17 Ocak 2018 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / ZALİMLER DELİKLERE GİRİYOR

ZALİMLER DELİKLERE GİRİYOR

 

Dikta rejimlerine karşı halk direnişi devam ediyor ve diktatörler domino taşları gibi bir biri ardından dökülüyor. Libya'daki dikta rejimi devrildi. Suriye'deki cuntanın da yolun sonuna çok yaklaştığı anlaşılıyor. Ribat dergisinin Aralık sayısı için yazdığım yazıyı Suriye'deki son gelişmelerle ilgili yorum ve tespitlere ayırdığımdan burada bu konuya girmeyeceğim. Bu ay Vuslat'taki yazımızda Libya diktatörünün anlayışı, saltanatı ve devrilmesi üzerinde duracağım. Ribat dergisinin Aralık sayısı için yazdığımız "Baas Diktası da Yamacın Kenarında" başlıklı yazımızı derginin yayınlanmasının ardından web sitemizden (www.vahdet.info.tr) de okumanız mümkündür.

 

 

Zirveden Zillete

 

Libya diktatörü Muammer El-Kazzafi, Türkiye'de yaygın olarak kullanılan galat-ı meşhur isimlendirmeyle Kaddafi, Arap baharı olarak isimlendirilen halk hareketleri karşısında devrilen üçüncü diktatör oldu. İlk devrilen diktatör yani Tunus cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali kaçmayı tercih etti. İkinci diktatör yani Mısır cumhurbaşkanı Muhammed Hüsni Mübarek kaçmayıp, belki kaçamayıp hapse atıldı. Üçüncüsü olan Kaddafi ise son gücüne kadar zorlamak istedi. Ama önce Trablus'tan doğum yeri olan Sirte'ye kaçtı. Orada da köşeye sıkışınca bir kanalizasyon borusuna girdiği sırada yakalandı ve ne yazık ki sorgulanmadan öldürüldü.

 

 

Her üçü de zirveden zillete düştü. Ama düşüşleri üzerinde düşündüğümüzde gerçekten ibret verici olduğunu görüyoruz.

 

 

Tunus diktatörü Bin Ali'ye yakın çevresindeki adamları Nahda Hareketi'nin lideri Raşid el-Gannuşi'yi neden idam etmeyip de sürgün ettiğini sorduklarında “İkinci bir Seyyid Kutub ortaya çıkarmak istemezdim!” cevabını vermişti. Gannuşi'yi yirmi yıldan fazla bir süre sürgün hayatı yaşamaya zorladı. Üstelik kendisini sürgün ederken ailesinin ülke dışına çıkmasını engellemişti.

 

 

Bin Ali halk direnişi karşısında direnemeyeceğini anlayınca günlerce sığınacak kapı aradı. Sonuçta rotasını belirlemeden uçuşa geçen bir uçakla ülkeyi terk etti. Suudi Arabistan sığınma hakkı tanımasaydı uçağının pilotu bir havaalanından sadece yakıt almak için zorunlu iniş hakkı talep edecekti. Üstelik kendisi Suudi Arabistan'a sığınırken eşi Leyla Tarablusi bu ülkenin şartlarında yaşamayı kabul etmediği için onu terk etti ve bilindiği kadarıyla çocuklarını da yanına alarak Kanada'ya yerleşmeyi tercih etti. Ülkeden çıkamayan yakınları ise Tunus'ta gözetim altında tutuluyor. Düşünün ki Bin Ali binlerce aileyi sırf inançlarından dolayı dağıtmıştı. Kendi ömrünün sonunda sadece saltanatını, imkânlarını değil ailesini de kaybetti. Eşi ve çocukları onu terk etti, Yakın akrabaları da kaçma fırsatı bulamadılar.

 

 

Mısır diktatörü Hüsni Mübarek, düşünce ve inançlarından dolayı tutuklananların mahkemeye bir demir kafes içinde getirilip götürülmelerini istemişti. Dolayısıyla Mısır mahkemelerinde kullanılan demir kafes onun icadı olarak bilinir. Şu işe bakın ki kendisi aynı kafese girdi. O kafesin içinde bitkin ve biçare bir halde yargı önüne çıkarıldı.

 

 

Libya diktatörü Kaddafi zulme başkaldıranları “fareler” olarak nitelendirmiş ve “Sizi cadde cadde, sokak sokak kovalayacağız. Hiçbir yere de kaçamayacaksınız” demişti. Kendisi önce Trablus'ta köşeye sıkıştı, oradan doğum yeri olan Sirte'ye kaçtı. Ayaklananlar onu bu şehirde cadde cadde, sokak sokak aradılar. O bir sokaktan diğerine kaçıyordu. Ama sonunda köşeye sıkıştı ve kaçacak bir yer bulamayınca adeta bir lağım faresi gibi lağım borusunun içine girdi. Orada belki kendini gizleme imkânı vardı. Ama silahlı milisleri görünce birden paniğe kapıldı ve “Acıyın bana acıyın!” diye bağırmaya başladı. Bu sesin sahibini tanıyan gençler de birden heyecana kapıldı ve üzerine yürüdüler. Onu sürükleyerek borunun içinden çıkardı ve feci bir şekilde linç ettiler.

 

 

Zalim ve gaddar olmasına rağmen Kaddafi'nin yine de böyle linç edilerek öldürülmesini biz de arzu etmezdik. Ama bütün bu gelişmeler, o zalimlerin başkalarına layık gördükleri çukurlara kendilerinin girmek zorunda kalmaları gerçekten ibret verici ve düşündürücü değil midir? Asıl büyük hesabın ve cezalandırmanın büyük âlemde, ebedî âlemde olduğunu düşünenler için bu küçük âlemin numûnelerinde de büyük dersler var.

 

 

Ama ibret alamayanlar inatlarını sürdürüyor, dünya saltanatlarını kaybetmemek için gözlerini kırpmadan insanları katlediyorlar. Ellerindeki güç ve sultanın son bulmayacağını sanıyorlar. Oysa kendilerine verilen sadece bir mühlettir ve zulmün dozajını artırmaları onlar için bu mühletin uzamasına değil kısalmasına yol açar. Üstelik bu zulüm onların zirveden düşerken daha büyük bir zillete sürüklenmelerine sebep olur.

 

 

Zalimlerin Hesaba Çekilmesi Daha Büyük Bir Başarıdır

 

Libya lideri Kaddafi çok feci bir şekilde linç edilerek öldürüldü. Bununla ilgili farklı yorumlar yapıldı ve hatta birtakım komplo teorileri de üretildi. Bazılarına göre bu, başkaldıranların seviyesizliğini gösteriyordu. Bazılarına göre yıllarca zulüm gören insanlar baş zalimi görünce iyice heyecana kapılmış kendilerini tutamamışlardı. Bazılarına göre ise o zaman henüz İtalya Başbakanlığını sürdüren Berlusconi ve Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy başta olmak üzere muhtelif Avrupa ülkeleri liderlerinin Kaddafi ile kirli işleri vardı ve onun hayatta kalması, dolayısıyla sorguya çekilmesi durumunda bu işlerinin açığa çıkmasından korkuyorlardı. Kaddafi'nin ele geçirildiği anda kalabalığa karışanların arasında onların adamları da vardı ve kalabalığı tahrik edip heyecana getirerek linç edilmesine sebep oldular. Bu da bir komplo teorisi. Ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. Ama Berlusconi başta olmak üzere muhtelif Avrupa liderleriyle karanlık işlerinin olduğu, Kaddafi'nin Libya kaynaklarıyla bu kirli adamların ceplerini doldurduğu bilinen bir gerçektir.

 

 

O diktatörün zelil ve sefil bir şekilde lağım faresi gibi lağım borusunun içine girmesi gerçekten ibret verici ve düşündürücü olmakla birlikte linç edilmeyip yargı önüne çıkarılması ve hesaba çekilmesi onun dönemine ait birtakım karanlık işlerin açığa çıkarılması çabalarına önemli katkı sağlayabilirdi. Ne yazık ki onun öldürülmesi bir kara kutunun da çözülmeden çöpe atılması olmuştur.

 

 

Kırk İki Yıl Süren Saltanat

 

Albay Muammer el-Kaddafi, Libya'da kırk iki yıl süren bir dikta rejiminin başında yer aldı. Ülkede iktidarı ele geçirmesinin zeminini hazırlayan hadise ise 1 Eylül 1969'da Kral İdris es-Senusi'ye karşı gerçekleştirilen askerî darbe oldu. Bu darbe Kral Senusi'nin bir tedavi için Türkiye'de bulunduğu sırada gerçekleştirilmişti.

 

 

1969 darbesinde Kaddafi henüz yüzbaşı rütbesindeydi ve arka planda yer aldı. Darbeyi ona yakınlıklarıyla bilinen veya onun tarafından perde arkasından yönlendirildikleri tahmin edilen subaylar gerçekleştirdi. Sonra askerî mekanizmanın özel kararıyla rütbesi yüzbaşılıktan albaylığa yükseltildi ve aynı zamanda bu ülkede en yüksek rütbe olarak albaylık kabul edildi. Böylece genç yaşta en yüksek rütbeli subaylar kategorisine girdi ve yönetimde dizginleri tamamen ele aldı.

 

 

Kaddafi'ye Göre İslâm ve Kaddafi İslâmcılığı

 

Yolun başlangıcında “İslamcı” söylemle öne çıktı. Bunda Libya halkının dindar kimliğinin ve İslâmî duyarlılığının önemli etkisi olduğu sanılıyor. Ama kendine göre bir İslam yorumlaması ortaya koymaya başladı. Bu yorumlamasında kendi gibi düşünmeyenleri veya siyasi açıdan önünde engel teşkil edeceklerini düşündüğü kesimleri küfürle itham eden yaklaşımlar ortaya koyuyordu.

 

 

Kendine özel İslam yorumlamasında tasfiye savaşını önce Senusi tarikatına karşı başlattı. Çünkü Senusi tarikatı ülkede oldukça yaygındı ve kendisine karşı askeri darbe gerçekleştirilen eski kralın bu tarikata yakın olduğu biliniyordu. Kaddafi bu tarikatın tamamen sapık, din dışı olduğunu ileri sürerek ileri gelenlerinin çoğunu tasfiye etti.

 

 

Savaşın ikinci merhalesinde hedefe Müslüman Kardeşler cemaatini yerleştirdi. Bu cemaatin de karşı devrimci olduğunu iddia ederek faaliyetlerini tamamen yasakladı. Birçoklarını zindanlara doldurarak işkence ettirdi. Bazıları zulüm ve tehditlerden korktukları için ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Böylece bu cemaatin halka yönelik tüm bilinçlendirme çalışmalarına engel konulmuş oldu.

 

 

İnanca şekil verme savaşının üçüncü merhalesinin hedefine din âlimleri yerleştirildi. Onlar da gerici ilan edilerek halka yönelik tüm davet ve bilgilendirme çalışmaları engellendi. Birçokları tasfiye edildi.

 

 

Kaddafi savaşın bütün bu merhalelerinden sonra kendi kafa yapısına göre şekillendirdiği Müslümanlık anlayışını insanlara dikte etme faaliyetlerini başlattı. Kur'an dışındaki tüm kaynakların geçersiz olduğu, dinî anlama ve hayata geçirmede sünnetin bir geçerliliğinin olmadığı, hatta hadislere sıkı sıkıya bağlanmanın insanı şirke götürebileceği iddiasında bulundu.

 

 

Bir Kaddafi İslâm'ı ortaya çıkarma ve Libya Müslümanlarının dinî anlayış ve yaşayışlarına bu doğrultuda şekil verme projesinin olduğu anlaşılan diktatörün son müdahalesi ise doğrudan temel kitap Kur'an-ı Kerim'e oldu. Kur'an'da “qul (söyle)” kelimeleri gibi doğrudan Peygamber (s.a.s.)'e hitap tarzındaki kelimelerin onun sağlığında geçerli olduğu, vefatından sonra geçerliliğinin kalmadığı iddiasıyla bu kelimeleri metinden çıkarmak gerektiği iddiasıyla söz konusu kelimelerin yer almadığı yeni bir mushaf bastırdı. Hatta bu mushafı muhtelif ülkelere bağış olarak da dağıtmak istedi. Ama gönderdiği ülkelerde paketlerin açılmasından sonra söz konusu müdahalenin fark edilmesi üzerine derhal mushafların geri gönderilmesi ve Libya'dan bir daha mushaf bağışı kabul edilmemesi üzerine bu oyunu tutmadı. Müdahale Libya içinde de ciddi tepkilere sebep olduğu için Kaddafi fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.

 

 

Kaddafi'nin Kutsal Kitabı "Yeşil Kitap"

 

Tüm muhalif cepheleri ve oluşumları tasfiye ederek dizginleri elinde tutan Libya diktatörü kendisinin geliştirdiği yeni ideolojik anlayışı bir tür İslâm sosyalizmi olarak kabul ettirmeye çalışıyordu. Çünkü bir tarafta İslâm'ı reddetmediğini, ondan kopmadığını, bilakis İslâm temelli yeni bir sosyal nizam geliştirdiğini söylerken bir yandan da bu nizamı sosyalist çerçeve içine oturttuğunu, emek, ürün ve siyasi irade paylaşımını esas aldığını düşünüyordu. Böyle bir anlayışa göre şekillenen yönetim biçimini de “cemahiriye” olarak isimlendirmişti. Bu yüzden 1969 darbesinden sonra Libya Arap Cumhuriyeti adı verilen devletin adını da 1977'de Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi olarak değiştirdi. Daha sonra isme bir de el-Uzma (Yüce) kelimesini ekleyerek Yüce Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi yaptı.

 

 

İdeolojik düşünce yapısının temel ilkelerini ve ana çerçevesini de Yeşil Kitap adını verdiği bir kitapta topladı. Bu kitabı daha sonra okullarda adeta bir kutsal gibi okutmaya ve halka da siyasi nizamın kutsal kitabı gibi kabul ettirmek için çaba sarf etmeye başladı.

 

 

Yeni Bir Libya Toplumu Üretebildiğine İnanan Kaddafi Yanılıyordu

 

Kaddafi zikrettiğimiz itikadi ve ideolojik çerçeveye göre dikte ettiği anlayışla yeni bir Libya toplumu ürettiğine inanıyordu. Oysa o toplum her ne kadar âlimlerden mahrum bırakılmış olsa da kitabından ve temel kültüründen kopmamıştı. Başlarındaki diktatörün dikte ettiği anlayışın da saçmalıklarla dolu olduğunun farkındaydı. Üstelik bu saçmalıkların kendilerine nasslara ve delillere dayalı olarak öğretilmeyip hâkim güç tarafından zorla dikte edildiğini görüyordu. Aynı zamanda bu yönetimin baskıcı uygulamaları onları en temel haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakmıştı. Bununla yetinmeyerek, paylaşımcı bir sistemden söz etmesine rağmen ülkenin servetini âdil paylaştırmayıp kendi yakın çevresine sınırsız imkânlar sunmak suretiyle dikte ettiği anlayışta da samimiyetten ve gerçekçilikten son derece uzak kalmıştı.

 

 

Bütün bunları gören halk bu zulüm rejiminin bir an önce devrilmesini, başlarındaki diktatörün ve avanelerinin gitmesini istiyordu. Ama bunun için bir hareketliliğe, mücadeleye, gerektiğinde bedel vermeye ihtiyaç vardı. Tunus ve Mısır'daki direniş bu halkı da cesaretlendirdi ve 15 Şubat 2011 tarihinde Libya'da da geniş çaplı bir halk ayaklanması başladı.

 

 

Libya diktatörü diğerlerinden daha katı ve gaddar davranmasına rağmen direnişçilerin kararlılığını yıldıramadı. İlk gösterileri çok şiddetli polis müdahalesiyle dağıtması insanların cesaretini kıramadı; tam aksine sonrakilerde daha güçlü ve etkin kalabalıklarla sokaklara dökülmeye yöneltti.

 

 

17 Şubat'ta düzenlenen büyük gösteriye Kaddafi'nin adamları silahla müdahale ettiler ve onlarca gösterici öldürüldü. Katı muamele karşı tarafın da silahla karşılık vermesine yol açtı ve Arap isyanlarında silah ilk kez Libya'daki direniş tarafından kullanıldı. Sonuçta sekiz ay süren direniş karşısında diktatör yenilgiyi kabul ederek deliğe girmek zorunda kaldı. Çünkü halk desteğinden tamamen yoksundu ve kullandığı silahlı gücü de yine silahla korkutarak cepheye sevk ediyordu.

 

 

Aynı şey bugün Suriye'deki dikta rejimi için de söz konusudur. “Baas Diktası da Yamacın Kenarında” başlıklı yazımızın size bu konuda fikir vereceğini umuyorum.

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul