24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN YAŞADIĞI TOPLUMDA GELENEKLER

KUR’AN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN YAŞADIĞI TOPLUMDA GELENEKLER


 

 


 

Toplumların tecrübeyle oluşturdukları, zamanla yaygınlaşan ve değer haline gelen hukukî ve ahlakî boyutu olan, yazılı olmayan kurallara örf [urf] ve âdet denir. Çoğu zaman birbirlerinin yerine ve aynı anlamı ifade etmek üzere birlikte kullanılan bu kelimeleri karşılamak üzere dilimizde gelenek, görenek ve töre gibi kelimeler kullanılır. İslâm’ın doğduğu Hicaz bölgesinde bir devlet otoritesi ve yazılı bir hukuk olmadığı için, sosyal, siyasî, dinî, hukukî, ekonomik vb. ilişkiler, önemli bir kısmı insanların geçmişten getirdikleri tecrübelere dayanan gelenekler çerçevesinde yürüyordu.

 

Kabileler şeklinde yapılanmış bir topluluk olan Araplar, önemli ölçüde kabile kimlikleri etrafında şekillenen geleneklerine bağlılıkta koşullara göre farklı refleksler gösteriyorlardı. Mensup oldukları kabilenin gücüne, yaşadıkları bölgeye ve koşullara göre geleneklerine bağlılıklarında bir farklılık olabiliyordu.

 

Bütün kabileler tarafından kabul edilmiş bir ortak gelenek olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira kabileler arasında sık sık farklı uygulamalarla karşılaşıyoruz. Bu sebeple Kur’an’da atıf yapılan geleneklerin Arabistan’ın her tarafında kabul edildiğini söylemek doğru olmaz. Kur’an’ın işaret ettiği gelenekler, öncelikli olarak muhataplarının hayatında karşılığı olanlardır. Yine de farklılıklarla birlikte Arap aklının kabul ettiği, müşterek bir karaktere sahip olan geleneklerden söz etmek yanlış olmaz.

 

Kur’an, geçmişten gelen ve toplum hafızasının koruduğu değerlerin hepsini reddetmez. İlahî mesajın kabul ettiği ve maruf olarak değerlendirdiği geleneklerin yanı sıra reddedilen gelenekler de vardır. İslam’ın zuhurundan sonra Cahiliye Araplarında mevcut olan geleneklerin bir kısmı olduğu gibi kabul edildi. Bir kısmı, tadil edilerek devam etti. Bir kısmı ise tamamen kaldırıldı.

 

Kur’an-ı Kerim’de bu çerçevede geleneklere atıflar yer alır. Kur’an, Arapların geleneklerine bakışındaki temel bir soruna, inançlarının meşruiyeti için ileri sürdükleri argüman üzerinden eleştirir. Hz. Peygamber müşrikleri İslam’a davet ettiklerinde en önemli savunmaları, babalarının inançlarıydı: “Onlara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygamber'e gelin" denildiğinde onlar, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter" derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”[1] Bu savunmacı tutumları, sorunlu bir yaklaşım olarak eleştirilmiştir.

 

Arapların gelenekleri hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmak için Kur’an’da gerek eleştiri, gerek kabul, gerekse tashih suretiyle geleneklere yapılan atıflar iyi bir kaynaktır. Kur’an’da, özellikle Hz. Peygamber’in yaşadığı toplumda inanç, evlenme, boşanma, miras, yiyecekler, erkek-kadın ilişkileri gibi birçok konuda bilgi sahibi olmak mümkündür.

 

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi geçmişten gelen -kültür diyebileceğimiz- mirası sorgulamadan kabul eden yaklaşımı eleştiren Kur’an-ı Kerim, müşriklerin sahip oldukları “maruf” olarak değerlendirebileceğimiz geleneklerini korumuştur. Evlenilmesi yasak olanlarla ilgili İslam’ın getirdiği hükümlerin önemli bir kısmı Cahiliye döneminde de mevcut olup İslam bunlarla ilgili bazı düzenlemeler yapmıştır.

 

“Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helal kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[2]

 

Sütkardeşliğinden kaynaklanan evlilik yasakları Cahiliye döneminde de mevcut olup İslam, bunları korumuştur. Burada özellikle iki kız kardeşin aynı anda bir erkeğin nikâhı altında bulunması âdetinin kaldırıldığını hatırlamak gerekir. Kur’an, Cahiliye uygulamalarına rastladığımız, üvey anne ile evliliği de yasaklamıştır: “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu ne kötü bir yoldur!”[3]

 

Cahiliyede evlilik için din koşuluna pek riayet edilmediği anlaşılmaktadır. İslam, bu hususta bazı düzenlemeler getirmiştir. Mesela müşriklerle evliliklere yasak getirilmiştir: “İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah'a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mümin bir cariye Allah'a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah'a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de, iman eden bir köle, Allah'a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.”[4]

 

Ehl-i kitaptan olan kadınlarla evliliğe ise izin verilmiştir: “Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkâr ederse bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o, ziyana uğrayanlardandır.”[5]

 

Yine talakla ilgili bazı uygulamalar korunup bazılarıyla ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Mesela ricî talak uygulaması, Cahiliye döneminde de Mekke’de uygulanıyordu. Üçüncü boşamadan sonra eşlerin yeninden bir araya gelebilmeleri için[hülle olmaksızın]  kadının başka bir erkekle evlilik yapması, sonra normal koşullarda dul kalması gerekir: “(Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların Allah'ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız sizin için helal olmaz. Eğer onlar Allah'ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın. Allah'ın koyduğu sınırları kim aşarsa onlar zalimlerin ta kendileridir.”[6]

 

Araplar, eşlerinin baş, yüz veya sırt gibi bir uzvunu evlenmeleri yasak olan bir yakınlarına benzeterek eşlerini boşayabiliyorlardı. Buna zıhar deniyordu. İslam bununla ilgili düzenlemeler getirmiştir: “İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anaları değildir. Onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar (zıhar yaparlarken) hoş karşılanmayan ve yalan bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler. İşte bu hüküm ile size öğüt veriliyor. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[7]“Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.”[8] Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalardan hareketle, fakihler zıharla ilgili birçok içtihat yapmışlardır.

 

Boşamadan sonra tarafların haklarını korumak için nasıl davranılması gerektiği hususunda ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Örneğin kadının yeni bir evlilik yapması için beklemesi gereken süre [iddet], süt emme yaşında çocukları varsa bunun durumu gibi hususlarla ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Böylece gerek erkek, gerekse kadın, sosyal sorumluluklarını adalet ve hakkaniyet ölçütü çerçevesinde gerçekleştirmiş olacaklardır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Cahiliye döneminde Arapların sahip oldukları kültür, yabana atılmayacak maruf geleneklere sahip, ancak bozulmaların da olduğu bir yapıdır. İslam, mevcut yapıyı ıslah ederek tevhidî inanca uygun hale getirmiştir.

 

Dipnot



[1]- Mâide 5/104.

[2]- Nisâ 4/23-24.

[3]- Nisâ 4/22.

[4]- Bakara 2/221.

[5]-Mâide 5/5.

[6]-Bakara 2/229.

[7]-Mücâdele 58/2-3.

[8]-Ahzâb 33/4.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul