19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / RASÛLÜLLAH VE MEDİNE İSLAM TOPLUMU

RASÛLÜLLAH VE MEDİNE İSLAM TOPLUMU


 

 


 

Mekke’den Medine’ye Hicret, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) risâlet görevini daha iyi şartlarda yerine getirmesi, İslâm dininin daha güçlü bir şekilde yayılması amacıyla gerçekleştirilmişti. Allah Rasûlü (s.a.s.) hicreti gerçekleştirdikten sonra burada yeni bir toplum meydana getirebilmek için önemli adımlar attı. O’nun bu konudaki teşebbüslerinden ilki, hatta belki de en önemlisi Mekke‘den Medine’ye hicret eden Muhâcirler ile Medine’nin Müslüman Arapları arasında kardeşlik ve yeni bir toplum tesis etmektir.

 

Muhâcirlerden bir kısmı Medine’ye gelir gelmez burada yaşayan akraba ve tanıdıklarının yanında konuk edilme imkânı bulmuşlardı. Ancak onların tamamı bu şansa sahip değildi. Bunun üzerine kendisi de bekâr olan Sa’d b. Hayseme, evinin kapılarını ailesi olmayan çok sayıda Muhâcire açtı. Bazı durumlarda da varlıklı Medineliler, Muhâcirlerin evlerini yapabilmeleri için kendi arazilerini tahsis ettiler. Atılan bütün bu adımlara rağmen Mekke ve Medineliler arasından geniş çerçeveli bir bütünleşme gerçekleşmemişti. İşte bütün bu şartlarda Allah Rasûlü (s.a.s.) Medine‘ye hicretini gerçekleştirdikten sonra burada yeni bir toplum meydana getirebilmek için daha esaslı adımlar atmaya karar verdi. Bu amaçla şehre gelişinden yaklaşık beş ay kadar sonra Mekkeli ve Medineli bütün ailelerin başkanlarının katıldığı bir toplantı tertip etti. Burada Muhâcirlerin yeni şartlara uyumlarını kolaylaştırmak, bundan da önemlisi iki taraf arasındaki kaynaşmayı temin için Ensâr’ı samimi bir işbirliğine davet etti. Buna göre Medineli her bir aile reisi, Mekkeli bir Muhâcir ailesini yanına alacaktı. Gerçekleştirilen karşılıklı kardeşlik ilişkisi içerisinde her ikisi de birlikte çalışıp kazançlarını bölüşecekler, hatta nesep kardeşleri gibi birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Bu hususta mutabakat varılmasının ardından Rasûlüllah (s.a.s.) belli sayıda Mekkeli Muhâciri aynı sayıda Medineli Ensâr’ın yanına yerleştirdi. Ensâr’ın Hz. Peygamber’den (s.a.s.) arazilerinin yarısını Muhâcirlere vermek istemeleri, onların bu konudaki ciddiyet ve samimiyetlerini açıkça ortaya koyar. Ancak bu durum karşısında Mekkelilerin izzeti nefisleri de Ensâr’ınkinden daha aşağı kalmamış, onlar da karşılıksız hibe yerine, aralarından düzenlenecek bir kira sözleşmesine göre arazilerin kendilerine kiralamalarını istemişlerdir. Bu hususu ortaya koyan en önemli örnek, Abdurrahman b. Avf ile Medineli kardeşi arasında gerçekleşen diyalogdur. Abdurrahman “İşte servetim, onların yarısını sana veriyorum; iki hanımım var, senin seçeceğin birini hemen boşayayım ve sen onunla evlen!” teklifine karşılık şöyle cevap vermiştir: “Allah malını mülkünü de, aileni de sana mübarek kılsın; sen bana sadece şehrin pazarına nereden gidileceğini söyle, yeter”. Sonra kalkıp pazara giderek oradan borçla bir şeyler satın almış, az bir kârla satarak bu işi gün içinde birçok kez tekrarlamış, akşamleyin yiyecek bir şeyler satın alacak kadar para kazanmıştır. Bir süre sonra Rasûlüllah’ın (s.a.s.) ziyaretine giderek, Medineli bir genç kızla evlendiğini ve hanımına sadece bir mehir vermekle kalmayıp, masrafları tamamen kendi cebinden olmak üzere bir de düğün tertip ettiği haberini vermiştir.1

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medineliler ile Kureyşli Müslümanları kardeşleştirme faaliyeti, onun Medine’de yeni bir toplum meydana getirme hedefinin ilk adımı olmuştu. Öyle ki, Allah Rasûlü Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’de din kardeşliğini temin etmek için Ensâr ve Muhâcirûn’u genel bir çağrı ile kardeş ilanını yeterli görmeyip, her iki taraftan birer kişiyi karşılıklı olarak kardeş ilân etmiştir.2

 

O, Ensâr-Muhâcir kardeşliği sebebiyle, birlikteliği kan unsurundan çıkarıp manevî bir temele dayandırmak suretiyle soya dayalı kabilevî ittifakı akîdevî ittifaka çevirmiş; kandan inanca, kabileden gelen statüden akideden kaynaklanan birliğe geçişi sağlamış; bu şekilde yeni durumda kabile ve aşiretin yerini ümmet ve millet almıştır. Câhiliyye döneminde kabilelerin anlaşmasıyla (hilf) birbirlerine yardımcı olan kabile mensupları, artık din kardeşliği paydasında bir araya gelen müminler haline gelmişlerdir.3

 

Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Medine’de gerçekleştirdiği kardeşleştirme faaliyeti câhiliyye döneminde yaygın olarak görülen bir kabilenin diğerine iltihakına yahut herhangi iki kabilenin başka kabilelere karşı savunma veya saldırı amacıyla oluşturdukları ittifaka hiçbir surette benzemi­yordu. Zira yeni durumda bütün halinde kabile hükm-i şahsiyetinin yerini ferdî olarak tek tek Müslümanlar alıyor, sorumluluk mensup olunan kabilelere değil, Müslüman bireylere yükleniyordu. Bu anlamda kabile merkezli bir toplumdan bireyi öne çıkaran yeni bir anlayışın ilk adımları atılıyordu. Sonuçta Müslümanlar, herhangi bir kabilenin mensubu olmanın sınırlarını aşarak bir inanç etrafında kardeş kabul edilen bir topluluğun eşit hak ve sorumluluklara sahip üyeleri konumuna geliyorlardı. Kur’ân’da karşılıklı akdedilen kardeşlik şu ifadelerle övülmektedir:

 

“İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (Muhâcirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır. Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Allah’ın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha layıktırlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”. (Enfâl, 8/74-75).

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine‘de tesis ettiği Ensâr Muhâcir kardeşliği o noktaya varmıştı ki, aralarında kan bağı olmayan, ancak karşılıklı olarak kardeş kabul edilen Müslümanlar, Medine döneminin başlangıç kısmında kan kardeşi statüsünde kabul edilmek suretiyle birbirlerine mirasçı kabul edilmişlerdi. Kur’ân’da bu hususa “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (Muhâcirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir” (Enfâl, 8/72) âyetiyle işaret edilmiştir. Ancak daha sonra Muhâcirlerin durumu düzelince bu uygulama “Akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar Allah’ın hükmüne göre mirasta birbirine daha yakındır” (Enfâl, 8/75) hükmüyle neshedilmiştir.4

 

Medine‘de gerçekleşen kardeşlik faaliyeti her şeyden önce şehrin iki düşman sakini olan Evs ve Hazrec arasında geçmişte meydana gelen üzücü hadiseleri sona erdirmiştir. Yıllardan beri Medine’de yaşayan bu iki kabile arasındaki kan ortaklığı, birleştiricilik vazifesini yerine getirmediği gibi, intikam sebebiyle onların uzun yıllar boyunca birbirlerinin kanını dökmelerine neden olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kan bağı yerine dinî inancı esas alınca öncelikle Medine’deki Araplar düşmanlığı bırakıp kardeşliğe geçmişler, eski davalarını unutmuşlardır. “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. Onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı” âyetlerinde onların geçmişleri ve yeni durumları mukayese edilir. (Âl-i İmrân, 3/103).

 

Netice olarak Medine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gerçekleştirmiş olduğu Ensâr-Muhâcir kardeşliği, dolaylı bir şekilde onlarca yıldan beri aralarından düşmanlık bulunan Evs ve Hazreclileri de bir araya getirmeye vesile olmuştur. Bu uygulama esasında hicret öncesi Mekke‘deki Müslümanların kendi aralarında kardeş yapılmalarının devamından başka bir şey değildir. Zira Allah Rasûlü (s.a.s.), Mekke döneminde müşriklerin tarifsiz baskı ve işkenceleri karşısında Müslümanların dayanışma içinde olmalarını temin için onları kendi aralarında kardeş ilan etmiş, bu adımın başlangıcı olarak kendisi Hz. Ali ile, amcası Hz. Hamza da azatlısı Zeyd b. Hârise ile kardeş olmuşlardır. Daha sonra karşılıklı olarak, Hz. Osman ile Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr b. Avvâm ile Abdullah b. Mes’ûd, Ubeyde b. Hâris ile Bilâl b. Rebâh, Mus’ab b. Umeyr ile Sa’d b. Ebû Vakkâs, Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile Ebû Huzeyfe’nin kölesi Sâlim, Sa’îd b. Zeyd ile de Talha b. Ubeydullah kardeş sayılmışlardır.5

 

Medine’deki yeni eşleşmede ise, Hz. Ebû Bekir, Hârice b. Zeyd ile, Abdullah b. Mes’ûd, Muâz b. Cebel ile Mus’ab b. Umeyr ise Ka’b b. Mâlik ile kardeş olmuşlardır.6

 

Ensâr-Muhâcir kardeşliği sayesinde ayrıca bütün varlıklarını Mekke‘de bırakıp gelen Kureyş Müslümanlarının maddî ve manevî ihtiyaçlarının karşılanması temin edilmiştir. Nitekim Medineliler Kur’ân’ın emriyle öz kardeşleri olarak gördükleri Muhâcirlerle sahip oldukları bütün imkânları paylaşmışlardır.7

 

Bu faaliyet neticesinde her iki taraf arasında ruhî, ictimaî ve iktisadî birlik ve tesânüd gerçekleştirilmiş, adeta onlar kader ortağı olmuşlardır. Bu şartlar altında Muhâcirlerin Medine‘deki hayata daha kolay bir şekilde ve kısa sürede intibakları sağlanmış, onların yeni yurtlarındaki gariplikleri en aza indirilmiştir.8

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine‘de inanç merkezli olarak teşkil ettiği Müslüman topluluk zamanla şehrin en güçlü ve organize unsuru haline gelmiştir. Bu birlik daha sonraki süreçte hiçbir durumda zafiyete uğramamış, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) liderliğinde etkisini ve kuvvetini daha da artırmıştır. O kadar ki, bu sağlam yapı sayesinde hem Medine içindeki münafıklara, hem Medineli Yahûdî düşmanlara, hem de Mekke ve Hicaz’ın diğer müşrik Araplarına karşı aynı anda mücadele edilebilmiş, güçlü yardım ve dayanışma vesilesiyle bütün bu düşman unsurlar Müslümanlar tarafından sırasıyla etkisiz hale getirilebilmiştir. Üstelik Hz. Peygamber’in (s.a.s.) idaresinde gerçekleşen bu seçkin cemaat, daha sonraki İslâm tarihi sürecinde bütün Müslümanlar için kardeşlik şuurunun canlanması ve yaşaması hususunda örnek bir model oluşturmuştur.

 

Dipnot

1- Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 49

2- İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye,(thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts. II, 150-152

 

3- Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 3

 

4- Buhârî, Kefâle 2, Tefsîru’l-Kur’ân7, Ferâiz 16

5- İbn Habîb, Kitabu’l-Muhabber, (thk. Eliza Lichtenstadter), Beyrut ts. (Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, s. 70-71

6- İbn Sa’d, İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır) I, 238-329

7- İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 238

8- Kapar, M. Ali, Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebeti, İstanbul 1987, s. 144-145

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul