22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / BOP’un Akdeniz Versiyonu: Akdeniz İttifakı

BOP’un Akdeniz Versiyonu: Akdeniz İttifakı



Ahmet Varol

13 Temmuz 2008 Pazar günü Fransa''nın başkenti Paris''te Akdeniz İttifakı adıyla yeni bir devletlerarası işbirliği teşkilatının oluşturulması için zirve toplantısı düzenlendi. 
İnsanlık bütün farklılıkların "başkalarıyla" sınırları çizmek için değerlendirildiği önemli bir parçalanma dönemi yaşadıktan sonra şimdi de yeni ittifaklar oluşturulması için ortak özelliklerin araştırıldığı bir döneme girmiş gibi görünüyor. Ne var ki bu ittifak arayışlarında da insanlığın ortak değerlerini esas alan bir samimiyet değil menfaatçi, kapitalist ve pragmatist bakış açısı kendini gösteriyor. Ayrıca kendilerini güçlü gören birtakım devletler hâkimiyet ve etki sınırlarını güçlendirmek amacıyla bu tür ittifak arayışlarından yararlanmaya çalışıyorlar. 
Bu tür bölgesel ittifaklar aynı zamanda bölgesel tahakküm sistemleri oluşturulmasına da imkân sağlıyor. Yaşadığımız çağda sömürgecilik modernleşti ve kullandığı metotlar yenilendi. Globalleşme modern sömürgeciliğin en önemli cephesini oluşturmaktadır. Tahakküm amacına dayandırılan bölgesel ittifaklar da bir tür bölgesel globalleşme mahiyeti taşımaktadır.
Akdeniz''e kıyısı olan ülkeler arasında muhtelif alanlarda işbirliğini geliştirme çabaları bundan önce de olmuştu. Fakat bu kez daha kapsamlı ve geniş alanlara yayılmayı hedef alan bir ittifakın oluşturulması için harekete geçildiğini gördük. 
Akdeniz İttifakı oluşturulması çabalarına Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy öncülük etti. Bu öncülüğünü kuruluş toplantısına ev sahipliği yapmak suretiyle sürdürdüğü gibi teşkilatlanmanın gidişatına, yapılanmasına ve programlarına da büyük ölçüde etki etti. 
Fakat ifade ettiğimiz üzere böyle bir ittifak oluşturulmasının amacı sanıldığı gibi Akdeniz''e kıyısı veya herhangi bir şekilde bağlantısı olan ülkeler arasında işbirliğini güçlendirmek, Akdeniz''in sunduğu imkânlardan yararlanmanın şartlarını daha düzenli bir hale getirmek ve ortak menfaatlere dayalı ekonomik programları hayata geçirmek için yardımlaşmak değil. 
Bazı yorumculara göre bu ittifak Avrupa Birliği''nin güneye ve doğuya doğru yayılma politikasının bir ürünü. Çünkü AB hâkimiyet alanını genişletmek istiyor ama bunu sadece bünyesine yeni üyeler katmak suretiyle yapmayı planlamıyor. Çünkü bir ülkeyi bünyesine alması aynı zamanda onun sorunlarını, karşı karşıya olduğu zorlukları da üstlenmesini, onlarla ilgili sorumluluklarını kabullenmesini gerektiriyor. Böyle bir stratejiyi güneye ve doğuya doğru yayılma politikasında uygulaması durumunda sırtına kaldırabileceğinden daha fazla yük almış olacak. O sebeple bazı ülkeleri de ailenin dışında tutarak onların imkânlarından ve kaynaklarından yararlanmak istiyor. Bunun için de sözde ittifak çatıları oluşturmayı tercih ediyor. 
Bazı yorumculara göre Akdeniz İttifakı ile amaçlanan Siyonist işgal devletini bölge ülkeleri nezdinde dolaylı yoldan meşrulaştırmak, onunla bir ittifak çatısı altında işbirliği içine girmelerini ve ortak projelerde yer almalarını sağlamak. Nitekim Sarkozy''nin Akdeniz İttifakı zirvesine ev sahipliği yapmasından bir süre önce hatta böyle bir ittifak oluşturma fikrini işlemeye başlamasının ilk dönemlerinde işgalci Siyonist devlete önemli bir ziyaret gerçekleştirmişti. 
Bir başka yoruma göre bu ittifak ABD''nin Büyük Ortadoğu Projesi''nin veya yeni adıyla Genişletilmiş Ortadoğu Projesi''nin bir Akdeniz versiyonudur. BOP veya GOP''un da merkezinde işgalci Siyonist devletin meşrulaştırılması, bölgedeki etki alanının genişletilmesi ve bölge ülkelerinin onunla ortak projelerde yer almalarının sağlanması planı vardı. ABD''nin projesi tutmamış ve her ne kadar projeyi oturtma çabaları devam ediyor olsa da önü pek açık görünmemektedir. Fransa ise işin başında İsrail unsurunu biraz gölgede tutmak suretiyle daha başarılı bir başlangıç gerçekleştirmiş sayılabilir. 
Paris''teki toplantıya 43 ayrı ülkenin cumhurbaşkanı veya başbakanı katıldı. Bunların tümü Akdeniz''le doğrudan bağlantılı ve Akdeniz İttifakı''na giren ülkelerin yöneticileri değildi. Ama birçokları da hadisenin dışında kalmak istemediği, ittifak konusunda kendisine düşecek sorumluluk ve payı bilmek istediği için toplantıya katılmayı tercih etmişti. Toplantıya katılanların arasında muhtelif uluslar arası kuruluşların temsilcileri de vardı. 
Sarkozy, Akdeniz''le irtibatlı devletler arasında bir ittifak organizasyonu oluşturulması fikrini ortaya atmasından sonra İtalya''nın başkenti Roma''da İtalya ve İspanya''nın yöneticileriyle bir araya geldi. Burada ilk uluslar arası adım atılmış ve Roma Çağrısı adı verilen bir çağrı yapılmıştı. 
İttifaka Akdeniz''e kıyısı olan ülkelerin dışında Ürdün, Moritanya ve Portekiz dâhil edildi. Bu ülkeler daha önce Akdeniz''le irtibatlı birtakım uluslar arası organizasyonlara girmişlerdi. Roma Çağrısı''nda bunların da ittifaka iştirak etmeleri istenmişti. İşgalci Siyonist devleti meşrulaştırmayı hedefleyen bir ittifaka Ürdün''ün de dâhil edilmesi zorunluydu. Çünkü Ürdün kuruluşundan bu yana Siyonist işgal devleti için bir tampon devlet, Arap dünyasına açılmasında da köprü görevi görmüştür. Portekiz''in her ne kadar Akdeniz''e kıyısı olmasa da daha önce bu çerçevede yapılan uluslar arası faaliyetlerle ve organizasyonlara önemli bağlantıları olmuştu. Akdeniz''le bağlantılı bir menfaat işbirliği onu da doğrudan ilgilendiriyordu. Ayrıca teşkilat içinde AB''nin ağırlığının artırılması açısından Portekiz''in söz konusu irtibatlarından yararlanılması önemliydi. Moritanya''nın dâhil edilmesinde bu ülkenin daha önce Akdeniz''le ilgili organizasyonlarda yer almış olmasının yanı sıra muhtemelen Fransa''nın Batı Afrika''yla ilgili menfaat hesaplarının rolü vardı. 
Akdeniz''e kıyısı olan ülkelerden sadece Libya ittifaka katılmayı reddetti. Libya''nın başkanı Kazzafi konuyla ilgili açıklamasında, ittifakın tehlikeli olduğunu, İsrail''in hesabı için kurdurulduğunu ve kesinlikle başarısız olacağını ifade etti. 
İttifaka katılan ve Paris''teki toplantıda temsil edilen Cezayir de ittifakın işgalci Siyonist devlet yararına kullanılacağı ve onu himaye eden bir çatı olabileceği konusunda endişeliydi. Cezayir Dışişleri Bakanı Murad el-Medlesi, Paris''teki zirvede yaptığı konuşmada kendilerinin bir oldubittiyle işgalci Siyonist devleti meşru kabul etmiş gibi olacaklarına ve onunla ortak projede yer almaya zorlanacaklarına dikkat çekti. Cezayirli bakanın bu endişesi yerindeydi ve önemli bir gerçeğe vurgu yapıyordu. 
Avrupa Birliği içinde Almanya ittifaka biraz soğuk yaklaştığını ortaya koydu. Böyle yapmasının sebebi Fransa''dan çekinmesiydi. Normalde Almanya, Avrupa Birliği''nin bu tür ittifaklar vasıtasıyla güneye ve doğuya doğru açılmasına karşı değildir. İşgalci Siyonist devletin meşrulaştırılmasını ve bölge ülkelerinin onunla ortak projeler içinde yer almalarının sağlanması için ortak çatılar oluşturulmasını yadırgayacak da değildir. Çünkü Almanya yönetimine hâkim anlayış böyle bir şeyi yadırgamayacağını gösteriyor. Fakat Avrupa Birliği''nin ağır kanatları arasında bir rekabet vardır. Fransa ile Almanya da ağır toplardan oldukları için topuzun bunlardan birinin tarafına doğru kayması diğerini rahatsız edecektir. 
Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy böyle bir ittifakın Ortadoğu''da barışı hâkim kılabileceği beklentisinde olduğunu vurgulamaya çalışarak, ortada mal ve imkânın bulunduğunu ancak barışın bulunmadığını ileri sürdü. Onların "barış" derken kastettikleri Filistin toprakları üzerinde kurulmuş haksız, gayrimeşru Siyonist işgali meşrulaştırmak, bunu işgalden zarar görenlerin tümünün kabullenmesini sağlamaktır. Oysa Siyonist, işgal, gasp ve haksızlık devam ettiği sürece bu mümkün olamayacaktır. 
Türkiye başlangıçta böyle bir ittifaka çok sıcak bakmıyor hatta muhalif davranıyordu. Bundaki tutumunda Kıbrıs''la ilgili birtakım sorunların rol oynadığı tahmin ediliyor. Ancak daha sonra tutumunu tamamen değiştirdi ve ittifaka bütün gücüyle destek vermeye başladı. İşin gerçeğinde Türkiye''yi rahatsız eden sorunlar ortadan kalkmış değildi. Ama tahmin ediyoruz planın hayata geçirilmesi konusunda müşahhas adımlar atılınca hadisenin dışında kalamayacağını düşünmüş ve destek vermeyi böylece ittifakın içinde aktif konum elde etme çabası içine girmeyi tercih etmiştir. 
İttifaka görünüşte Filistin de dâhil edildi. Fakat Filistin''le ilgili politikanın tamamen Siyonist işgal devletinin talimatlarına uygun bir şekilde belirlendiği izlenen tutumdan anlaşılıyordu. İttifakta Filistin halkının iradesinin temsil edilmesine fırsat verilmezken işgal devletinin razı olduğu bir kadronun "Filistin" adına yer almasına imkân tanındı. İşgal devletinin Filistin halkının meşru haklarını kullanmasını engelleyen korsanlık faaliyetlerinin sona ermesini isteyen herhangi bir çağrı yapılmasına bile ihtiyaç duyulmadı. Bilakis sergilenen tutumun işgal devleti korsanlığına biraz daha güç ve cesaret vereceği anlaşılıyor. 
İttifakta ikili başkanlık sisteminin uygulanması kararlaştırıldı. Bu sisteme göre başkanlardan birinin AB üyesi ülkelerden, ikincisinin de diğer ülkelerden olması gerekiyor. Kuruluş merhalesinde AB ülkelerinden Fransa''nın cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, diğer ülkelerden de Mısır''ın cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek eş başkan seçildi. 
Yapılan açıklamalarda ittifakın güvenlik, göç, çevre, enerji, sivil savunma, eğitim - öğretim, kültür, projelerin finansmanı gibi alanlarda yardımlaşma faaliyetleri yürütüleceği dile getirildi. Özellikle Akdeniz''in güneyinde yer alan ülkelerin kalkındırılması amacına yönelik projelerin finansmanına öncelik verileceği iddia edildi. İttifaka üye ülkeler arasında kara, deniz ve hava ulaşımının geliştirilmesini amaçlayan projelerin de özellikle ele alınıp destekleneceği ifade edildi. Projelerin bazıları belki ulusal ekonominin güçlendirilmesinde ve kalkınmanın hızlandırılmasında olumlu katkılar sağlayacaktır. Fakat finanse edilecek projelerin birçoğunun muhtelif yönlerden dışa bağımlılığı, özellikle işgalci Siyonist devletle doğrudan bağlantılı ekonomik faaliyetlerin içinde yer almayı da beraberinde getireceği tahmin ediliyor. 
İttifakın Ortadoğu''da teröre ve nükleer silaha karşı mücadele edeceği de hedeflerle ilgili olarak gündeme getirilen iddialar arasında yer alıyordu. İşte bu yöndeki iddialar hem sergilenen politikadaki ikiyüzlülüğü, hem de birtakım sinsi planlara kılıf oluşturma çabasını ortaya koyması açısından dikkat çekici. Böyle bir iddiada bulunan uluslar arası ittifakın en başta tüm bölge için tehlike oluşturan nükleer silahlara sahip işgalci Siyonist devlete karşı tavrını koyması gerekirdi. Fakat "nükleer silahlanmaya karşı mücadele" denirken işgalci Siyonistlerin elindeki silahlara kör ve ilgisiz kalınmasının tercih edildiği daha başlangıçta sergilenen tutumdan anlaşılıyor. Terör konusunda en başta Siyonist işgal devletinin resmî terör uygulamalarına, insanlık dışı katliamlarına ve vahşi saldırılarına duyarsız kalınması suretiyle işin başında ikiyüzlü bir politika sahneye konuyor. Belli ki her iki konuda da gösterilen hedefler farklı ve üye ülkelerin bu hedeflere yönlendirilmesi için söz konusu kavramlardan birer kılıf olarak yararlanılması amaçlanıyor. 
Lübnan Direnişinin Esirleri Kurtarma Operasyonu
Geçtiğimiz ay işgal devletiyle Lübnan direnişi arasında önemli bir esir değişimi gerçekleştirildi. Lübnan direnişinin Rıdvan Operasyonu adını verdiği bu değişim işlemi birçok yönden önem arz ediyordu. 
En başta zikredilmesi, fakat en çok dikkatten kaçan husus ise şudur: Bu olay alelade ve geçmişte gerçekleştirilenlerin benzeri bir esir değişimi değildir. Siyonist işgal devleti 2006 yazında Lübnan direnişinin esir ettiği askerlerini kurtarmak için savaş başlatmıştı. 33 gün süren söz konusu savaşta bütün askerî gücünü ortaya koymasına rağmen amacını gerçekleştirememiş ve BM''nin devreye girmesiyle savaş sonlandırılmıştı. O zaman esir askerlerini diri olarak kurtarabilmek amacıyla savaş başlatan Siyonist işgal devleti aradan iki yıl geçtikten sonra onların cesetlerini alabilmek için Lübnan direnişinin şartlarının tümünü kabul etmekten başka bir çıkış yolu bulamamıştı. Bundan dolayı esir değişimi gerçekte işgal devletinin 2006 yazında çıkardığı savaşta yenilgiye uğratıldığını resmen ilan etmesi anlamına geliyordu. O yüzden bazı yorumcular 2006 yazında yaşanan savaşın aslında esir değişimi anlaşmasının kabul edilmesiyle sonuçlandığını dile getirmişlerdi. 
Olayın bu yönü dünya kamuoyuna çok fazla yansıtılmadı. O yüzden de alelade bir esir değişiminin neden Lübnan''da bu kadar yankı yaptığı ve işgalci Siyonistlerin kendi içlerinde ateşli tartışmalara sebep olduğu çok fazla anlaşılamadı. Oysa Siyonist devlet silahın bütün gücünü kullanarak yapamadığını, direnişin önünde eğilerek ancak yapabilmişti. Direnişin tüm şartlarını kabul ederek esir değişimine razı olması onun önünde eğilmesi anlamına geliyordu. 
Dediğimiz gibi esir değişimi işgalci Siyonistlerin kendi aralarında önemli tartışmalara yol açtı. Bunun en önemli sebebi işgal devletinin psikolojik savaş gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olmasıydı. Oysa Siyonist devlet gerek Lübnan ve gerekse Filistin direnişi karşısında peş peşe yenilgiler alarak psikolojik savaş gücünü büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Esir değişimi elbette bu kayıplara bir büyük parça daha eklemiş oldu. Fakat Siyonist devletin önünde başka bir seçenek de yoktu. 
Bazı Siyonist yorumcular ölülerle dirilerin değiştirilmesine tepki gösterdiler. Siyonist devlet esirlerinin durumunu tam bilmediği için hayatlarından da tamamen ümit kesmiş değildi. Bir de esirlerine ilgisiz kaldığı kanaatinin yaygınlaşmasının onun askerî politikası üzerinde büyük çapta olumsuz tesir yapacağını tahmin ediyordu. 
Bazı Siyonist yorumcular kendi devletlerinin Semir Kuntar''ı 2004 esir değişiminde serbest bırakmayarak kahraman yaptığını, dolayısıyla bugün onun serbest bırakılmasının büyük çapta ses getirdiğini, bunun da aleyhlerine sonuç doğurduğunu ifade ettiler. Bazıları da Semir Kuntar''ın "önemli bir katil" olduğu iddiasında bulunarak onu serbest bırakmak zorunda kalmanın İsrail açısından büyük bir prestij kaybı olduğu iddiasında bulundular. Ama bu iddiaya yine Siyonist yorumculardan ilginç bir cevap gelmişti. Söz konusu yorumcular, Semir Kuntar''ın yıllarca demir parmaklıklar arkasında kaldığına İsrail''in katillerinin ise parlamentoda sandalyeleri doldurduklarına dikkat çektiler. 
Semir Kuntar''ın serbest bırakılması işgalci Siyonistlerin bayağı ağırlarına gitmişti. Bu yüzden onu rahat bırakmayacakları ve öldürecekleri tehdidinde bulundular. Bu tür tehditler savurmaları caniliğin ve katilliğin onların damarlarına iyice işlediğini gösteriyordu. Kendilerinin bu ruh haletlerini göremezken, işgalci saldırgan tutumlarına karşı direnişe katılan birinin kendi saldırgan askerlerini öldürmesini kabullenemiyorlardı. 
Lübnan direnişinin esir değişimi konusunda gerçekleştirdiği zafer Lübnan''daki tüm siyasi grupların takdirini kazandığı gibi Filistin direnişi açısından da ümit verici bir gelişme oldu. Çünkü işgal devletinin Filistin direnişiyle de bir esir değişimi pazarlığı olduğu biliniyor. 
Siyonist devlet ateşkes konusundaki taahhütlerini yerine getirmedi. Bundaki amacı Filistin direnişiyle herhangi bir esir değişimi pazarlığına girmeden, ateşkesin şartlarının yerine getirilmesi karşılığında Filistin direnişinin elindeki işgalci esir asker Gilad Shalit''in serbest bırakılmasını sağlamaktı. Fakat Filistin direnişi bu konudaki tutumunu değiştirmeyeceğini ve istediği Filistinli tutsaklar serbest bırakılmadığı sürece Shalit''i serbest bırakmayacağını bir kez daha ortaya koydu. 
Filistin''de Yine Hareketlilik
Filistin her zaman olduğu gibi geçtiğimiz ay içinde de büyük hareketliliğe ve önemli gelişmelere sahne oldu. Fakat biz sadece bunların bazılarından özet bilgilerle söz edeceğiz. 
İşgal güçleri Filistin Parlamentosu''nun kadın milletvekili Muna Mansur''u, evine sabaha doğru düzenledikleri bir baskında tutukladılar. HAMAS''ın Değişim ve Islah listesinden parlamentoya giren Muna Mansur''un kocası Cemal Mansur da bu hareketin önemli liderlerindendi ve 31 Temmuz 2001 tarihinde Siyonistlerin vahşi bir saldırısında şehit edilmişti. İşgalcilerin, Muna hanımın eşinin şehit edilmesinin yedinci yıldönümü münasebetiyle anma törenleri hazırlığı içine girdiğinin haberlerini aldıkları ve bu sebeple baskın düzenledikleri bildirildi. Saldırganlar Muna hanıma çocuklarının yanında çirkin muamele yaparak onlara da psikolojik yönden eziyet etmeye çalıştılar. 
İşgalci Siyonistler Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgallerini sürdürebilmek için şiddeti son raddesine kadar kullanmaya çalışırken bunun kendi açılarından da ağıra oturduğunu görüyor ve hiç beklemedikleri direniş eylemleriyle karşı karşıya geliyorlar. Geçtiğimiz ay Kudüs''te kendini el-Celil Kurtuluş Tugayları olarak adlandıran bir direniş grubu tarafından yeni bir buldozer eylemi gerçekleştirildi. Bu tür eylemler Siyonist işgalcilerdeki güven probleminin sürekli büyümesine sebep oluyor. Anlaşıldığı kadarıyla Siyonist işgalcilerin çaktığı çivi tutmayacak ve bu işgal sona erinceye kadar özgürlük mücadelesi devam edecek. 
Filistin''de geçtiğimiz ay içinde yaşanan en önemli gelişme belki hainlerin Gazze''de gerçekleştirdikleri katliamdı. Ne yazık ki Filistin gerçeğine kör ve şaşı bakanlar bu olayı ve sonrasında meydana gelen hadiseleri Fetih - HAMAS gerginliği olarak lanse ettiler. Oysa işgalcilerle işbirliği içinde hareket eden, Fetih örgütünün çatısı altında da kendilerine mekân edinen hainler Gazze''de gerçekleştirdikleri bir bombalama eylemiyle beşi HAMAS mücahitlerinden, biri de küçük bir kız çocuk altı kişinin ölümüne yirmi kişinin de yaralanmasına sebep olmuşlardı. Hainler aynı günün sabahında da Filistin Âlimler Birliği''nin başkanı ve Filistin Parlamentosu milletvekili Dr. Mervan Ebu Râs''ın evine yönelik bir bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdi. Ondan kısa süre önce de bir kahvehaneyi hedef alan bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdi ve bombayı yerleştiren kişi patlamada hayatını kaybetmişti. Belli ki işgal devleti ateşkesi kabul etmesinden sonra Gazze''de işbirlikçi hainleri devreye sokmak ve yine ortalığı kana bulamak istiyordu. 
Gazze''deki yönetim bu cinayetlere ve katliamlara sessiz kalacak, canilerin ellerini kollarını sallayarak ortalıkta dolaşmalarına izin verecek değildi elbette. Fakat Abbas yönetimi katillerine sahip çıkarak, "onlar benim adamlarım, benim adamlarımı neden tutukluyorsunuz?" diyerek güya Batı Yaka bölgesinde misilleme yaptı ve yüzlerce İslâmî hareket mensubunu hiçbir gerekçe göstermeden tutukladı. Hayır kurumlarını kapattı. Camilere baskınlar düzenledi. Ne yazık ki hadiselere işgalci Siyonistlerin ve işbirlikçilerinin penceresinden bakan medya organları bütün bu gelişmeleri dünya kamuoyuna sadece "Fetih - HAMAS gerginliği" olarak lanse etti. Aynı körlüğü ve şaşılığı 2007 Haziran''ında yaşanan olaylarda da müşahede etmiştik. 
Not: Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan el-Beşir hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi''nin çıkarttığı tutuklatma kararı hakkında Ribat dergisinin Ağustos sayısı için ayrıntılı bir yazı yazdık. Emperyalizmin Yargı Cephesi başlığını taşıyan bu yazımızı Web sitemizde (www.vahdet.com.tr) de bulabilirsiniz. Ayrıca burada üzerinde duramadığımız bazı konularla ilgili değerlendirmelerimizi okumak için aynı adresten yararlanmanızı tavsiye ediyorum.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul