19 Kasım 2017 - Pazar

Şu anda buradasınız: / KEŞİF YOLUYLA HADİS RİVAYETİ

KEŞİF YOLUYLA HADİS RİVAYETİ

Hadisçilere göre Hz. Peygamber'den nakledilen hadislerin ona ait olup olmadığını tespit etmede temel kriter isnadlardır. Râviler zinciri demek olan isnad veya diğer bir ifadeyle sened, hadislerin ilk kaynağına varıncaya kadar kesintisiz bir şekilde rivayet edildiğini gösteren birer belge niteliğindedir. Bu açıdan isnad, hadis ilmin de büyük bir öneme sahiptir.[1]

 

İslâmi ilimler içinde hadisçilerin isnada büyük bir değer vermesine ona itibar etmesine rağmen, isnada bu kadar önem vermeyen hatta zaman zaman onu eleştiren, isnada karşı başka alternatifler ileri sürenler de olmuştur. Bu eleştiriler genellikle ilimlerini kalp ve feyiz yoluyla alan bir takım sûfiler tarafından gelmiştir. Hadisçilerin tamamen isnada dayanan "ahz-ı zâhir" yolu yanı yanında bazı sûfiler,bir diğer yol olarak "ahz-ı bâtın" dedikleri keşif yolunu benimsemişler,bu yolla da hadislerin rivayet edilebileceğini, sıhhatine hükmedilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Keşif konusu daha çok tasavvuf literatürünü ilgilendirmekle birlikte, keşifle hadis meselesi hadis ilminin konusu alanına girmektedir. Hadis ilminin üzerinde döndüğü,dayanak noktasını ve temelini oluşturan isnad usûlü bile tam birobjektiflik kazanamamışken tamamen subjektif olan bir de keşif meselesinin ortaya atılması, meseleyi daha da karmaşık hale getirmektedir.

 

A.               Keşif Kavramı

 

Bir şeyi örten perdeyi kaldırarak açığa çıkarmak anlamına gelen keşif kelimesi, tasavvuf literatüründe ayrı bir öneme sahiptir. Mutasavvıflara göre keşif, belli rizâyet ve mücahede sonucu, bir takım kabiliyet ve melekelerin iyice geliştirilmesi ve ruhî bazı güçlerin meydana çıkarılması demektir.[2]Mutasavvıflara göre en üstün bilgilere keşif yoluyla ulaşılır.[3]

 

Sûfilerin bu anlayışlarına karşılık kelamcıların çoğunluğu, keşfi bir bilgi kaynağı olarak görmemiştir. Gazâlî, (ö.505/1111) Râzî (ö.606/1209), ve Âmidî (ö.631/1233) gibi bazı kelamcılar ise, keşifle kesin bilgi elde edilebileceği kanaatindedirler. Keşfin en önemli temsilcilerinden olan İbn Arabî (ö.638/1240)‘ye göre Allah’ı bilmeye götüren yollar, keşif, akıl ve istidlal yoludur. Birinci yol olan keşif yoluyla meydana gelen ilim zaruri bir ilimdir. Kişi bunu şüphe götürmeyecek bir şekilde, hem delille hem de zevk yoluyla hissedebilir. Bu ilm-i ilahiyi bir tecelli ile elde edenler, resüller, nebiler ve bazı velilerdir. İkinci yol olan akıl yolu ise, birinci yolun altındadır. Delille görüş sahibi olan kişinin deliline bazan olumsuz bir şüphe karışabilir.[4]Çağdaş âlimlerden Musa Carullah Bigiyef (ö.1949) de bilgi elde etme yollarının, bilinenden bilinmeyenin çıkarılması olan akletme, nakil ve keşif şeklinde üç kısma ayrıldığını söylemiş, bunlar arasında keşif, vahiy ve ilhamın Allah katından olması sebebiyle kesin ve gerçeğe uygun bir bilgi türü olduğunu belirtmiştir.[5]Bazılarına göre de keşif, ictihad gibi yalnız sahibini bağlar.[6]

 

İbn Arabî gibi mutasavvıflar keşifle elde edilen bilgilerin yanılmaz kesin bilgiler olduğunu savunmalarına rağmen, keşif sahibinin keşfedilen şey hakkında vereceği hükmün bazan yanlış olabileceğini de belirtmektedirler.[7]Buna göre mükaşif, doğru bir keşif görmekle birlikte tabir caizse bu keşfini yorumlamada, keşfin neye delalet ettiği konusunda hüküm vermede hataya düşebilmektedir. Hadis tespit yollarından biri olarak görülen keşif meselesinde gerek mutasavvıflardan ve gerekse diğer ilim adamlarından, keşfin kabul edilmesi meselesinde aynı kanaatı paylaşanlar olmuştur.

B.               Keşfi kabul Edenler

 

Kulun, salih amelleri neticesinde mazhar olduğu ilahi ilham olan keşfin varlığına esasen kimsenin karşı çıktığı söylenemez. Allah’ın sevdiği kullarına bir takım ihsanlarda bulunması, onlara diğer insanlar arasında bir üstünlük tanıması, her akıl sahibinin kabul edebileceği bir gerçektir.

 

Her devirde keşif sahibi kulların mevcudiyeti, bu insanların mazhar oldukları bu keşifleriyle amel etmeleri söz konusu olabilir. Fakat keşfin hadis ilminde ilk defa kimler tarafından gündeme getirildiği, hangi âlimlerin bu yolla edindikleri bilgilere eserlerinde yer verdikleri bir merak konusudur. İlk dönem sûfilerinden Ebû Tâlib el-Mekkî (ö.386/998)’nin meşhur eseri Kûtu’l-kulûb’da keşif kokusu olmakla birlikte, keşfin hadis sahasına dahil edilmesi, bazı hadislerin keşif yoluyla alınıp cerh tadil edilmesi İbn Arabî ile başlamış ve ondan sonra daha da belirginleşerek devam ettirilmiştir.

 

Ümmet-i Muhammed’in sahip olduğu en büyük meziyetlerden biri olan isnad sisteminin tenkit edilmesi, keşfin isnaddan daha sağlam ve daha güvenilir hadis elde etme yolu olduğu şeklindeki en ciddi eleştiriler hiç şüphesiz İbn Arabî‘den gelmiştir.İbn Arabî‘de hadislerin keşif yoluyla tashihi fikri çok erken dönemde başlamış, daha Mağrib’de bulunduğu 598/1201 yılında kendisinin kurbet makamına ulaştığını, hadisleri keşif yoluyla alabilecek bir kişinin mutlaka kurbet mertebesine yükselmesi gerektiğini söylemiştir.[8]İbn Arabî, henüz hiçbir hadis kitabını tanımadan, keşif ve ilham yoluyla Hz. Peygamber ile irtibat kurduğunu, daha sonra öğrendiği hadislerin keşfen müşahede ettikleriyle çelişmediğini ifade etmiştir.[9]

 

Keşif yolunun kurucusu olarak kabul edilen İbn Arabî, bu iddialarını eserlerinde açıklamış, keşifle ilgili görüşlerini fevkalâde bir cesaretle savunmuştur.[10]İbn Arabî‘ye göre senedi yönünden sahih olan nice hadisler vardır ki, mükaşif onu Hz. Peygamber’e sorar. Hz. Peygamber onu kabul etmez, “Ben böyle bir şey demedim, bununla hükmetmedim” buyurur. Böylece o mükaşif, bu hadisin zayıf olduğunu bilir ve onunla ameli terk eder. Her ne kadar tarikinin sıhhati sebebiyle hadisçiler o hadisle amel etseler de gerçekte durum öyle değildir. Nitekim Sahîh-i Müslim’in baş tarafında böyle bir rivayet vardır.[11]Mükaşif, ehl-i nakle göre sahih olan bu hadisin senedini kimin uydurduğunu bilir. Ya o şahsın ismi kendisine açıklanır, ya da o şahsın sûreti kendisine gösterilir.

 

Yine senedinin zayıf olması sebebiyle, kendisiyle amelin terk edildiği nice zayıf hadisler vardır ki, gerçekte onlar sahihtir. Sened içindeki yalancı ravi bir hadis uydurmadığı ve doğru söylediği halde muhaddis ona güvenmediğinden onu reddeder. Bu ravi tek kaldığı ve medâr-ı hadis olduğu zaman da böyledir.[12]İbn Arabî,  Fütûhât’ın bir başka yerinde ise bu zatların keşiflerinde Hz. Peygamber’i gördüklerini, onun kendilerine nakil yönünden zayıf olan hadisleri tashih ettiğini haber vermiş,[13]kendisinin ulaştığı bu manevi makamı bir tahdis-i nimet kabilinden zikretmek üzere şöyle demiştir:

 

“Ben Hz. Peygamber’e bütün hadisleri arzettim. O, bana nakil yönünden sahih olan pek çok hadis için ben bunu demedim, yine rivayet açısından zayıf nice hadisler için ise ben onu söyledim buyurmuştur.”[14]

 

İbn Arabî‘nin bu sözleri kuru bir iddiadan ibaret kalmamıştır. Gerçekten o, keşif yoluyla tashihine inandığı bazı hadisleri eserlerinde zikretmeyi ihmal etmemiştir. Mesela “İsa b. Meryem’in bazı vasîlerini Irak’taki bir bölgeye yerleştirdiği” hadisi için, “Bu hadisin isnadı tenkit konusu olmakla birlikte, bizim gibilere göre bu hadis keşfen sahihtir” demiştir.[15] Hz. Peygamber’in ihramlının kemer kullanmasına ruhsat verdiğinin belirtildiği hadis için de İbn Arabî, “Bu hadis, ehl-i hadise göre sahih değilse de ehl-i keşfe göre sahihtir” demektedir.[16]

 

İbn Arabî’ye ait olan diğer eserlerin ciddi şekilde incelenmesi, muhtemelen keşif konusundaki malzemeleri artıracak, daha değişik örneklere ulaşma imkanı sağlayacaktır. Biz burada keşfin en önemli savunucularından olan İbn Arabî’nin hadislerle ilgili, elde edebildiğimiz bazı keşiflerini bir fikir vermesi açısından zikrettik. Esasen keşif yoluyla rivayet edildiği belirtilen hadisler, öyle iddia edildiği gibi büyük bir yekün tutmamaktadır. Birer birer sayfalarını karıştırdığımız İbn Arabî‘nin en büyük ve en meşhur eseri el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye’sinde keşifle tashih edilen hadislerin sayısı, ona var­ma­maktadır.Fütûhât’ın dışında Füsûsu’l-hikem, Şerhu Risâle Adûdiyye[17]ve içinde otuz kadar risâlenin bulunduğu Resâilu İbn Arabîadlı eserde[18]hadisler, genellikle hadis usûlünde benimsenen tekniklere göre zikredilmekte, keşif konularına temas edilmekle birlikte, hadislerin keşif yoluyla alındığına dair herhangi bir ifade geçmemektedir. Keşifle tashih edildiği belirtilen bazı hadisler de başkaları tarafından İbn Arabî‘ye nispet edilmekte, dolaylı yoldan onun adı kullanılmaktadır. Diğer sûfilere pek benzemeyen İbn Arabî, yukarıda da görüldüğü gibi kendisine mahsus özel bir ruh haline sahip bulunmaktadır. O, keşif yoluyla bizzat Hz. Peygamber ile görüşerek onun meclislerine katılabildiğini, hadislerini ona arzederek hangi hadislerin kullanıma elverişli olup olmadığı noktasında bu yolla bir kanaata varabildiğini iddia etmektedir.[19] İbn Arabîbu durumu da şöyle açıklamaktadır:

 

“Hz. Peygamber ehl-i keşfin yanındadır. Onlar, hükümleri ancak ondan alırlar. Bundan dolayı bu fakir hiç bir mezhebe mensupolmayıp müşahede ettiği Hz. Peygamber ile beraberdir[20] Bir başka yerde ise keşif ehli olan kimse için, “Yakazada iken Hz. Peygamber ile konuşup ondan ilim alır, isnaddaki cerhe sebep olan hadisleri ona sorarak gerçeği öğrenir. Hadisleri Hz. Peygamber ona tashih eder” demektedir.[21]

 

İbn Arabî’nin keşifle ilgili bu fikirleri kendisinden sonra gelenleri etkilemiş olmalı ki, onda sonra keşiften bahsedenlerin sayısında yavaş yavaş bir artma meydana gelmiştir. İbn Arabî’nin açtığı bu yola sülûk edenlerin başında İbn Arabî‘nin fikirlerini ilim dünyasına tanıtan öğrencisi, Sadreddin Konevî(ö.673/1274)  gelmektedir. Konevî’den sonra İbn Arabî‘nin fikirlerini müdafaa eden, eserlerini şerh ve ihtisar eden âlimlerden birisi de Abdülvehhab eş-Şa’ranî (ö.973/1565)‘dir.

 

Büyük ölçüde İbn Arabî‘nin etkisinde olan Şa’rânî de eserlerinde İbn Arabî’nin görüşlerine benzer fikirler ortaya atmış, bunların savunmasını yapmıştır. Şa’rânî, kamil bir velinin mukallid olmayacağını, böyle bir velinin ilmini müctehidin aldığı kaynaktan aldığını, şeriat sahibinden ilim alan bir velinin ise peygamberin ayağını görmeden bir şeye adım atmasının haram olduğunu belirtmekte,[22]keşif sahibinin keşif yoluyla aldığı ilimleri onlarla amel etmeden önce, Kitab ve sünnetle karşılaştırması gerektiğini, onlara uyarsa amel etmesi, uymazsa vazgeçmesinin şart olduğunu, keşfine hata karışmayan bir kimsenin yaşadığı sürece ondan dönmemesi gerektiğini, çünkü böyle bir keşfin nakil yolu zaruri olan şeriata uygun olduğunu ifade etmektedir.[23]Hz. Peygamber ile görüşmenin ve ondan ilim almanın mümkün olduğunu savunan Şa’rânî,el-Mizân adlı eserinde “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyete ulaşırsınız” hadisini zikrederken burada keşiften bahsetmiş ve: “Muhaddisler bu hadis hakkında söz söylese de hadis, ehl-i keşfe göre sahihtir” demiştir.[24]

 

Eserlerinde keşfe sıcak bakan âlimlerden bir başkası da Şa’rânî’den bir yıl sonra vefat etmiş olan İbn Hacer el-Heytemî (ö.974/1566)’dir.Heytemî, el-Fetâvâ’l-hadîsiyye adlı eserinde her zaman Hz. Peygamber ile yakaza halinde görüşüp ondan ilim almanın mümkün olduğunu belirtmiştir.

 

İbn Arabî‘nin keşifle ilgili yukarda ki değerlendirmeleri aynısıyla keşfe inanan diğer sûfilerde de görülür. Ne var ki kulların yapabileceği, zann-ı galibe göre hüküm vermektir. Bu ilkeden taviz verildiği zaman sünnetin zarar göreceği şüphesizdir. Ortada yüzlerce hadisin isnadları varken bile belli bir sonuca çoğu zaman ulaşılamazken, isnadların olmadığı tamamen ehl-i keşfin beyanlarına kalan bir hadis ilminin durumunu derin derin düşünmek gerekir. Dolayısıyla böyle bir dinîsorumluluğun bilincinde olan âlimler, bu konuda son derece hassas davranmak zorunda kalmışlar, ister istemez keşfe sıcak bakmamışlardır.

C.               Keşfi Kabul Etmeyenler

 

Keşifle hadis rivayetine taraftar olan yukarıda isimlerini verdiğimiz bu âlimlerin yanısıra, büyük bir çoğunluk keşfe karşı çıkmıştır. Keşfe karşı çıkan âlimlerden Aliyyü’l-Karî(ö.1014/1605) hadis usûlü konularından bahsederken hadis tashihinde mutasavvıflar tarafından kullanılan keşif ve ilhamda hata ihtimalinden dolayı, bunları eserlerinde hadis rivayet yolu olarak zikre şâyân bulmamıştır.[25]

 

Leknevî (ö.1304/1886) de el-âsâru’l-merfûa fi’l-ahbâri’l-mevzûaadlı eserinde, Regâib gecesi namazı ile ilgili rivayet olunan hadis üzerinde uzun uzadıya durmuş, bu namazın Behcetü’l-esrâr ve daha başka eserlerde zikredilerek, bunun sûfiler tarafından keşif yoluyla tespit edildiği iddialarına karşı, “Regâib namazıyla ilgili hadisin Gunye ve daha başka tasavvuf kitaplarında bulunmasına itibar olunmamalıdır.[26]Zira bir hadis, keşf-i rical ile değil ancak nakd-i rical ile sabit olur”demiştir.[27]Leknevî‘nin keşif konusundaki menfi görüşlerine Hindli diğer bir âlim Mübârekpûrî(ö.1353/1934) de katılmıştır.[28]Keşfi tenkit konusunda Aliyyü’l-Kârî (ö.1014/1605), Leknevî(ö.1304/ 1886) ve Mübârekpûrî (ö.1353/1934)’nin birbirine benzer görüşlerini ülkemizde İzmirli İsmail Hakkı da eserlerinde gündeme getirmiştir.[29]İzmirli dışında Abdülfettah Ebû Ğudde,[30]Nasırüddîn Elbânî,[31]Ahmed ez-Zeyn gibi âlimler de keşif yoluyla hadis rivayetine karşı çıkmışlardır.[32]

 

Görülüyor ki İslâm âlimleri özellikle de muhaddisler, keşif yoluyla hadis rivayeti metodunun ilmîliğini asla kabul etmemişler, bununla şer’î bir hükmün sabit olamayacağı konusunda görüş birliğine varmışlardır. Bütün bu tenkitler gösteriyor ki, muhaddislerkeşif yoluyla hadis tashihini asla kabul etmemişler, böyle bir yolun hadislere büyük bir darbe vurabileceği endişesiyle bunu reddetmişlerdir. Keşfin görünür bir tarafının olmaması, maddî âlemin zâhire göre hükümde bulunması, keşfin genele ait bir delil olmasını engellemiştir. Aslında bu dünya hayatında olabilecek bir takım istismarları önlemesi açısından zâhire göre hüküm verme işi, son derece sağlam bir prensip olarak kabul edilmelidir. Fakat burada şu hususu belirtmenin de yararlı olacağı kanaatindeyiz. Keşfi eleştiren muhaddisler ve diğer âlimler, keşfin varlığını inkar etmemektedirler. Onların keşfi kabule yanaşmamaları, keşif yoluyla hadis tashihinin ilmî bir yol olmadığı, böyle bir metodla ümmet üzerine şer’i bir hüküm terettüp etmediği noktasındadır. Bu gibi kapalı olan problemlerin çözümünde en ölçülü ve en tutarlı teklifi bundan asırlarca önce yaşamış ilk devir zâhid ve sûfilerinden Ebû Süleyman ed-Dârânî (ö.215/830)[33]şu sözüyle yapmıştır:

 

“Gönlüme günlerce hakikat sırlarından bazı şeyler doğar. Fakat iki âdil şâhid olan Kuran ve sünnet onu tasdik etmedikçe asla kabul edip gönlüme girmesine izin vermem.”[34] Buna göre geçmişte olduğu gibi bugün de bundan sonraki dönemlerde de müslümanlar için yegane ölçü Kitap ve sünnet olmalı, bu iki temel kaynağın gösterdiği temel ilkelerden asla taviz verilmemelidir.

 

BİBLİYOGRAFYA

 

Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-hafâ ve müzîlu’l-ilbâs ammⒺ-tehera mine’lehâdisalâ elsineti’n-nâs, I-II, Beyrut 1985.

Aliyyül Karî, Nuruddîn Ali b. Sultan, el-Esrâru’l-merfûa fi’l ahbâri’l-mevzûa, Beyrut

1971.

 el-Masnû fî marifeti’l-mevzû (thk. A. Ebû Ğudde), Beyrut 1389.

Bigiyef, Musa Cârullah, Kur’an Sünnet İkilisine Farklı Bir Yaklaşım Kitâbu’s-sünne,(çev. Mehmet Görmez), Ankara 2000.

Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, I-XVII, Ankara 1988.

Deylemî, Ebû Mansûr Şehrdâr el-Hemedâni, Müsnedü’l-firdevs bime’sûri’l-hıtâb, I-IV,Beyrut 1986.

Elbânî, Nâsıruddîn, Silsiletü’l-ehâdisi’z zaîfe ve’l-mevzûa, I-II, Beyrut 1374.

Gazâlî, Muhammed b. Muhammed, İhyâu ulûmid-dîn, I-V, Mısır ts.

Kelâbâzî,Tâcü’l-İslam Ebû Bekr Muhammed b. İshak el-Buhârî, et-Taarruf limezhebiehli’t-tasavvuf, (çev. Süleyman Uludağ, Doğuş Devrinde Tasavvuf), İstanbul1979.

Heytemî, Ahmed b. Hacer, el-Fetâvâ’l-hadîsiyye, Mısır 1970.

Hindî, Muhammed Tâhir, Tezkiratu’l-mevzûât, Beyrut 1399.

Hucvirî, Ebû’l-Hasen Ali b. Osman, Keşfu’l-mahcub, (çev. Süleyman Uludağ, HakikatBilgisi), İstanbul 1982,

İbn Arabî, Muhyiddîn Ebû Abdillah Muhammed el-Hâtemî et-Tâî, Fusûsu’l-hikem (çev.Nuri Gençosman), İstanbul 1990. , el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye, I-IV, Mısır, 1329.

İbn Arrâk, Ebü’l-Hasen el-Kinânî, Tenzîhu’ş-şerîati’l-merfûa ani’l-ahbâri’ş-şenîati’lmevzûa, I-II, Beyrut 1981.

İzmirli, İsmail Hakkı, Mustasvıfe Sözleri mi, Tasavvufun Zaferleri mi? Hakkın Zaferleri,İstanbul 1340.

Karahan, Abdülkadir, Hadis Bilgini Olarak Mevlana S.Ü. 6. Milli Mevlana Kongresi,Konya 1992.

Kâsımî, Muhammed Cemâlüddin, Kavâidü’t-tahdîs, Beyrut 1987.

Keklik, Nihat, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye, Ankara 1990. Sadreddin Konevî’de Allah Kâinat ve İnsan, İstanbul 1967.

Koçkuzu, Ali Osman, I-II. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri,Mesnevî’nin Birinci Defterinde Hz. Peygambere ve Hadislerine Yapılan Atıflar,Diyanet Dergisi, C. XXIII, sayı 2, 1987.  Sadrettin Konevi’nin Hadisçiliği, Diyanet Dergisi, c. XXV, s. 3.

Konevî, Sadruddin Muhammed b. İshâk, Şerhu’l-erbaîn hadisen (thk. H.Kamil Yılmaz),İstanbul 1990.

Kurt, Ali Vasfi, Endülüste Hadis ve İbn Arabî, İstanbul 1998.  Mağrib ve Endülüs’de Hadis İlminin Gelişim Safhaları ve Muhyiddin İbu’l-Arabi’ninHadis Kültürü, Basılmamış doktora tezi, Ankara 1997.

Kuşeyrî, Abdülkerim, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, Beyrut 1987.

Leknevî, Ebû’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy, el-Ecvibetü’l-fâdıle li’l-es’ileti’l-aşereti’lkâmile,( thk. Abdülfettah Ebû Ğudde), Haleb 1964.

Mübarekpûrî, Muhammed Abdurrahman, Mukaddimetu Tuhfeti’l-ahvezî, Tuhfetü’lahvezî,Beyrut 1346’dan ofset.

Serrâc, Ebû Nasr Abdullah b.Ali, el-Lüma’ fi’t-tasavvuf, (çev. H. Kamil Yılmaz, İslamTasavvufu, Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar), İstanbul 1996.

Subhi Salih, Ulûmu’l-hadis ve mustalahuh (çev. M. Yaşar Kandemir, Hadis İlimleri veHadis Istılahları), Ankara 1973.

Süyûtî, Celâlüddin Abdirrahman b. Ebî Bekr, Tedrîbu’r-râvi fî şerhi Takrîbi’n-Nevâvî,(thk. Abdülvehhab Abdullatif), I-II, Beyrut 1979.

Tenvîru’l-havâlik şerhu Muvatta’i Mâlik, I-III, Beyrut ts.

Şa’rânî, Ebû’l-Mevâhib Abdülvehhâb, Levâkihu’l-envari’l-kudsiyye(çev. SelahaddinAlpay,Uhudü’l-kübra), İstanbul 1981.

el-Mizanü’l-kübra (çev. A. Faruk Meyân, Mizânu’l-kübra), İstanbul 1980.

 

Dipnot



·    Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

[1]- Hatîb, Şeref, s. 43; Süyûtî, Tedrîb, II, 159; Kâsımî, Kavâid, s. 2 ; Koçyiğit, Hadis Istılahları, s. 170.

[2]-  Serrâc, s. 339; Gülabâdî,Taarruf, s.154; Cürcânî, s. 184; Taylan, “Bilgi”, DİA, VI, 160.

[3]-  Serrâc’ın bu konudaki görüşleri için bk. Lüma, s. l6-l7.

[4]- Fütûhât, I, 319.

[5]- Kurt, s. 573.

[6]- Uludağ, “Bâtın İlmi”, DİA., V, 189; Özalp, “Keşif”, Şamil İA, III, 348.

[7]- Kurt, s. 602-603.

[8]- Fütûhât,II, 261 (161. bâb).

[9]- Kurt, s. 589.

[10]- Koçkuzu, “Mesnevi’nin 1. Defterinde Hz. Peygambere ve Hadislerine Yapılan Atıflar”, Diyanet Dergisi, c. XXIII, sayı 2, s. 27.

[11]- bk.Müslim,Mukaddime 5.

[12]  Fütûhât, I, 150 (14. bâb). Benzer bilgiler için bk. II, 376 (187 bâb). Karî, s. 273 (Ebû Ğudde’nin dipnotu); Aclûnî, I, 9; Mübarekpûrî, Mukaddime, s. 308-309.

[13]  - Fütûhât, IV, 28 (420. bab).

[14]-     İbnü’l-Imâd,V, 190.

[15]-     Fütûhât, I, 224. İbn Hacer, hadisin mevkûf ve garîb olduğunu söylemiş, İbn Kayyım da haberin “batıl: uydurma” olduğunu ifade etmiştir. Menâr, s. 79-80; İbn Arrâk, I, 241; Beyhakî, Delâil, V, 425-428.

[16]  - Fütûhât, I, 744.

[17]  - Konya Yusuf Ağa kütüphanesi nr. 4721’de bulunan bu eser 1087/1676 tarihli olup 303 varaktır.

[18]  - 1367/1948’de Haydarabad’da basılan eserin Beyrut ofset baskısı tarihsizdir.

[19]  - İsnadla ilgili geniş bilgi için bk. İbn Arabî, Kitabü’l-kurbe, s. 5. Fütûhât üzerinde beşyüz sayfayı bulan bir araştırma yapan Keklik, İbn Arabî ile ilgili çok değişik yönleri ele almakta, oldukça detaylı bilgiler vermektedir. Keklik, el- Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Ankara, 1990.

[20]  - Fütûhât, III, 335.

[21]- a.g.e.,III, 50.

[22]  - Şa’rânî, Mizân, s. 49.

[23]-     Şa’rânî, a.g.e., s. 30.

[24]  - Şa’rânî, Mizân, s. 59.

[25]  - Ahdeb, Esbâbu ihtilâfi’l-muhaddisîn, s. 616.

[26]-     Abdülkadir Geylânî, Gunyetü’t-tâlibîn,(trc. A. Faruk Meyan), s. 287-288.

[27]- Leknevî,Âsâr, s. 76.

[28]  - Mübârekpûrî, Mukaddime, s. 309; a.mlf.,Tuhfetü’l-ahvezî, I, 244.

[29]-     Tânevî, a.g.e., 82.

[30]-     Müslim,Mukaddime 5. İmam Mâlik (ö.179/795) ve Şu’be (ö.160/777)’nin de buna benzer sözleri için bk. Süyûtî,Tenvîr, s. 3; Leknevî, Ecvibe,s. 30-35; Ahmed Naim, Mukaddime, s. 72.

[31]- Elbânî, Silsile,I, 144. İbrahim Canan da keşifle hadisi savunan tek bir sünnî muhaddisin çıkmadığını söylemiştir. Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, II, 68.

[32]  - Kurt, s. 600.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul