23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / PEYGAMBERİMİZİN KURANI TEFSİRİ

PEYGAMBERİMİZİN KURANI TEFSİRİ

  Kur’ân-ı Kerîm, “mânâsı açık bir Arapça ile” (Ra’d, 13/37) Cenab-ı Hak tarafından Peygamberimiz aleyhis selam’a vahyedildi. Her kavme, kendilerinin diliyle tebliğatta bulunan bir elçinin gönderilmesi, Allâh’ın koyduğu nizamın gereğidir. Kur’ân, muhataplarından “âyetlerini iyiden iyiye düşünmelerini” (Şuarâ, 26/195)  ister. Buna mukabil insanların da Kur’an’ın manalarını anlamaya ve öğrenmeye çalışmaları gerekir.

 

1-Hz. Peygamber “in Kur’ân’ı Tefsir Etme Görevi

 

Cenab-ı Hak şöyle buyurarak Kur’ân’ı tefsir etme görev ve yetkisini, birinci derecede Peygamber’ine vermiştir:

 

“Biz sana da Zikr’i indirdik. Ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın ve ta ki insanlar da iyice fikirlerini kullansınlar.” (Nahl, 16/ 44). “Ayrıca onu açıklamak da Bize ait bir iştir.” (Kıyame, 75/19). Bazı âlimlere göre buradaki açıklamadan maksat, Hz. Peygamber’in (aleyhis salatü ves selam)  tebyin ve tefsir etmesidir[1]. 

 

Hz Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

 

“Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân-ı Kerîm ve onun bir misli daha verilmiştir Karnı tok bir hâlde, rahat koltuğunda oturarak: Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak ne görmüşseniz onu helâl kabul ediniz, neyi de haram görmüşseniz onu haram biliniz, diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir”[2].  İbn Kesîr’e (ö. 774/1373) göre Kur’ân ile beraber verilen misli, Sünnet’tir.[3]   Hattabî (ö. 388/998) bu hadisi aşağıdaki şekilde şerh eder:

 

“Bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir.” sözünün te’vilinde iki ihtimal vardır. Birincisi: Hz. Peygamber metlüv olan zahirî vahye mazhar olduğu gibi, ona gayr-ı metlüv olan bâtınî bir vahiy de ihsan edilmiştir. İkincisi: Tilâvet edilen vahiy olarak Kitap (Kur’ân), bir misli olarak da, kendisine beyan (açıklama) verilmiştir. Yani Kitap’taki hususları açıklamasına izin verilmiştir. Bu sayede mahsusu tamim edebilir. Umumu tahsis eder. Kitapta olmayan hükmü koyabilir ve Kitap’takini şerh eder. Bunlar, amel edilmesi farz olmak ve kabulü gerekmek bakımından, tilâvet edilen Kur’ân hükmünde olur.[4]  İbn Kuteybe (ö. 276/889) ile İbn Teymiye (ö. 728/1328) de hadisteki “misl”i sünnet olarak izah etmişlerdir.[5]Ahkâma, âhiret hallerine, kıssalara ve ahbâra... ait bazı hususlar vardır ki Kur’ân’da zikredilmezler. Bunların tefsiri Peygamberimiz’e bırakılmıştır. “Biz sana da Zikr’i indirdik. Tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın” (Nahl, 16/44) âyetiyle, Hz. Peygamber açıklamakla yükümlü idi. Onun beyanı sözleri, işleri ve takrirleriyle olurdu. Bundan dolayı Hz. Peygamber ashabına, Kur’ân’ı ve onunla amel etmeyi onar onar âyetler hâlinde öğretiyordu. Bu öğretimin ayrıntıları hakkında fazla bilgimiz yoktur. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki, Hz. Peygamber’in âyetleri tefsir etmesi, programlı bir takrir şeklinde olmayıp müteaddit vesilelerle oluyordu.

 

İbn Huzeyme de (ö. 311/923) Kur’ân’ın, hadisle anlaşılması gerektiğini şöyle özetler: “Allah Teâlâ hususi ve umumi olarak Elçisine indirdiği Kitab’ını açıklama işini yine Resûl’üne havale etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), sünnetiyle Allah’ın namaza kalkanların hepsine değil de, bir kısmına abdesti emrettiğini belirtmiştir. Nitekim “Onların mallarından sadaka al...” (Tevbe, 9/104) âyetinden maksadının bütün mallardan değil de, bir kısım mallardan zekât (sadaka) alınması olduğunu; “Erkek hırsızla kadın hırsızın... ellerini kesin!” (Mâide, 5/ 38) âyetinden maksadın bütün hırsızlar değil de, bazı hırsızlar olduğunu –çünkü bir dirhem yahut daha az çalana da hırsız denilir– Resûlullah “El kesme, bir dinarın dörtte birinde ve daha ziyadesinde olur.” hadisiyle, Cenab-ı Hakk’ın maksadının, bütün hırsızlar değil, bir kısım hırsızlar olduğunu beyan etmiştir. Cenab-ı Hak, Peygamber’ine: “Biz sana Zikr’i indirdik. Ta ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın.” (Nahl, 16/ 44) buyurmuştur [6] . Şu halde Tefsir iliminin yapacağı ilk iş, Kur'anın açıklanmasında, Hz. Peygamber aleyhisselamın işlevini gözönünde bulun­durmaktır.

 

2- Hz. Peygamber’in Tefsirdeki İşlevi

 

Hz. Peygamberin Kur'anla ilgili başlıca üç görevi vardı:

   

 1– Tebliğ 2- Tebyin (açıklama) 3-Tatbik.

 

Onun bütün hayatı bu üç hizmetle doludur. Vahiy metninin ulaştırılması, izhar edilmesi işi için Kur'an, belağ ve tebliğ kelimelerini kullanmıştır. Mesela: "Ey Resul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan, sana verdiği risaleti (mesajı) tebliğ etmemiş olur­sun"[7].  Kur'an, mesajı ulaştırmak hakkında tebliğ kelimesini defalarca kullanırken, demin zikrettiğimiz Nahl, 44 âyetinde “tebyin” kelimesinin tebliğ, ulaştırma, açığa vurma manasında kullanıldığını iddia etmenin hiçbir değeri olamaz. Diğer taraftan bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

 

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resule ve sizden olan ulü'l-emre de itaat edin. eğer herhangi bir hususta tartışıp ihtilaf ederseniz onu Allah'a ve Resûlüne İrca edin"[8]. Allah'a irca etmek O'nun kitabına götürmek, Resûlüne irca etmek ise hayatta İken kendisine, vefatından sonra da Onun hadislerine irca ederek, hadisleri hakem kılarak konuyu vuzuha kavuşturmak manasına gelir.

 

Sahabe neslinin sonlarında, dinin tek kaynağının Kur'an olduğunu iddia eden tek tük insan ortaya çıkmış, sahabiler bunlara karşı çok net bir tavır takınmışlardır. Bunlardan bildiğimiz iki hadiseyi nakledelim: İmran İbn Husayn'ın (r.a) (ö.52/672) bulunduğu bir mecliste adamın biri: "Kur'an’da bulunmayan şeyden bah­setmeyin" deyince İmran: "Sen ahmak bir adamsın! Öğle namazının dört rek'at olduğunu, onda kıraatin cehredilmeyeceğini Kitabullahta gördün mü?" Sonra namazı, zekâtı ve emsali hükümleri sıraladı ve ilave etti: "Bütün bunları Allah'ın Kitabında tefsir edilmiş olarak buluyor musun? Kitabullah bunları mübhem bırakmış, sünnet de tefsir etmiştir."[9].

 

Sahabenin en ileri gelen müfessirlerlnden İbn Mes'ud'a (r.a.) göre, sünnetin öngördüğü bütün davranışlar, temelde Kur'anın istediklerini yerine getirmektir. Haşr sûresinin 7. âyeti, “Peygamber size ne verirse onu alınız, o size neden men ederse onu terk ediniz” hükmüyle  Hz. Peygamber'in sünnetine bu işlevi vermiştir.

 

Hicri ikinci asrın son çeyreğinde Basra'da bir grubun, hadislerin sübutu meselesinde şüpheye düşmeleri sebebiyle sünneti ihmal ettiklerini görüyoruz. Bunlardan bazıları, âhad yolu ile rivayet edilen hadisleri kabul etmeyip mütevatirleri kabul ederken, bazıları hepsini birden reddediyordu. Şüpheleri yersiz idi. Fakat şuna dikkat edelim ki bunların itirazı sünnetin Kur'anı tefsir etmesine değildi; rivayetlerin sübutuna idi.

 

3-İmam Şafii’nin Sünnetin İşlevini Kabul Etmeyenlerle İlmi Tartışması

 

İmam Şafii el-Ümmadlı kitabının Cima'ul-ilm bölümünde[10]sünnetin fonksiyonunu iyi bilmeyen, onu zanni kabul eden, hatta inkâr eden bir sözcü ile yaptığı münakaşayı tafsilatlı olarak nakleder. Muhatap gerçek kişi olabileceği gibi temsili bir şahıs da olabilir.Önemli olan şudur ki İmam Şafii bu konuda muhaliflerin bütün iddialarını zikr etmiş , akli ve nakli delillerle o görüşleri çürütmüştür.  Şafii'ye göre "İmamların bütün söyledikleri sünnetin şerhidir. Bütün sünnet de Kur'anı Kerim'in şerhidir [11].

 

4-Son Dönemde Hz Peygamberin Tefsirinin Gereksizliğini Iddia Edenler

 

Üçüncü (miladi dokuzuncu) asırdan itibaren Sünnetin dindeki yerini reddeden müslümana rastlanmamıştır. Avrupalıların 19. asırda islam ülkelerini istila etmeleri neticesi sömürge idaresi kurmalarına kadar, bu sapıklık görülmemiştir. Sömürgeciler Hz. Peygamber'e duydukları kin, peşin hükümle şartlanarak İslam'a nefretle bakışları, müslümanların birliklerini parçalama, İslam medeniyetini çekememe, müslümanlar arasında fitne ve ihtilaf çıkararak onları birbirleriyle uğraştırırken kendi hakimiyetlerini kolayca devam ettirme, müslümanların servetlerini yağmalamaya devam etme gayeleriyle bu ihtilafları körüklemişlerdir.

 

Zaten onların bu gayeye hizmet etmek için yetiştirdikleri oryantalistler, islami incelemeler uzmanı olduklarını iddia ederek, İslam aleyhinde birçok şüphe uyandırmaya çalışıyorlardı. Müslüman toplumlarca hiç kabul görmemesine rağmen bu kabil iddiaların son iki asır boyunca, arada bir ısıtılıp tekrar müslümanların gündemine getirilmesi de bu fitnenin gayr-i müslimler tarafından kaynatıldığının bariz delilidir. Zira onlarca önemli olan, bu görüşün galip gelmesi değildir. Bu aykırı iddiaların müslümanlar arasında yerleşemeyeceğini onlar da pek iyi bilirler. Ama hiç değilse bir fitne çıkarıp müslümanları, hayati meseleleriyle meşgul olmaktan, bir süre için uzaklaştırmaları, onları birbirine düşürmeleri kendilerine yetmektedir. Her dönemde kulaklarına üflenecek beş-on gafil bulmak hiç de zor bir iş değildir.

 

Fakat bu gafil müslümanların, aynı iddiaları ilim adına ileri süren oryantalistlerden temel farkları şudur: Onlar Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmazken, berikiler Kur'an’a iman ettiklerini söylerler. Bu da kendilerinin durumunu daha da zorlaştırmaktadır. Zira bu iddialar islâm toplumunun içinden çıkmış, bünyenin ihtiyacından ileri gelmiş meseleler olmayıp, Kur'an’a ve İslam’a inanmayan ecnebiler tarafından üretilmiştir. Dolayısıyla Kur'an’a inan­madığını  söylemekten çekinmeyerek o sapık iddiaları kabul ettirebilmek çok zordur, hatta imkânsızdır. Fakat Kur’an’a inanan müslümanın  bu iddiayı dile getirmesi bazılarını etkileyebilir.  Eskiden bazı müslümanlar hadislerin sübutundan emin olmadıkları iddiasıyla hadisleri ihmal etmişlerdi. Ama bunlar, Allah'ın Kur'an’da Resûlüne verdiği Kitabı açıklama yetkisine itiraz etmektedirler. Oryantaliste göre iş kolaydır. Hatta Kur'an’da olması da onlar için çok şey ifade etmez. Onun içindir ki, hadiste ve Kur'an’da bulunan hakikatleri reddetmek , çarpıtmak veya sathi  olarak değerlendirmek veyahut pek önemsememek onlara göre normaldir. Ama Kur’an’da  bu konuda bir çok ayet varken, ona inanan müslümanın bu fikirde olması mümkün değildir. Maalesef görüyoruz ki, bu hususta onları taklid eden bazı müslümanlar da onlardan etkilenmiş, dini hassasiyetleri azalmış bulunmaktadır.

 

 Kur'an’ın açıklanmaya muhtaç olmadığını ileri sürenler, onun “mübin” vasfını ileri sürerler. Mübin "açık, zahir veya açıklayan" mânalarına gelir. Kur'an Allah'ın fiil, isim ve sıfatlarına, ahiret hayatına, vahiy ve peygamberliğe, önceki ümmetlerin hallerine, insanın dünyadaki vazifelerine, güzel ahlâk prensiplerine, Allah'ın insanlar için koyduğu talimat ve ahkâma dair birçok hakikati açıklamıştır. Demek ki Kur'an’ın mübin olması şu demektir: 1- Kur'an’ın i'cazı, Hak Teala'dan geldiği aşikardır, açıktır.2-Dünya ve âhirete, mülk ve melekûta, gayba dair bilgiler verir, birçok kıssa ve mev'izaları açıklar. 3-Hakkı bâtıldan, hayrı şerden. doğruyu eğriden, güzeli çirkinden ayırt eder. 4- Kur'anın dili açık, fasih Arapçadır. Arap dilinin muazzam ifade imkânlarını kullanmak suretiyle, buyruklarını bildirmiş, en sağlam bir beyan aracı ile gelmiştir.[12] Bütün bunlar, Kur'anın mübin vasfını fazlasıyla göstermektedir. Yoksa Kur’an’ın mübin olması, ondaki her şey, her insanın, her seviyenin, hemen anlayacağı şekilde meydandadır, tefsire hacet yoktur, demek değildir.

 

Kur'an, kitap olarak gönderilmiştir. Kitap birçok ilimler ihtiva etmektedir. Öğretmensiz kitap, insanlara bir şeyler öğretmek için geçerli olan bir yol değildir. Öğretimde kitap ile yetinen, öğretmeni ve okulu reddeden öğretim siste­mi olamaz. Onun İçindir ki Allah, Kitabını, mesajını sahipsiz, muallimsiz bırakmamıştır. Birçok âyette Peygamber'in kitap ve hikmeti öğretmesinden, açıklamasından bahsedilmiştir. Peygamberine tam bir itaat istemiş, ona itaatin Allah'a itaat olduğunu bildirmiş, ona itaat etmemenin, onun verdiği hükme boyun eğmemenin imansızlık alâmeti olduğunu bildirmiştir. Sadece bir kaçının mealini verelim:

 

"O ümmilere kendilerinden bir peygamber gönderen, Allah’dır. O Peygamber, onlara Allah'ın âyetlerini okur, onların iç ve dışlarını arındırıp temizler, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir" (Cum'a, 62/ 2)

 

"Hayır, hayır! Rabbine yemin ederim ki, aralarında tartışıp çekiştikleri şeylerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olmazlar"(Nisâ, 4/65)

 

İşte Peygamber'in Kitabı öğretmesi, hikmeti yani sünneti öğretmesi, işte ona yani onun hadislerinde bildirdiği hususlara itaat etmenin lüzumu, işte onun hakemliği... Bunlar, bu ve benzeri birçok âyette Güneş gibi aşikardır.

 

Yoksa Kur'an’ın "mübin" ve "mufassal" olmasından, onu herkesin, okur yazar olmayan birinden tutun, ilimde en ileri seviyede olan, tefsir, fıkıh, kelâm alimlerinin bile aynı şekilde anlayacağı manasını çıkaran şahıs, bu iddiasına hiç kim­seyi inandıramaz.

 

5-Hz. Peygamberin Tefsirinin Başlıca Özellikleri

 

Hz. Peygamber (s.a.s)’in tefsirinin, yani hadislerin Kur’ân’ı tefsirinin, nüzul asrından sonraki asırlarda yaşayan müfessirlerin tarzında olmadığı, iyi bilinmesi gereken bir gerçektir. Hz. Peygamberin tefsiri; Kur’ân’ın öncelikle mücmelini[13]  beyan, umumunu tahsis, müşkilini tavzih alanlarında olmuştur. Namaz, oruç, zekât başta olarak fıkıh bablarına giren bütün konular böyledir. Mesela Kur’ân zekât hakkında “Zekât veriniz!” emrini vermekle yetinir. Bu mücmel, bir emirdir. Zekâta tabi olan malları, çeşitli mallardan her birinin zekât nisaplarını ve uygulamanın diğer ayrıntılarını hadisler bildirir. Namaz emrini verir, fakat namazın vakitlerini, kaç rek’at olduklarını, çeşitlerini, nasıl eda edileceklerini ve diğer ayrıntıları hadisler beyan eder. Böylece hadisler, müfessir ve fakihlere ulaşmak istedikleri malzemeleri verir, onlar da bu dökümanları işlerler. Yoksa sonraki müfessirlerin yaptığı gibi, farklı kıraatleri, nüzul sebeplerini, âyetler arası münasebetleri, lügat ve belagat yönünden incelikleri, ahkâmda farklı içtihatları sistematik bir tarzda bildirmelerini beklemek makul değildir. Az önce saydığımız hususlardan başka hadisler; emredilen işlerin fazilet ve sevaplarını, uygulanma durumuna göre verilecek mükâfat veya cezaları, gaybî ve uhrevî bazı halleri bildirirler. Bazen dildeki bir manaya işaret, bazen bir mesel veya teşbihle konuyu açıklar, soyut kavramı somut bir tarzda tasvir ederler. Bir meseleyi bazen benzerini, bazen zıddını, bazen semere ve neticesini göstermek suretiyle tefsir ederler. Bu tefsirlerde görülen farklılıklar, tezat ihtilafı olmayıp, tenevvü (işin farklı yönlerini gösterme) kabilinden bir farklılıktır. Bu itibarla bir kısım okuyucular, ilgili hadislerin çoğunun tefsirle ilgisini ilk anda bulamayabilirler. Oysa biraz düşününce onların az önce zikrettiğimiz bölümlerden birine dahil olduğunu görürler. Şu halde, “Hz. Peygamber’in tefsiri” derken, bundan ne beklemesi gerektiğini muhatabımızın iyi bilmesi gerekir. Aksi halde beklentisini bulamadığı zannına kapılabilir [14] .

 

Sonuç

 

Beşeriyet için hidayet kaynağı olan İlâhî kitabı, insanlara elleriyle tutacakları kâğıtlar hâlinde gökten indirmeyip, vahiy yolu ile göndermeyi dileyen ilahi hikmet, vahye mazhar olan zâta, onu sadece tebliğ değil, aynı zamanda tebyîn etme vazifesini de vermiştir. Açıklama ihtiyacı, en azından eğitim ve öğretim hayatının, kitaplar kadar, öğretmenlere de olan ihtiyacı derecesindedir. Öğretmensiz eğitim ve öğretim düşünülemez.

 

Her bakımdan seviyeleri ne olursa olsun, Kur’ân’ın ilk muhatabı ashabın ileri gelenleri bile, Kur’ân’la amel etmek ve onu iyice anlamak hususunda Hz. Peygamber’in tefsirlerine ihtiyaç duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) çeşitli seviye farklılıkları gösteren muhataplarına Kur’ân’ı açıklama durumunda idi. Açıklaması bizzat veya bilvasıta olurdu. Onun öğretmesi programlı bir takrir tarzında değildi. Açıklanmaya kat’î olarak muhtaç olan, bilhassa amelî ahkâma dair âyetleri, sözleri ve fiilleriyle kendiliğinden beyan ettiği gibi; sorulma, müslümanların anlayış ve davranışlarını değerlendirme, herhangi bir vesile ile âyeti okuma vb. neticesinde de açıklardı.

 

Hz. Peygamber’in açıklaması umumu tahsis, mücmeli beyan, müphemi[15] tayin, müşkili tavzih etmek, kelimelerin lûgavî delâletlerinin genişliğini göstermek suretiyle İslâmî mânâlarını bildirmek, maksudun tayini için bazı lûgavî izahlarda bulunmak, âyet metnine kısa açıklayıcı ilâveler yapmak vb.suretlerde olurdu. İnsanları irşat, terğîp ve terhîp gayesiyle ahlâkî, gaybî ve uhrevî hayata ait bir çok âyetleri de, bazı yönleri ile tefsir etmiştir. Temsil yolunu kullanarak ve Kur’ân’da mücmel bırakılmış bazı kıssalar hakkında tafsilât vererek açıkladığına da rastlanır. Mikdar olarak, Resûlullah’ın tefsirlerinin hiç denecek kadar az değil, azımsanmayacak kadar çok olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla beraber Kur’ân’ın hemen hemen tamamını tefsir ettiği iddiasını kabule yanaşmıyoruz.

 

Her nevi tezahüründe Resûlullah’ın tefsirinin gayesi, sadece âyetlerin maksadının anlaşılmasıdır. Nitekim sahabenin de Kur’ân’ı okumak ve anlatmaktan gayesi, onun tatbik edilmesidir. Amelî bir hüküm ifade etmeyen hususlarda onlar, kendilerini zorlamadan ve lüzumsuz derinleşmeden uzak duruyor, genellikle ayetin bağlamından anladıkları icmali mânâ ile yetiniyorlardı. Bundan dolayı, daha sonraki şartların ortaya çıkardığı, Kur’ân’la ilgili kesif ilmî faaliyetin benzerini, yahut Kur’ân-ı Kerîm’i; usul-i fıkıh, kelâm, usul-i tefsir, hadis, tasavvuf, belagat, sarf, nahiv ilimlerinin ıstılahları ile açıklamayı, Hz. Peygamber’in, hatta sahabenin tefsirinde aramak boşunadır. Ve unutulmamalıdır ki, o zamana ait tefsir hususiyetlerini, bazen sonraki terimlerle ifade etmemiz, bizim anlayışımıza göre açıklamak içindir.

 

Hz. Peygamber’in beyanlarının kaynağı, nazarî olarak bazı farklı görüşlerle izah edilmiş ise de, netice itibariyle Ehl-i Sünnet tarafından kendisine nisbeti sahih olan beyanların mutlaka nazar-ı itibara alınması gereken bağlayıcı vasfı haiz olduğu kabul edilmiştir. Kur’ân’ı tefsir eden her şahsın bunları bilmesi şart koşulmuştur. Çünkü Hz. Peygamber’in hadislerine başvurulmadan Kur’ân’ı, Allah’ın maksadına uygun bir tarzda anlamanın imkânsız olduğu, şüpheye yer kalmayacak şekilde sabittir. Fakat yine sabittir ki bütün varlığı kuşatan muhit bir ilimden gelen Allah kelâmı, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın irşadına ve mânevî ihtiyacına, fazlasıyla kâfi gelecek mûcizevî bir zenginliğe ve muhteva zenginliğine sahiptir.

 

Allah’ın tekvin sıfatından gelen kâinatın, devamlı yenilenme içindeki akışını, birtakım değişmez esaslar ayakta tuttuğu gibi; O’nun kelâm sıfatından gelen Tenzilinin, azımsanmayacak kadar bir kısmı Hz. Peygamber tarafından kat’î olarak açıklanmış;  bununla beraber değişen asırlara, istidatlara, himmetlere ve  Kur’an’a teveccühe,  onda yeni yeni vecihler bulma hakkı tanınmıştır. Bu, Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından da ifade olunmuştur: “Âlimler Kur’ana  doymaz, çok tekrarlanmakla eskimez, bedî’ mânaları tükenmez.”

 

Dipnot

* M.Ü. İlahiyat Fak. (e) öğ. üyesi                                                                                                         



[1]- Mukaddemetân, s. 195

[2]- Ebû Davûd, Sünne, 5. bab, Ha. No. 4604; Mukaddemetân,s. 195.

[3]- İbn Kesîr, 1/7.

[4]- Kurtubî, 1/32.

[5]- Te’vilu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 166; İbn Teymiyye,Mukaddime fî Usûli’t-Tefsir, Dımaşk, 1355/1936, s. 25.

[6]- Sahihu İbn Huzeyme, 1/9,Tahkik: M.Mustafa A’zami, Beyrut, el-Mektebu’l-İslami, 1412/1992.

[7]- Mâide, 67

[8]- Nisa, 59

[9]- " Ibn Abdilberr, Cami’u Beyani'l-İlm, 2/234: Şatıbi, Muvafakat, 4/ 19

[10]-  İmam Muhammed İbn İdris eş-Şafiî, el-Ümm, tahkik: Dr. Rif’at Fevzi, Beyrut Daru’-Vefa, 1426/2005, 9/5-19.

       [11]- Suat Yıldırım, Peygamberimiz’in Kur'anı Tefsiri, İstanbul,  Yeni Akademi Yayınları, 2006, 1/73.

[12]- Elmalılı. Hak Dini Kur'an Dili, Yusuf, 1. âyetinin tefsirinde

[13]- Mücmel:Mübhem ve kapalı , kendisinden ne kasdedildiği anlaşılamayacak derecede muğlak olan, tefsir edilmeyi gerektiren lafız olup ancak vahye mazhar Hz. Peygamber tarafından gelen bir açıklama ile maksadı anlaşılabilir. Müşkil, bir fıkıh usulü terimi olarak, bizzat lafzında bulunan bir sebep veya başka bir nasla karşılaşmasından dolayı manası kapalı olan ifadedir Umûm: Kendine uygun olan bütün fertleri kapsayan genel bir lafız olup ancak  kapsadığı fertlerin bazılarına hasr edilmesi (sınırlandırılması) suretiyle maksadı anlaşılabilen lafızdır.

[14]- Suat Yıldırım, Peygamberimiz’in Kur'anı Tefsiri, İstanbul,  Yeni Akademi Yayınları, 2006. Bu kitabın birinci cildinde Hz. Peygamber (a.s.m) ın burada işaret edilen çeşitli bölümlerine dair örnekler tafsilatlı olarak görülebilir.

15- Kur’an’da sarih isimleri anılmayıp zamir veya ism-i mevsullerle işaret edilen insan, melek, topluluk, coğrafi mekan gibi kavramlar olup maksadın anlaşılması ancak tayin edilmesiyle mümkün olan lafızdır.

 


 

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul