23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / HADİS KİTAPLARININ GÜVENİLİRLİĞİ

HADİS KİTAPLARININ GÜVENİLİRLİĞİ


 

 


 

 

 

İslam dini yazılı bir kültüre sahip olmayan bir toplumda ortaya çıktı. Kur'an "ümmî" olan Hz. Peygamber'in[1]"ümmîler"e gönderildiğini bildirir.

 

Ancak bunun, toplumun yazıdan ve yazılı malzemeden tamamen habersiz olduğu şeklinde anlaşılmaması gerekir. Tarihi verilerin yanında Kur'an'ın açıklamaları yazının en azından kıymet atfedilen konularda kullanıldığını, yazı bilmenin bir meziyet olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Örnek olarak seçkin şiirlerin yazılarak Kabe'nin duvarına asılması, kamil insan olmanın şartlarından birinin yazı bilmek olarak algılanması[2]ve Kur'an'ı söylemenin kitap okuyup yazmakla mümkün olabileceğinin düşünülmesi[3] zikredilebilir. Bunun için denebilir ki; "İslâmiyet'ten önce Araplar arasında yazı herhalde sanıldığından çok kullanılıyordu"[4].

 

Müslümanlığın gelişiyle bu anlayışı geliştiren ve yaygınlaştıran açıklama ve uygulamalar yapıldı.

 

Her şeyden önce Kur'an'da yazıya doğrudan veya dolaylı atıf yapan bir­çok ayet vardır. Kalem, satır, kitab, sahîfe, sağ elle yazma, imla, imlal gibi kavramların geçtiği bu ayetler dikkatleri yazıya ve yazılı malzemeye çekmektedir.

 

Hz. Peygamber'in söz ve uygulamaları da bu yönde olmuştur. Prof. Dr. İbrahim Canan Hz. Peygamber zamanında okuma-yazma öğretimini yaygınlaştırma tedbirlerini psikolojik plandaki tedbirler ile fiili ve tatbiki plandaki tedbirler şeklinde iki ana başlık altında ayrıntılarıyla ele almıştır[5].

 

Böylece "İslâmiyet, hattı ve kitâbeti zaruri kılan, kullanma sahasını ge­nişleten âmilleri beraberinde getirmişti. Yazı, İslâm'ın tesis ettiği bütün maddî mânevî cepheleriyle yeni içtimai nizamın en ehemmiyetli tesbit, tescil, temkin ve neşir vasıtası olarak işlendi ve hicreti takip eden yarım asır içerisinde, daha önce geçen üç asırlık hayatındakinden büyük bir tekâmüle mahzar oldu"[6].

 

Neticede bir zihniyet değişimi gerçekleşti[7]. Eski Arap geleneğinin ve Müslümanlığın iman kaynaklarının yazılı şeylere atfettiği değerin yanında yazılı kültüre sahip toplulukların İslâm toplumuna katılması[8]bu değişimi kolaylaştırmış olmalıdır[9]. Bunun için Kaytano'nun kırtasiyeciliği çağrıştıran uygulamaların bu bölgeden çıkamayacağı iddiası[10]kısmen doğru kabul edilse de, zikredilen hususlar göz önüne alındığında yazının, İslâm'ın ilk yıllarında da, genellikle tasvir edilenden[11]daha fazla kullanıldığı tahmini yapılabilir. Kendilerinde yazı konusundaki değişimin görüldüğü insanların kimlik­leri de dikkat çekici olmalıdır. Genç sahabiler veya hicaz bölgesi dışından, yazılı bir kültüre sahip yerlerden gelmiş olanlar: Abdullah b. Amr, Ebû Şah el-Yemânî, Ebû Hureyre, Abdullah b. Abbâs, Ebu Rafi el-Kıbtî, Hemmam b. Munebbih...

 

Bu konuda bölgeler arasında da farklılıklar müşahede edilir: Mâlik Medîne ehlinin kitaplara sahip olmadığını, Medîne'li İbnu'l-Museyyeb (ö. 90'dan sonra) ve el-Kasım'ın (ö. 106) öldüklerinde geriye kitap bırakma­dıklarını, yine Medîne'li İbn Şihâb'in (ö. 124) yanında sadece kavminin nesebini ihtiva eden bir kitap bulunduğunu, Ebû Kılâbe el-Basrî'nin (ö. 104) ise öldüğünde geriye bir katır yükü kitap bıraktığını bildirmektedir[12]  Diğer taraftan Kur'an'da Kitap ve yazının lehine bulunan verilerin ya­nında bu konudaki bir tehlikeye de işaret vardır: Tahrif[13]. İlk Müslümanlar bu işaretin müşahhas yansımalarını çevrelerindeki Yahudi ve Hıristiyanlarda bulunan farklı dini metinlerde de görmüş veya duymuş olmalıdırlar.

 

Bu vakıa, yazıyla tesbit edilen dini metinlerde Müslümanların dikkatini çekmiş olmalıdır[14]. Herhalde bunun için rivayete, özellikle de yazılı metin­lere güven meselesine ilk dönemlerden itibaren atıflar yapıldığı görülmek­tedir. En çok hadis rivayet eden sahabiler arasında yer alan İbn Abbas'ın, Hz. Ali'nin verdiği fetvaları (kadau Ali'yi) içeren bir kitabın bir kısmının Hz. Ali'ye ait olmadığını söyleyerek imha ettiği nakledilir[15]. İmam Malik, kitaba gizlice ilaveler yapılabileceği endişesini dile getirir[16]Abdurrahman b. Mehdî (ö. 198), hâkimlikle hadis rivayetinde hüsnüzanna dayanmanın doğru olmayacağı tesbitini yapar[17]. Bu ve benzeri birçok haber, ilgili kişilerin bu meselenin farkında oldu­ğunu göstermektedir. Zaman içinde, bilerek veya istek dışı ortaya çıkabilen tahriflere, yazım esnasında yazının gelişmişlik durumunun ortaya çıkara­bildiği hatalar da eklenmiştir. Bu durumlar bazı önlemler alınmaya çalışıl­mıştır.

 

1. Belli Usullerle Alma

 

Güvenilir bir şekilde nakil için başvurulan önlemlerin başında, kitapla­rın yazarından veya rivayet hakkına sahip olan hocadan belli usullerle alınmasının şart koşulması gelir. Tahammül yolları denilen bu usullerin sekiz kadar farklı çeşidinden bahsedilmektedir. Denebilir ki, bütün bu usuller, ilgili tartışmalar ve uygulamalar incelendiğinde görüleceği üzere, tamamen hadislerin yazılı kaynaklardan güvenli bir şekilde nakli ile ilgili­dir. Şu haberlerden bu çıkarılabilir: Görme özürlü ile ümmi kimseden semaın sahih olmamasının gerekçesi olarak, onların semaından olmayan şeylerin eklenme ihtimali gösterilmektedir[18]. Şu halde burada söz konusu olan husus yazılı bir şeyin sema edilmesidir. Aksi halde bir ilaveden bah­setme imkânı yoktur.

 

Hadislerin /bilginin yazılması, başlangıçtaki farklı gerekçelerden hare­ketle ortaya çıkan tartışmalar bir tarafa, bilginin muhafazası açısında takdir edilen bir şeydi. Ancak yazılı malzeme başlıca iki tehlikeyle karşı karşıyay­dı: Yanlış okuma[19], değişiklik yapma[20]. Bunların bertaraf edilmesi, söz konusu malzemeye sahip olanın güvenilirliğine bağlı olduğu için yazılı metin "tek başına" fazla bir değer ifade etmiyordu[21]. ez-Zehebî şöyle der: "İbn Cureyc icazet ve munâvele yoluyla rivayetin caizliği görüşündeydi. Bunu da çok yapardı. ez-Zührî'den yaptığı rivayetlerindeki hatalar buradan kaynaklanmıştır. Çünkü ondan munavele yoluyla almıştı. Bu tür rivayet şekillerine, özellikle bu çağda tashif girebiliyordu. Çünkü yazıda ne hareke ne noktalama henüz ortaya çıkmamıştı"[22].

Hadis kitaplarında, yazılı bir kaynaktan alındığı kesin olmakla beraber bu kaynağa değil de yazarına veya sahibine atıf yapılması usulü, bunun bir tezahürüdür[23]. Bazı zatların yazılı malzemeye yönelik olumsuz açıklamala­rını da bu şekilde değerlendirmek gerekir[24].

Bunun için zamanla söz konusu tahammül yolları geliştirilmiştir. Kaynak hadis kitaplarının telif edildiği ilk üç asırda söz konusu usuller­den kahir ekseriyetle semâ ve kıraat usullerinin kullanıldığı görülmektedir[25].

 

İlk dönemlerde hadis öğreniminde sema usulünde ısrar edenler de var­dı. Halef b. Temîm, Hayve b. Şureyh'in kitabını kendisine munâvele sure­tiyle vermek istediğini, ancak kendisinin sema ile alma talebini Hayve kabul etmeyince onu almaktan vazgeçtiğini bildirmektedir[26]. Bu konuda ilginç örnekler de vardır: Ali b. el-Hüseyn eş-Şakîkî? Kitabu's-Salât'ın tamamını sema ettiğini, ancak (sema esnasında bir ara) bir eşeğin anırdığı­nı bu sebeple bir hadisi veya bir hadisin bir kısmını duyamadığını, sonra bunun hangi hadis olduğunu unuttuğunu, bunun için kitabın tamamını rivayet etmeyi bıraktığını anlatır[27].

 

Bu iki usul, semada hoca, kıraatte talebe okumakla beraber netice itiba­riyle "duymaya" dayanmaktadır. Söz konusu kitabı / kitaptaki hadisleri hem hoca (yeniden) hem de talebe (söz konusu hocadan ilk olarak) duy­muş olmaktadır. Böylece hem yazının gelişmemişliğinden kaynaklanan problemler, hem de kitapta değişiklik yapma ihtimalleri bertaraf edilmeye çalışılıyordu. Müslim de sema ve kıraatle hadis alanın tashif ve benzeri fahiş hatalar yapmayacağını kaydetmektedir[28]. Dolayısıyla yazıyı sema/ duyma ile birleştirmek en makbul yol kabul edilmiş ve uygulanmaya çalışılmıştır[29]. Bu anlayışın tabii bir sonucu olarak bu iki sakınca söz konusu olmadığında diğer usullerle tahammül ve edâ yollarına da gidilmiştir[30]. Bütün bunlarda önemle üzerinde durulan husus güvenli bir naklin sağlan­masıdır: el-Hasan el-Basrî[31](ö.110) ile ez-Zührî[32](ö. 124) hocaya kıraat edilen kitabı hoca onaylayınca talebenin haddesenî fulân diyerek rivayet edebile­ceğini söylerler. ez-Zührî kendisine getirilen kitaplarının nüshalarını da inceledikten sonra rivayete izin verirdi[33].

 

Mâlik b. Enes, Yahya b. Saîd el-Ensârî'nin (ö. 144) kendisinden taleb et­tiği 100 Zührî hadisini yazıp ona ulaştırdığını, bunları kendisinden sema edip etmediği sorulunca; "O (yani Yahya), bundan/böyle bir muameleye muhatap olmaktan daha anlayışlıdır/ Huve efkah min zalik" karşılığı vermişti[34]. İbn Abdilberr de, icazet verilen kitabın muayyen, malum, mah­fuz ve mazbut, icazet verilen kimsenin bu işi bilen biri olmaması halinde aslında olmayan şeylerin eklenmesi veya bazı eksiltmelerin yapılması ihtimaline işaret etmekle bu güvenlik meselesine işaret etmiş olmaktadır[35].

 

Söz konusu sekiz usulün üstünlük sıralaması da, güvenli nakille ilgilidir. Mâlik'in kıraati tercih etme gerekçesinde bu görülmektedir. Ona; "İnsanın sana arzetmesi, senin ona rivayet etmenden daha mı sevimlidir?" diye sorulduğunda şöyle cevap vermişti: "Kıraatinde titizlik gösterdiğinde arz etmesi tercih edilir. Çünkü rivayet eden bazen hata yapar veya unutur!"[36]

İcazetli kitabette yapılması gerekenleri anlatan el-Hatîb, sonunda; "Bü­tün bunlar işi sağlam tutma kabilinden şeylerdir" der[37].

 

el-Hatîb, mutearız iki haberden sema ile alınmış olanın kitabetle alınmış olana tercih edileceğini, çünkü kitabetle alınanda tahrif ve hata yapılmış olabileceğini kaydetmektedir[38]. Bu noktada asılsız nisbetler üzerinde durulabilir. Şüphesiz bu durum, sadece bu yollarla tahammül ve edayla değil, belki onlardan ziyade genel kitap güvenliğiyle ilgilidir.

 

Kur'an'ın bildirdiği gibi insanoğlu kendi eliyle yazdığı şeyleri zaman zaman Yüce Allah'a bile nisbet etmeye cüret edebilmiştir.[39].

 

Bu vakıa karşısında aynı şeyin insanlar hakkında da yapılması her za­man imkân dahilinde olmuştur. Tarihte bunun pek çok örneği de bulun­maktadır. Denebilir ki, hadis naklinde belli öğrenim usulleri ve ilgili şahısların gü­venilirlikleri üzerinde durmakla bu asılsız nisbet ihtimalleri de asgariye indirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca hadisi/kitabı birlikte dinlediği kimselerden meşhur birini kaydetme, hocaya onay kaydı (sah) yazdırma, raviye yemin ettirme[40]yahut sema ve icazet kayıtları tutma gibi çarelere başvurulmuştur. Bunların içinden üzerinde en çok durulanları semâ ve icâzet kayıtlarıdır[41].

Muneccid ilk dört asırda ilim tahsilinin sözlü rivayet yoluyla olduğunu, bunu, hocanın veya öğrencinin yazdığı bir icazetle yazılı olarak tesbit etme yoluna başvurmadıklarını, 3. ve 4. asırdan incelediği yazmalarda sema icazeti göremediğini, sadece 4. asırda bir kıraat icazeti gördüğünü ifade eder[42].

 

Ancak bazı haberler sema ve icazet kayıtlarının çok daha önce tutulma­ya başlandığını göstermektedir. Ebû Zur'a er-Râzî şöyle der: Kûfe'de bir adam bir adamın kendi semâına mani olduğunu iddia etmiş ve şehrin kadısı Hafs b. Ğıyâs en-Nehaî'nin (ö. 195)[43]hakemliğine başvurmuşlar. Hafs kitap sahibine; "Bize kitabını çıkar göster. Bu adamın senin el yazınla olan semaında seni zorlarız. Kendi yazısıyla olanında ise seni muaf tuta-rız!"[44].

 

el-Hatîb de Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241) elyazısıyla yazılmış olan ve kendisinden oğlunun sema etmiş olduğu bir kitabın bir yaprağının kena­rında "Abdullah('ın semaı buraya kadar) ulaştı" kaydını gördüğünü bildirir[45].

 

İlgili eserlerde Ebu'l-Eş'as Ahmed b. el-Mikdâm el-Iclî'nin (156-253) verdiği bir yazılı icazet[46], Muhammed b. Yahya ez-Zühlî'nin (ö. 258) yazıp verdikleri birer icâzet[47]ile, Kadı İsmail b. İshak'ın (199-282?) Ahmed b.

 

İshâk İbn Behlûl'e (231-318) yazıp verdiği bir icâzet[48]ve Ebû Bekr b. Ebî Hayseme'nin (207-298) 276 yılında kendi el yazısıyla yazıp verdiği bir icazet[49]görülmektedir.

 

İmam Şafiî'nin, günümüze ulaşan kitaplardan tarihi sabit en eski kitap olduğu bildirilen er-Risâle'sinin sonunda katibi er-Rebî'in (ö. 270) 265 tarihli bir "istinsah izni" kaydı bulunmaktadır[50].

Bununla beraber bu yöntemin hocadan sözlü olarak rivayet izni almakla başladığı ve uzun bir süre böyle devam ettiği anlaşılmaktadır[51]. Çünkü günün şartlarında belirleyici olan ravinin kendisidir. Zamanla bu durum yazıyla tesbit lehine gelişecektir. Bununla beraber 5. asır alimlerinden Ebu Ahmed el-Farazi (ö.406) bile, kendisinden sema kaydı isteyen bir öğrenci­sine şöyle demiştir: 'Yavrum, Sen doğru sözlü olmaya bak! Çünkü sen bu şekilde tanındığında hiç kimse seni yalanlayamaz ve söylediklerin, naklet­tiklerin tasdik edilir. Böyle olmadığında ise; 'Bu Ebu Ahmed el-Farazi'nin yazısı değil!' denilirse bunu diyenlere ne diyeceksin?'[52]Beşîr b. Nehîk; "Ebû Hureyre'den (ö. 58) bir kitap yazdığını ve, 'Bunu senden rivayet edebilir miyim?' dediğini, onun da: "Evet!" karşılığını verdi­ğini bildirmektedir[53].

 

2. Ezberleme

 

Hadislerin, yazılmış olsalar da ezberlenmesi başvurulan önlemlerden biri idi. Bunun için ezber kabiliyeti, hadis rivayetinde önem arzeden husus­lardan biriydi[54]. Ebû Hanîfe'nin ancak ezberlenmiş olan hadislerin rivayet edilebileceği kanaatinde olduğu nakledilmektedir[55].Huşeym (ö.183) şöyle demiştir: Hadisi ezberlemeyen hadisçilerden sa­yılmaz. Şu insanlardan bazısı bir kitap getirip (okuyor). Sanki o mektup yazıcısı!"[56]Hişâm b. Yûsuf, Ma'mer'in yanlarında 20 yıl kaldığını, bu süre içinde hiçbir kitabını görmediklerini, yani onlara ezberinden hadis rivayet ettiğini bildirir[57].

 

İmam Mâlik'in de; sema etmiş olduğu kitaptaki hadisleri ezberlemeyen kimseden hadis alınmayacağı görüşünde olduğu, çünkü geceleyin kitapla­rına ilave yapılmasından endişe ettiği bildirilmektedir[58].

İsmaîl b. Uleyye (110-193) de, kitabından hadis rivayet eden Yezîd b. Ebî Yezîde d-Dubaî er-Rişk'den (ö.130) onları ezberlememiş olduğuna bakarak rivayeti terk etmişti[59]. Benzeri bir durum Muâz b. Muâz el-Anberî (ö. 196) hakkında da anlatılır. O da el-Mesûdî'yi (ö. 160)kitap mütalaa ederken görmüş, hafızasının zayıfladığının işareti olan bu durumdan dolayı ondan hadis rivayetini terk etmişti[60].

 

İbnu'l-Medînî (ö. 234), bir hadisi, ravisinin asıl nüshasında bulunduğu halde, ezberlememiş olduğunu söyleyerek kabul etmemişti[61]. Ebû Zur'a er-Râzî (ö.264) de ashab-ı hadisten birine ödünç verdiği bir kitabını altı ay sonra geri aldığında yedi yerde değişiklik yapıldığını gördü­ğünü, bunları kitabı ödünç alan şahsa bildirdiğini, bu değişiklikleri de, kitaptakileri ezberlemiş olduğu için fark ettiğini anlatır[62]. Bu sebeple hadis­lerini ezberleyen titiz bir ravi, titiz olmayan birinin "asl"ından üstün sayıl­mıştır[63]. Kadı Iyâz da, hadisçinin ancak ezberlediği veya yazıp da, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde koruduğu hadisleri rivayet edebileceğini bildirir[64].

 

Bununla beraber ezberlenmiş olsalar da hadislerin kitaptan nakli daha güvenilir bir yol olmuştur. Birçok meşhur hadisçinin böyle yaptığı nakledilmektedir[65].

İmam Ahmed, "hâfız" olarak nitelediği Abdullah b. el-Mübârek'in ki­taptan rivayet ettiğini bildirir[66]. Ahmed b. Hanbel'in kendisi de, hafızasının kuvvetliliğine rağmen, oğlunun bildirdiğine göre, on kadar hadis hariç, hep kitaptan rivayet ederdi[67].

 

Buna mukabil, yazılı olan hadislerini, kitabı yanında bulunmadığı veya kitabı bir şekilde zayi olduğu için hafızasından nakleden ravilerin hataları­na sıkça işaret edildiği görülür. Bu cümleden olarak Nesâî'nin (214-303) Abde b. Abdirrahîm'den (ö. 244) yaptığı bir rivayetteki hatanın Abde'den kaynaklanmış olabileceği çünkü Merv'li olan bu hadisçinin Mısır'da riva­yette bulunurken yanında kitab bulunmadığı söylenir[68]. Nesâî'nin kendisi de, mevkûf iken yanlışlıkla merfû' olarak rivayet edilen bir hadisin kitapla birlikte okunmadığına işaret eder[69].

 

3. Karşılaştırma

 

Yazılan metni aslıyla karşılaştırma (arz/muaraza/mukabele) erken dö­nemden itibaren başvurulun bir tesebbüt yöntemiydi. el-Hatîb, öğrencinin uyması gereken adabdan birisi olarak da zikredilen[70]bu işin vâcib olduğu­nu kaydeder. Kadı Iyâz ve İbnu's-Salâh da aynı hususa işaret ederler[71]. Karşılaştırmanın, tahammül yollarının hepsinde vacib olduğunu belirten Kadı Iyâz[72], bu yapıldığında kıraatte ortaya çıkan bazı kusurların zarar vermeyeceğini de ifade eder[73]. Bu usulün Hz.Peygamber'in vahiy katiplerine yazdırdıklarını onlara okutması ve gerekirse düzeltmeler yapmasına[74]dayandığı söylenir[75].

 

Beşir b. Nehik, Ebu Hureyre'den yazdığı kitapları ona okuyarak karşı­laştırma yaptığından bahseder[76]

Urve b. ez-Zübeyr (ö. 94) oğlu Hişâm'a (ö. 146), yazmış olduğu şeyi as­lıyla karşılaştırmadığında yazmış sayılmayacağını söylemiştir[77]. Yahya b. Ebî Kesîr (ö. 132) konunun önemini bir benzetmeyle anlatır: "Yazıp da karşılaştırmayan, helâya girip de istinca yapmayan kimse gibidir!"[78]. Karşılaştırma yapılmadığında rivayet esnasında bunun açıklanması ge­reğini söyleyenler vardır[79].

Bu husus, sema ve kıraat dışındaki tahammül yollarında daha bir önem kazanır. İcâzette, icazet verilecek fer' nüshanın aslıyla mukabelesinin yapılmış olması gerekirdi[80].

 

Abdurrahman b. Amr el-Evzâî (ö. 157) kitaplarının fer' nüshalarının ri­vayetine, onları inceleyip tashih ettikten sonra izin verirdi[81].

 

Arzu'l-munâvlede hocanın arz edilen kitabı incelemesi, tashih edilecek yerler varsa tashih etmesi veya asıl nüshayla karşılaştırılmasının yapılması gerekir. Bu usulde incelemeden rivayet izni verilmesi doğru bulunmamıştır[82]. Şüphesiz burada da hocanın, söz konusu nüshayı önceden görmüş olması veya arz eden öğrenciyi tanıması gibi hususlar da etkili olmaktaydı. ez-Zührî'nin, kendisine arz edilen bazı hadis nüshalarının rivayetine, görünüşte incelemeden izin vermesinin[83]böyle bir durumdan kaynaklan­dığı söylenir[84].

Bu uygulamanın zamanla kurumsallaştığı anlaşılmaktadır: Endülüs Emevi halifesi el-Hakem el-Mustansır Billah'ın (ö. 366/976) kitaplarıyla ilgili bir haberde "Beytu'l-Mukâbele ve'n-Nesh" diye bir kurumdan bahsedilir[85].

 

4.      Mühürleme

 

Yazılıp başka yerdeki birine gönderilen kitabın, içinde bir değişiklik ya­pılmaması için, bağlanması ve mühürlenmesi gereği üzerinde durulmuştur. el-Hatîb seleften bir çok alimin böyle yaptığını bildirmektedir. Bu cümle­den olarak İbn Cureyc'in (ö. 150) İbn Ebî Sebre'ye (ö.162) bazı hadisler yazmış ve bunları mühürlemişti[86]. Şu'be (ö. 160), Bakıyye'de bulunan bir kitabı yazıp mühürleyerek kendisine göndermesini istemişti[87]el-Leys b. Sa'd'a (ö. 175) da Abdullah b. Ömer el-Ömerî'den (ö. 171) mühürlü olarak gelen bir kitaptan bahsedilmektedir[88]. Kuteybe b. Saîd )ö. 240) de Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'e (ö. 290) yazmış olduğu hadisi mühürleyip göndermişti[89].

 

5.      Âlî ve sahih isnad elde etme

 

Bu, en eski nüshaya veya raviye ulaşmayı, böylece hata ihtimalini asga­riye indirmeyi amaçlayan bir faaliyetti. Ne kadar güvenilir olurlarsa olsun­lar, hata yapma ihtimali olan insanların birbirlerine nakliyle sonraki dö­nemlere ulaşan hadislerde hata ihtimali araya giren insanların (ravilerin) sayısına nisbetle değişiklik arzeder. Bu sebeple ravi sayısı ne kadar azsa hata ihtimali de o kadar az demektir

Yazar:
.
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul