektedir. Allah mutlak anlamda hakîm, hâkim, ehkemu’l-hâkimin iken, kul da onun rızasına uygun şekilde hükmetmek durumundadır.

İnsanların hükmetmesinden bahseden ayetlerde yukarıda zikredilen belirlemeler görülürken, Allah'ın hükmetmesinden bahseden ayetlerde hükmün niteliğini belirleyen her hangi bir kelimeye rastlanmamaktadır: “İşte o gün mülk Allah'ındır. Aralarında hükmeder... [7]Bu ifade daha ziyade metaforik anlam taşır. Zira mutlak manada Hâkim ve Hakîm, Allah'tır.

Hüküm kavramı Kur'an'da oldukça fazla kullanılmıştır. Taraflar arasındaki anlaşmazlığı çözüme kavuşturmak için kendisine başvurulan “hakemin verdiği karar” anlamında kullanıldığı gibi, bir yüce makamın ya da şahsiyetin hâkimiyetinin bir uzantısı olarak ondan neşet eden yaptırım gücünü haiz, kural veya kurallar anlamında da kullanılmıştır. Vaz edilen ya da verilen hüküm de bu anlamdadır.

Hüküm nötür bir kavram olup, iyi veya kötü, adaletli ya da adaletsiz veya zulm ile olabilmektedir. H.K.M. kökünün diğer masdarı olan “hikmet”, Kur'an'da oldukça fazla sayıda kullanılır ve hükümden farklı olarak kullanılmıştır. Hikmet kelimesi hukm gibi nötür anlamlı değildir. Onun için, iyi hikmet kötü hikmet gibi bir ayrım bu kelimede söz konusu değildir. “Hikmete sahip” manasındaki “hakîm” kelimesi, öncelikle Allah için, sonra Kur'an ve “emr”[8]için kullanılmıştır.

“Hüküm” kelimesi Kur'an'da; mutlak manada hâkimiyet, hukuki yargı, hakemlik yapma, bir kural, hüküm koyma, sonuç çıkarma, hükümran olma, yönetme manalarını ifade etmiştir.

Kur'an'daki “hakeme beyne” kullanılan bütün ayetlerde iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir üçüncü şahıs tarafından çözüme kavuşturulması için yapılan hakemlik faaliyeti manası anlaşılmaktadır. Kur'an'da oldukça fazla yerde geçen bu ifade hem Allah için hem de insan için kullanılmıştır. Bunlar;

· Yalnızca, Allah'ın insanlar arasında hakemlik yapmasını ifade eden,

· İnsanların insanlar arasında hakemlik yapmasını tasvir eden,

· İnsanların kendi aralarında hakemlik yapmasını Allah'ın emir ve tavsiye ettiği ayetler olarak tasnif edilebilir.

Kur’an’da isim halinde “hakem” ve çoğulu “hukkâm”kelimelerinin kullanımını da görmekteyiz.

Kur'an,hakem kelimesini, Kur'an öncesine göre pek farklı bir anlamda kullanmaz. Nisâ suresinde gördüğümüz kullanım, arabulucu, bilirkişi, hakem manasını, hukuki platformda ele almıştır. Ancak Kur'an'ın bu ayetteki önerisi, tek hakeme değil, her bir tarafın ayrı ayrı çıkardıkları hakemlere danışılmasıdır:[9]

Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek, uzlaştırmak isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi Bilen ve Haberdar olandır.[10]

Ayette oldukça dikkat çekici bir husus, hakemlere tam yetkinin verilmiş olmasıdır. Hakemler uzlaştırmak isterlerse uzlaştırırlar, demek; istemezlerse de uzlaştırmazlar, demektir. Bunun anlamı; hakemlerin iyi seçilmesi gerektiği ve Allahın da aslında ıslâh, uzlaştırma tarafında olduğudur. Burada ıslahı isteyenler hakemler değil de taraflar ise, hakemler arabuluculuk yapmaktadırlar. Allah da aralarının bulunmasına taraftardır. Rızkı kulun kesbedip, Allah'ın verdiği gibi, ıslahı hakemler veya taraflar kesb etmekte, Allah da lutf etmektedir. Her ne kadar hakemler tamamen serbestmişler gibi görünse de “ihramlı iken avlanan kişinin” ödeyeceği miktarın iki âdilhakemle tespitinin istenmesi, hakemlerin adalet esasıyla bağımlı olduklarını belirtmektedir.

“Hakem”, Allah'a bir isim veya sıfat olarak izafe edildiğinde daha ulvî, kozmolojik ve ilâhi bir mana zeminine oturmaktadır: Allah, size Kitâb'ı açıklanmış olarak indirmiş iken O'ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitâb verdiklerimiz, o Kur'ân'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler..[11]

Bu ayette Allah için Hakemlik vasfının kullanılması, onun Kitâb'ı mufassal olarak indirmesinden kaynaklanıyor olabilir. Dolaylı olarak bu vasıf Allah'ın indirdiği kitabına da râcidir. Yani buna göre Kur’an da bir hakemdir. Ya da Allah ve Kitâbı, kendilerinin hakem kılınmasını tavsiye etmektedirler. Hakem yapmak, hakem olarak birine başvurmak, Kur'an'da da Arapça'daki kullanımıyla geçer. Birini hakem yapmak, hakem kılmak, Kur'an'da tefâul ve tef'îl kalıplarındaki kullanımlarıyla anlatılmışlardır.

Şunları görmedin mi, kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak Tâğût'a (o azgın şeytana) başvurmak istiyorlar!  Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti.  Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor.[12]

Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.[13]

Zikredilen son ayette tahkimin alışılagelen işleyişi görülmektedir; Peygamber, hakem kılındıktan veya ona hakem olarak başvurulduktan sonra, tarafların artık hakemin yargısına uyması gerekmektedir. Ayette yargılama manası, (kadâ) fiili ile ifade edilmekle birlikte anlam olarak (h k m) ile son derece benzeşmektedir. Tef'il kalıbından tahkime bir örnek de Mâide suresinde geçer:

İçindeAllah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar. Ondan sonra da dönüyorlar?...[14]

Burada hakem olarak kendisi mevcut iken peygambere iş ve söz düşmeyeceği belirtilen kavram, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat'tır. Hakemlik vasfını Tevrat’a kazandıran, içinde Allah hükmünün mevcudiyetidir. Buradan şuna da ulaşılabilir; Peygamber, hakem olarak başvurulacak Kitâb'dan sonra ikinci plandaki bir mercidir.

En'am 6.114'de Kitâbı mufassal olarak indirmiş bulunan Allah'tan başka hakem aramak yerilmektedir. Bu ayette hakemlik sıfatına layık olduğu zikredilen varlık bizatihi Allah ise de; yine aynı ayette Allah'ın, “Kitâb'ı mufassal olarak indiren” olarak tavsif edilmesi, hakemlikle ilgili mananın yine Kitâb etrafında döndüğünü ifade etmektedir. Burada, Kitâb'daki hükümler özü ve kaynağı itibariyle ezeli ve ebedi olduklarından aklı mı, vahyi mi hakem yapmak problemi, insan için söz konusu değildir. “İçinde Allah'ın hükmü bulunan” demek, Kitâbın tamamının mutlak manada Allah'ın hükümleri olmadığı, özünün hükümler olup, insanların anlaması için misaller, meseller, teşbihler, örnek uygulamaların da mevcudiyetini ifadedir.

Kur'an'da (hâkim) kelimesini tekil olarak görememekle birlikte çoğulu olan (hukkâm)ı kulun hükmü kategorisinde incelenmek üzere görmekteyiz:

Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin; bile bile insanların mallarından bir kısmını günah bir biçimde yemeniz için onları hâkimlerin önüne atmayın. (Hâkimlere götürmeyin ve onlara rüşvet vermeyin).[15]

Ayette geçen hâkimler tabiri, Kur'anın üzerine indirildiği toplum için pek yabancı bir kavram olmasa gerektir. Burada muamelata, toplumsal yapıyı düzenleyici ve ahlâka dair bir tavsiye olduğu için, Kur'an, üslûbu gereği, hâli hazırda kullanılan kelimelerle hitab etmektedir. Yeni bir kavramı getiriyorsa bunu ya eskiden bilinen bir kelimeye yeni anlamlar yükleyerek yapmakta, ya da muhatabın sormasını gerektirecek değişik kelimeler kullanmaktadır. Hukkâm veya hâkimler, teessüs ettirilmiş ya da tedvin edilmiş bir hukuk sistemini alakadar eder bir tabir olmakla birlikte; Kur'an'da bu tarzda kullanılması, hâkim, hukkâm'ın o toplumda halledilemeyen, hakkında ihtilafa düşülen konuları çözümlemede hakemler gibi, kendilerine başvurulan, belki kabilenin reisi ya da mele'ini, seçkin kimselerini hatırlatmaktadır. Çünkü burada hitab inananlaradır ve hâkimin de Hz.Peygamberin olması söz konusu değildir.

H.k.m.'nin emir formu (ihkum) Kur'an'da bir kaç yerde geçer. Bu ayetlerde özne, bir kısmında Allah, bir kısmında insandır. Ortak olarak göze çarpan husus ise, emredilen hükmetme faaliyetinin, çoğunlukla hakka göre; bir yerde de adalete göre olmasıdır.

Bununla hüküm kavramının nötr olduğunu anlamaktayız. Zulm ile de hükmetmek mümkün olduğu için, Allah kulundan, kul da Allah'tan hakk ile hükmetmesini istemektedir. Hak, Allah'ın ölçüsüdür. Bütün kâinatı bu formül ve dengeye göre yaratmıştır; “Allah'ın gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile (üzere) yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi götürür ve yepyeni bir halk getirir.”[16]

Elçisi, Rabbinden hak ile hükmetmesini istemektedir;

“(Allah'ın Rasulü) dedi: “Rabbim hak ile hükmet, Rabbimiz çok merhamet edendir. Sizin nitelendirdiğinize karşı O'nun yardımına sığınılır.”[17]

Dâvud'a gelen davacılar, ondan aralarında hakka göre hüküm vermesini isterler:

Dâvud'un yanına girmişlerdi de, (Dâvud), onlardan korkmuştu. Korkma, dediler. “Biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına (adalete) götür.”[18]

Allah da Dâvud'un hakk (hakkaniyet) ile hüküm vermesini istemiştir:

“Ey Dâvud! Seni şüphesiz yeryüzünde halife kıldık, o halde insanlar arasında hakk ile hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azab vardır.”[19]

Adaleti tecelli ettirmenin ölçüsü de hakk'tır. Zira, Allah'ın yarattıkları arasında doğrulukla hakk'a götüren ve hak ile adalet yapan bir topluluk (ümmet) vardır.[20]Yine Kur'an'ın ifadesine göre, Hz.Musa'nın kavmi içinde de doğrulukla hakka götüren ve onunla adalet yapan bir topluluk (ümmet) mevcuttur.[21]Adaletin de kâinatın, her şeyin evrensel ve mutlak ölçüsü olan hak ile yapılması gerekmektedir. Burada bir de, adaletin, topluluk tarafından icrası zikredilmiştir. Bizzat Mûsa ya da kavmin lideri durumundaki bir zâttan bahsedilmeden, Mûsa kavminde ya da umumi manada Allah'ın mahlukatı arasında adaleti hakka göre tecelli ettiren bir kişi değil, zümrenin, ümmetin veya topluluğun mevcudiyeti; istişare ve şûrayı tavsiye eden ayetlerle birlikte ele alındığında oldukça ehemmiyet arz etmektedir.

Allah, elçisine de Hz.Dâvud'dan istediği tarzda hükmetmesini emretmektedir; Hükmedip, etmemekte muhayyer kılmış, ancak hükmettiğinde kıst ile hükmetmesini emretmiştir.[22]Bu ayette, idari bir yetki söz konusu olmayıp, onu hakem kılmak isteyenlerin tekliflerini kabulde muhayyer olan peygamber, bağlayıcı bir çözüm önermeye kalktığında (adl ile değil), kıst'a göre hüküm vermelidir. Her ne kadar kazâî bir hüküm, yargılamayı emrediyor, olarak anlaşılsa bile; h k m  köküyle olan irtibat münasebetiyle, siyâsî bir hâkimiyet manası da,  mevcuttur. Bu takdirde anlam hiç de garip olmamakta, hatta oldukça iyi oturmaktadır; “Onları yönetmen icabederse, yönetmek zorunda kalırsan, onları kendi kurallarıyla yönet. Onlar hakkında onların kendi adalet ölçülerini uygula, müsamahalı bir siyaset yap...”

Hüküm vermenin Allah ve Rasulune râci olduğu ifade edilen ayetler de mevcuttur. Allah'ın kitabı (yani Allah, kitabı vasıtasıyla) da insanlar arasında hakemlik yapmaktadır.

Kur'an, semantik açıdan incelendiğinde hâkimiyete dair tesbit edilebilecek hususlar şunlar olabilir:

· Emanetleri ehline vermek,

· Ehliyet, liyakat

· İnsanlar arasında hak ve adaletle hükmetmek

· Hevaya göre, yani  rastgele değil, bir kurala, kanuna göre iş yapmak

· Diğer insanlara da danışmak.

Hz. Peygamber'e de adalete göre ve adaletin yerel şartları dikkate aldığı şekli olan kıst'a göre hüküm vermesi emredilmiştir. Allah'ın kitabı ölçü alınarak insanlar arasında hükmedilmelidir. Cahiliye hükmünün yerilmesine karşılık Allah'ın hükmü övülmektedir.[23]Allah, Kur'an'da kullarının ihtilafa düştükleri konularda, -ki bu bazan metaforik (inananlar ile inanmayanlar arasındaki ihtilafın çözümünde) bazan da sosyal hayatlarındaki bir uygulamayı ilgilendiren ihtilaflar olmaktadır- hakemlik yapmakta ve hükümlerini bildirmektedir.[24]Bu hükümler Allah'ın insanlara, onlar kendi aralarında hüküm verirken örnek almaları için verdiği hükümlerdir. Nitekim, Kur'an da insanın insanlar arasında hüküm vermesini, hakemlik yapmasını istemiştir. Bu bir emir mahiyetindedir. Emanetler, ki bunlar daha ziyade kamu görevleri olarak anlaşıla gelmiştir, ehliyetli kimselere verilmeli, ehliyeti haiz kimseler de, hükmedeceklerinde adaletle hükmetmelidirler. Bu şekilde ehil kimselere verilmesi istenen hükmetme ve adaleti gerçekleştirme görevi, insanların bunu kurumlaştırmalarını da nihai anlamda içermektedir.

İnsanların hüküm verme faaliyetinde, hakemlik yaptıklarında[25], yönettikleri zaman hakkaniyetle, adaletle hükmetmeleri, hüküm sürmeleri, hükmederken Allah'ın indirdiklerini değerlendirip ondan hüküm çıkararak istifade etmeleri istenmiştir. Ayrıca hem Allah'ın indirdiği hazır örnek hükümler dikkate alınmalı, hem de bunlar ile yeni hükümlere ulaşılmalıdır. İnsan, Allah'ın indirdiklerini yeni hükümlerin üretilmesi için bir malzeme olarak kullanmak durumundadır. İhtilafa düşülen konularda Allah'ın indirdikleriyle hükmedecek[26], bu konuda onlardan yararlanacaktır.[27]Hak gözetilirken, hevaya uyulmamalı, hainlerin, Tâğût'un tarafını değil, hak ve adaletin tarafını tutarak hükmedilmesi gerekmektedir. Kur'an, ihtilafın halli için Allah ve elçisinin hükmüne başvurulmasını isterken Müslümanların, hayatlarına Kitap ve Sünnet ölçüsünde yön vermeleri gereğini vurgulamaktadır. Başka bir ayet de Hz. Peygamberin o toplumdaki tabii hakemlik vasfını belirtmekte ve yine adaleti istemektedir. Bir örnek çözüm önerisi olarak değerlendirebileceğimiz ve insanlığın varoluşundan beri mevcudiyetini koruyan tabii bir ihtilaf çözüm aracı olarak düşünülebilecek hakemliği Kur'an, insanlara tavsiye etmektedir.[28]Burada da konunun özü adaletin yerini bulması, zulmün engellenmesidir. Çünkü iki âdil kimsenin hakemlik yapmaları istenmektedir. Bu ayet Sıffin ve Tahkim tartışmalarında ve sonrasında da epeyce gündemde kalmıştır.  Bu adil olarak seçilmiş hakemlerin adaletle verdikleri hükümlere de mutlaka uyulması gerekmektedir.[29]Hakem olarak başvurulacak merciler, Kitap, Sünnet, bunlardan doğrudan istifade mümkün olmadığında, yine kitap ve sünnet ölçüleri esas alınarak adalet ölçüsüyle davranan hakemlerin hükmüne başvurulması gerekmektedir.[30]

Adaletin yanıltılması teşebbüsünde dahi bulunulmaması üzerinde Kur'an ehemmiyetle durmuştur.[31]Hakemler hak ile hükmedeceklerdir. Bundan ayrılıp da hevaya uyulursa zulüm hasıl olmakta; hakkaniyete uyulduğunda da yolun ortası, itidal ve adalethasıl olmaktadır.[32]

Bütün bunların ötesinde Allah mutlak Hâkim ve Hakîm vasfıyla hükmedenlerin en üstünüdür. Çoğul olarak hâkimler kullanılarak Allah'ın bunların en hâkimi oluşunun ifadesi, Allah dışındaki varlıkların da onun izniyle hükmedebileceklerini anlatır. Nihai anlamda hüküm ancak Allah'ındır, hiç kimseyi kendi hükmüne ortak kılmaz, hüküm O'nundur. Hüküm veren Allah'tır. Ve Onun hükmü cahiliye hükmünden çok daha iyidir. Ancak “Allah'ın hükmü” ya da “hükmullah” tabiri Kur'an'da az önce bahsettiğimiz onun evrensel, ontik, kozmolojik, mutlak hükmü ve hükümranlığının dahilindeki özel hükümleri de ifade etmektedir. Allah'ın el-Hakem ismiyle, insanlar arasındaki sosyal hadiselerde oluşan ihtilaf ve çözüm bekleyen problemlere Kur'an'daki çözüm önerileridir. Allah'ın kitabının hakemliği[33], Allah'ın hakemliğine de işaret etmektedir.[34]Kıyamet gününde de iman eden ve etmeyenler arasındaki ihtilafın çözümünde yine Allah'ın hükmü geçerli olacaktır. Her konuda olduğu gibi hâkimiyet konusunda da Allah'ın mutlak hâkim olduğu dikkate alınırsa hâkimiyetin, egemenliğin kaynağı Allah'tır. Allah insana diğer nimetleri, ilmi, mülkü, malı, evladı rızkı bahşettiği manada siyasi egemenliği de bahşetmiştir. Kainatı ona musahhar kılmış, ona bir egemenlik sahası açmıştır. Ancak insan Allah'ı temsilen siyasi egemen olma durumunda değildir. İnsanın iradesi Allah'ın iradesinin temsili vasıtası değildir. Ya da insanın egemenliği, Allah'ın egemenliğiyle aynı konumda ve düzeyde olmadığından bu temsil, söz konusu değildir. İnsanın halifeliği ise bu konudan ayrıdır. Ona teshir edilen (emrine verilen) arz ve kainata insanlığın bir emanet ölçüsü içinde hakim olup medeniyetler kurması, arzı ve kainatı Allah'ın rızası çerçevesinde kendi olumlu isteklerine boyun eğdirmesidir. Siyasi egemenlik ise daha çok, sosyal boyutu olan bir egemenliği ifade ettiğinden insan-kainat, ya da insan-Allah ilişkisinden ziyade, insan-insan ilişkilerini alakadar etmektedir.

Hükmün bir manası da insanları yönetebilecek yetki, kudret, bilgi, hikmet ve ehliyettir. Peygamberlere verilen hüküm, ilahi hükümler, Kitap, Vahy olarak anlaşıldığı gibi, insanları yönetme yetkisi, kavimleri sevk edici güç, kudret, iktidar olarak da alınabilir. Yusuf'un (A.S.) temkin edilişi de bu manayı destekler. Mülk, hikmet, Kitab verilen peygamber ve şahsiyetlerden bahsedilmektedir. Yetki olarak da ifade edebileceğimiz ehliyet ve liyakatte hikmet'in önemli bir yeri vardır. Mülk ve hikmet Hz. Dâvud'un Câlut'u öldürmesinden sonra gelmektedir. Hikmetle, zulüm ihtimali olmayan bir hükümranlık kastedilmektedir. Hükmün nötr bir değer taşıdığını, hakkaniyete uyulmadan gerçekleşen hükmün, zulüm ile sonuçlanması açıkça ifade edilmektedir. Yalnızca kaba kuvvete dayalı, ya da zulmün tezahür edebileceği yönetimler, hâkimiyet şekilleri, hükümranlıklar Kur'an'ın istemediği yönetimlerdir. Bilgi ve hikmetin, kuvvet desteğindeki hâkimiyeti beğenilmektedir, tasvib edilmektedir. Bunu geçmiş milletlerden verilen Kur'an kıssalarında ve baştan sona ilmi teşvik ederek, musahhar kılınmış bulunan kainatı anlayıp keşfetmeye insanları çağıran Kur'an ayetlerinde bulmak mümkündür. Kur'ana göre ilim, bilgi, hâkimiyette önemli bir unsurdur. Hikmet kelimesinin anlamında dahi bu çeşit hâkimiyet ifadesi mevcuttur. Hatta Kur'an'ın tasvib ettiği hâkimiyet tarzının ilme dayalı olması gerektiği de söylenebilir. Kur’an’daki Hz. Süleyman kıssasında da bu konuya işaret edilmektedir.[35]Sadece kuvvete dayanan hâkimiyetlere de örnekler verilmiş ancak bu şekil hâkimiyet tavsiye edilmemiş, vakıayı tesbitten öteye gitmemiştir. Hatta buna örnek olarak verebileceğimiz Firavunun uluvv, isti’lâ tarzındaki egemenliği yerilmiştir.[36]Zulmün bir çeşidi olan uluvv tamamen reddedilmiştir.

Hevâya göre hükmedildiğinde (belli bir temele ya da esasa, yasaya göre yönetilmediğinde) ortaya çıkan zulmün, fesad ve fitneye sebeb olması ve fitnenin de cinayetten beter bir felaket olması, yine Kur'an'ın sosyolojik tesbitleridir. Hak, hevaya tâbi olduğunda bütün arzın ve kainatın düzeni tehlikeye girecek ve fesad, kaos hakim olacaktır. Hak ve adalet kavramlarının karşısında yer alan hevaya uyma, zulüm, fesad ve fitneden mutlaka kaçınılması gereğini Kur'an, şiddetle vurgulamıştır. Kur'an'da göze çarpan ve her fiil ve hareketin arkasında bulunmasını istediği temel prensip, şüphesiz Hakkaniyet ve Adalettir. Diğer prensiplerin hemen hepsi bu ikisinin, zaman ve zemine göre uygulanışı örnekleri, tezahürleridir. Yönetim konusunda olduğu gibi insanın insanla, insanın toplumla ve insanın Allah ile olan ilişkilerinin esas düzenleyicisi bu prensiplerdir. Konumuzun hâkimiyet kavramı olması itibariyle de hak ve adalet egemenliğin esas ölçüsü olmalıdır. Kur'an'da, insanın hükümranlığında dikkat etmesi istenen hususların temelini yine bu prensipler teşkil etmektedir.

Adaletin uygulanabilmesi için hakkaniyet, alt yapıyı oluşturmalıdır. Hakkaniyet, adaleti de içine alan daha evrensel bir kavramdır. Hak, aynı zamanda Allah'ın da bir ismi olmakla beraber, varlık düzeyinde kainatın yaratılış ölçüsüdür. Allah her şeyi (hak üzere, hak ile ) hak olarak yaratmıştır. Kur'an'da Mûsa kavminde ve genel manada doğrulukla hakka götüren ve onunla adalet yapan bir topluluğun[37]mevcudiyetinden bahsedilmekte, adalete ancak hakkaniyetle ulaşılabileceği belirtilerek bu iki kavramın birbirinden ayrı olamayacağı da bildirilmiştir. Bu da adaletin bir topluluk hatta ümmet tarafından icrasının ve bu işin topyekün yapılması gerektiğini, sadece adaleti dağıtanın devlet değil aynı zamanda halkın da adaletin gerçekleşmesinde katkıda bulunması gerektiğini ifade ettiği kanaatindeyiz. Bununla da siyasi egemenliğin halka ait olması gerektiğisöylenebilir.

Nisa4.58'de “Emanetlerin ehline teslim edilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi”, sadece müslümanlardan değil, topyekün insanlıktan istenmektedir. Herhangi bir din mensubu ayırımının yapılmadığına da dikkat edecek olursak bunu, Kur'an'da halk egemenliğinin teşvik edildiğine delil saymak mümkündür.

İktidarın iyi ya da kötü, zalim ya da hakkaniyetli kimselere verilmesi mümkündür. Ancak bunda Allah'ın rızasının hakkaniyet tarafında olduğu Kur'an'da açıkça ifade edilmiştir. Zülkarneyn ve Yusuf bu olumlu manadaki iktidarın (temkin) kendilerine verildiği iktidar sahipleri olup, Firavun, Mele'i ve Hâmân ise iktidarın kendilerinde zulüm ile tezahür ettiği kimselerdir. İman edip salih amel işleyenlere Allah, onları yeryüzünde hükümran kılacağını vaat etmektedir. Burada da belirli bir şahıs veya zümre mevcut değildir. İman ve salih amelin karşılığında oluşacak sonucun Sünnetullah gereği olacağını, Allah’ın sosyolojik bir kanunu olarak anlamak mümkündür.

Kur'an'da güce dayalı yetki manasında kullanılan sultan, kısas tâlibi veli'nin yetkisini de ifade etmektedir. Sultan, hakkın bir güç olduğunu, haklının da güçlü olması gerektiğini, yani hukukun üstünlüğüanlayışının Kur'ana uygunluğunu ifade etmektedir.

Hakimiyetin kök anlamlarındaki hayvanı istemediği yöne sevk etmek ya da engellemek anlamlarına paralel görünen Musaytır, müzdecer, zorba, zorlayıcı, kelimeleri Kur'an'da pek de olumlu anlamda kullanılmamıştır. Buna istinaden yönetim konusunda da Kur'anın baskıcı rejimleri hoş karşılamayacağını söylemek mümkündür. Ancak Allah'ın kulları üzerinde yegâne hâkim, kahhar, kahredici olduğunu bildiren, Onun nihai üstün gücünden bahseden ayetlerde Allahın, böyle zecri ve cebri bir güce mutlak manada sahip olduğu belirtilmiştir. Ancak Allah, kullarından kendisinin yalnızca bu vasfına benzeme çabalarını hoş karşılamamaktadır. Tam bir ezicilik ve halkına söz hakkı tanımayan zecri baskıcı bir idareyi ifade eden “uluvv” ve “isti'la”, Kur'an'da istenmeyen, kerih görülen bir hâkimiyet tarzıdır. Ancak burada Allah'ın kulları tarafından künhü tam olarak anlaşılamayan, karşılığında rahmet, merhamet sıfatlarının da bulunduğu Allah'ın bütün sıfatlarının hakkıyla kulları tarafından anlaşılmasını beklemek mümkün değildir. Zira, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak, Allah'ın sıfatlarını bir bütün olarak ele almakla gerçekleşebilecektir. Kur'an'da toplumdan, Allah'ın elçisine ve ulu'l-emre itaat istenmiştir[38]. Sadece Allah'a ve elçisine itaat istenen ayetlerin yanında, Rasule itaatın Allah'a itaat sayılacağının belirtildiği bir ayet de mevcuttur.[39]

Kur'an'a göre yöneticiler ehliyetli; o işe ehil ve liyakatli kişilerden seçilmelidir. Devleti yönetenin veya yönetenlerin insanlar arasında adaletle hükmetmeleri, hakkaniyeti gözetmeleri, kıst ile yani örfü de hesaba katarak yönetimde bulunmaları gereklidir. İnsanlar arası hukuki problemlerin çözümünde hakem usulünü de öneren, Allah'ın, Peygamberinin, Kitabının ve bazı kullarının pek çok hakemlik örneğini zikreden Kur'an, teşkilatlanmış ve müesseseleşmiş bir adalete olumsuz bakmayacaktır. Yine Kur'an, henüz düzenlenmemiş hususların ilgili taraflarla danışılarak çözülmesini istemektedir. Temel olarak toplumu ilgilendiren hemen her hususta danışılmadan iş yapılmaması tavsiye edilmiştir. Kelâm tartışmalarına girmek istemediğimiz için burada iyi ve kötü hâkimiyet ayrımına gidilmemiştir. Zira, Allah’ı “mutlak iyi” olarak biliyoruz. Tanrının rızasına uygun hâkimiyeti tesbit etmek ise kula düşmektedir. Onun kâinata, dine bakışına göre değişik şekiller alabilir. Parlamenter düzen, oligarşi, monarşi, aristokrasi, vb. ya da Weber'in hâkimiyet tasnifindeki geleneksel, karizmatik, meşrû, vb., hepsinde Allah rızasına uygun hâkimiyet şeklini tesis etmek mümkün olacaktır.

Kur'an'da, baştan sona egemenlik ve egemenlikle ilgili kavramlar kullanılmıştır. Hemen her ayetinde Allah'ın kâinatın yegâne yaratıcısı, mâliki, hâkimi olduğu, İzzetin, Emrin, Kuvvet ve Kudretin, her türlü üstünlüğün ve üstünlükle ilgili vasfın O'na aidiyeti zımnen ve açıkça ifade edilmiştir. Bununla birlikte, Allah, insana, halifesine, hemcinsleri arasında adaleti tesis edip, emrine verdiği kâinata, kendisi de Hak olan Allahın ölçüsü olan hakka ve adalet esaslarına göre egemen olup, hevasına göre hükümran olmaması gerektiğini de defaatle kendisine bildirmiş, hatırlatmıştır.

Kur'an'da Allah ve insan için aynı fiillerin kullanılması, Allah'ın insana verdiği yüce değeri ifade eder. Bu, insanı Allah ile yarıştırma anlamında, insanın ona kafa tutması, isyan etmesi, bağımsızlığını ilan etmesi anlamında değildir. Kaldı ki varlık itibariyle mahlukat, bunun farkında olmasa da, Allah'a bağımlıdır. O'nun Rab sıfatının tecelli ettiği muhatabıdır. Allah, insanı yaratıp, ona kendi ruhundan üflemişse, ona kendi vasıflarından bahşetmiş demektir. Bu, O'na alternatif ve eşdeğer bir varlık kılmak demek değildir. Yeryüzünde O'nun halifesi olabilecek bir varlığa  gereken evsafın kazandırılmasıdır. Yaratıcının kulununkiyle aynı adları taşıyan sıfatları kendisinde mutlakiken, yaratılmışınkiler elbette O'na mukayyed olacaktır. Sınırları da O'nun bahşettiği oranda olacaktır.

İnsana bahşedilen kudreti mutlak kudretin tam anlamıyla dışında tutmak mümkün değildir. Yoksa Allah'ın mutlak olan Kudretinin mutlak oluşunun bir anlamı kalmaz. Karşısında alternatif ve O'na denk olmayan bir de mahluk insan kudreti hasıl olurdu ki; Tanrınınki mutlak değil izafi; “insanınkine göre”, ölçülebilir bir kudret halini almış olurdu. Onun için insana Allah'ın “takdir edip” bahşettiği kudret[40], Allah'ın mutlak kudretinin dışında değil, O'nunkine dahil olarak ele alınmak durumundadır.

Kur'an'a göre insanın da bir hükümranlık alanı vardır ve bu alanda, mutlak ve kozmik-ontik Hâkim'in hükümranlığında O'na benzeme çabası içinde, O'nun, halifesinden istediği hak, adalet ve kıst ölçüleri doğrultusunda, kudreti nispetinde kendi siyasi egemenliğini kurma gayreti içinde olacaktır. Vesselam.

Dipnot 


* D.E.Ü.İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

[1]-    Bunların 160'ı isim, 49'u fiil formundadır.  “hüküm” kelimesi de 34 kere kullanılmıştır. Fiil formunda olanlardan 1 meçhul (uhkimet) dışında hepsi malum'dur. Fiillerin 4'ü mazi (hakeme: 40.Mü'min, 48; (hakemte): 5.Maide, 42; (hakemtüm): 4.Nisa, 58; (uhkimet) :11.Hûd,1), diğerlerinin 45'i muzari, 7'si emirdir. Fiillerin ikisi if'al ve tef'il babından olmak üzere, sülasi mezid rubâî (yuhkimu, yuhakkimûke);  biri, tefâul kalıbından sülasi mezid humasi'dir.(yetehâkemû) Diğerleri ise sülasi mücerred formlarındadır. İsim olanlar, sülasi kökten türeyen 158 kelime ile sülasi üzerine zâid kalıplardan türemiş, if'al kalıbından, 2 kelimedir.

[2]-    3.Al-i İmran, 79; 6.En'am, 89; 45.Câsiye, 16.

[3]-    12.Yusuf, 22; 21.Enbiya, 74,79; 28.Kasas, 14.

[4]-    4.Nisa, 58; ayrıca bkz. 2.Bakara, 213.

[5]-    5.Maide,42.

[6]-    3.Al-i İmran,23.

[7]-    22.Hac,56; ayrıca bkz. 2.Bakara,113; 12.Yusuf,40,67; 6.En'am, 57,62; 28.Kasas,88; 40.Mü'min, 12.

[8]-    44.Duhan, 4.

[9]- Alışılageldiği üzere günümüzde anlaşamayan tarafların her ikisinin de birlikte güvendikleri bir kişi hakem olarak belirlenirken, Kur’an ayette anlaşamayan her iki tarafın birer temsilci (birer avukat gibi) seçerek onları hakem kılmayı önermektedir. Hz.Ali ve Muaviye taraftarları arasında gerçekleşen Sıffin savaşı sonundaki Tahkim hadisesinde de aynı tarzda gerçekleşen hakemlik müessesesi, o devirde usulen de yadırganmamıştır.

[10]- 4.Nisa, 35.

[11]- 6.En’am,154.

[12]- 4.Nisa, 60.

[13]- 4.Nisa, 65.

[14]- 5.Maide, 43.

[15] -2.Bakara, 188.

[16]- 14.İbrahim, 19.

[17]- 21.Enbiya,112.

[18] -38.Sad, 22.

[19] -38.Sad, 26.

[20]- 7.Araf, 181.

[21] -7.Araf, 159.

[22]- 5.Maide, 42.

[23]- 5. Maide, 50.

Yazar:
.
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul