22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / YARDIMLAŞMANIN İLKELERİ

YARDIMLAŞMANIN İLKELERİ

                                   

 

                                              

 

                                                                                                     

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, insanlık âleminin son önderi Muhammed (s.a.s.)'e halife olan râşid şahsiyetlerin dördüncüsü, Emiru'l-mü'minin İmam Ali b. Ebu Talib (r.a.), Allah'ın nûruyla bakan mü'minin firasetiyle1 şöyle demişti:

- İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm'dan (geriye) ancak ismi, Kur'ân'dan da ancak resmi kalacaktır!2

İmam Ali (r.a.)'ın bu basiretli ve firasetli tesbiti, ne de çabuk, ne de erken gündeme geliverdi! Daha en hayırlı Ümmetin en hayırlı nesli olan Ashab-ı Kiram dönemi ve İmam Ali (r.a.)'ın bu tesbiti gündem oluyor…

Ümmü'd-Derdâ (r. anha) anlatıyor:

Bir gün Ebu'd-Derdâ öfkeli bir şekilde yanıma geldi:

-Neyin var? diye sordum.

Cevaben:

- Vallahi, cemaatle namaz kılmaları dışında Muhammed (s.a.s.)'in yaptıklarında onlarda bir şey görmüyorum, dedi.3

Zuhrî (rh. a.) anlatıyor:

Ben Dımaşk'ta Enes b. Mâlik'in yanına girdim. O, ağlıyordu.

O'na:

-Seni ağlatan nedir? dedim.

Enes:

- (Beni,  Rasulullah zamanında) erişmiş olduklarımdan namaz müstesnâ, hiçbir şeyi tanımaz olmazlığım (ağlatıyor). İşte bu namaz dahi zayi edilmiştir, dedi.4

Garib olarak başlayan İslâm, zaman içinde tekrar garipleşiyor… Garib kaldığında, Garibler O'nu sahiplenerek, yeniden büyük bir canlılık yayılıp yaygınlaşıyor ve beldelerin fethiyle egemenliği gündeme geliyor… Rabbimiz Allah'ın dilediği vakte kadar bu canlılık, adâlet ve bu egemenlik devam edip giderken, tekrar bir gariplik dönemi ile karşı karşıya geliniyor… Devirden devir'e… Bazen İslâm, hayatın bütününe hâkim olup yaşanırken, bazen mensublarının gevşekliğinden üzerine kara bulutlar çöküyor ve garipliği geri dönüyor…

İnsanlar içinde iman edip teslim olanlar, yani mü'min müslümanlar, üzerlerine düşen ânın vâcibini yerine getirdikleri, bir millet ve bir ümmet oldukları müddetçe zaferden zafere koşturmuş, fetih üstüne fetih gerçekleştirmişlerdi. Hangi kavimden, hangi renkten ve hangi bölgeden olursa olsun, birbirine iman kardeşi olan mü'min müslümanlar, bir millettirler: Aziz İslâm Milleti!

Bir millet, bir ümmet hâlinde birlik ve beraberlik içinde hayat devam ederken, şeytan ve şeytanlaşmış olanların gizli veya açık tuzaklarına düştüklerinden dolayı birbirine düşüp paramparça olan ümmet, kazanılan izzetin kaybolmasına ve esaret ile zillet döneminin devamına sebeb olmuştur…

Mü'min müslümanların yegâne önderi Rasulullah (s.a.s.), Ümmetini uyarmış, şeytan ve şeytanlaşmışların tuzaklarına karşı dikkatli olmalarını söylemişti… Dinlenip itaat edildikçe bu tuzaklardan emin olmuş, fakat bu konuda gevşeklik, felâket kapısını açmıştır…

İbn İshâk (rh.a.) naklediyor:

Rasulullah (s.a.s.) Vedâ Haccı'ndaki Vedâ Hutbesi'nde şöyle buyurur:

"Ey insanlar, gerçekten şeytan sizin şu topraklarınızda kendisine kulluk edinilmesinden ümidini ebediyen kesmiş bulunmaktadır. Fakat o, sizin önemsiz saydığınız iş ve davranışlarınızda kendisine uyulmasından memnun olacaktır. Dininiz için ondan sakının!" 5

Yeryüzündeki ümmetin bütün ferdleri, imanları gereği birbirlerinin kardeşleri ve velîleridirler… Yani, birbirlerinin dostları, yardımcıları ve destekleyicileridirler… Bundan dolayı, velâyet haklarını yüceltmeli, her ânda canlı ve sıcak tutmalıdırlar… Bu velâyeti, bu birlik ve beraberliği sağlam ve canlı tutmanın tek çâresi: Allah'a ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat etmektir!

Rabbimiz Allah Teâlâ'nın iman eden kullarını buyurması budur:

"Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." 6

Kadın olsun, erkek olsun katıksız iman eden mü'min müslümanlar, birbirlerinin velîleridirler… Birbirlerinin yardımcıları, hak yolda ve hak üzere birbirlerini destekleyenlerdir… İyiliği emreder, kötülükleri yok edip kötülüklerden sakındırırlar…

İlâhımız Allah böyle buyurur:

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."7

Ümmetin her ferdi böyle olursa, İslâm'ın adâletle egemenliği, Kur'ân 'ın hayatta yaşanması gündeme gelir… İslâm'ın garibliği… Kur'ân'ı terk edilişi ortadan kalkar… İslâm, kendisiyle amel edip itaat eden yüz milyonlarca taraftar buluşmuşken Kur'ân, bu yüz milyonlarca mü’min müslümanın kendisine sahib çıkarak okuyup amel etmesi sebebiyle yalnızlıktan kurtulmuş olur… Okunulup hayata egemen olunması, emirlerine itaat, nehiylerinden uzak kalınmak için indirilen Kur'ân, yalnız okunur olup yaşanmayacak olursa, Kur'ân'ın yaşanması için kendisine vahyedilen Rasul (s.a.s.):

"Rabbim, gerçekten benim kavmim, bu Kur'ân'ı terk edilmiş (bir Kitab) olarak bıraktılar."8 diye şikâyet edecektir…

Mü'minler, Kur'ân'ı hayata hakim kılmak için yardımlaşır, birbirine destek olur, böylece iyiliklerin emr, kötülüklerin nehy edildiği bir imkânı elde ederler…  Bu imkân yeryüzünde iktidar olma imkânıdır... Mü'min müslümanlar, yaşadıkları beldelerde, muktedir olabilirlerse, iyiliği emr, kötülüğü nehy edebilirler… İyiliğin emri, kötülüğün yasaklanması devlet gücüne dayanır… İslâm devlet olur, mü'min müslümanlar hükümet oluşturur, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmedip, hükmetmede âdil davrandıkları zaman, iyiliği emr, kötülüğü nehy edebilirler... Devlet gücüne sahib olmadıkça, bu görevlerini yerine getiremezler… İmkânları var iken bu kulluk görevini yapmamak suçunu işleyenler, günahtan kurtulamazlar… Görüldüğü gibi yeryüzünde yaşayan Ümmetin ferdlerinde bu imkânın olduğudur… Bu imkânı kullanıp, Allah'ın hükümlerinin hayata egemen olması için çalışmak, her müslüman için ânın vacibidir… Bu çalışma yapılmadığı için yeryüzü karasıyla, deniziyle ifsâd olmuştur…  Kötülüklerin yaygınlaşması, önünün alınmayışındandır… Vasat ümmetin her ferdi, velâyet görevi için seferber olmalı ve üzerine düşeni hakkıyla yerine getirmelidir… Bu faaliyet sırasında her mü'min, diğer mü'min kardeşleriyle beraber hareket etmeli ve barış içinde kaynaşmalıdır…

Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.), bir hutbesinde:

"Mü'minin mü'mine bağlılığı, taşları birbirine kenetleyen duvar gibidir." buyurmuş, sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirmiştir.9

İmam İbn Kesîr (rh.a.) meşhur tefsirinde, Tevbe Sûresi, yetmiş birinci ayet-i kerimeyi tefsir ederken birbirlerinin velîsi olan kadın ve erkek mü'minlerin özellikleri için şunları beyan eder:

"Yüce Allah, mü'minlerin güzel vasıflarını zikrederek şöyle buyuruyor: 'Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar birbirlerinin velîsidir.' Yani, birbirine yardım eder ve destek olurlar.

'Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.' Nitekim yüce Allah başka bir ayette: " Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü men'eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."10 buyurur. 'Namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler.' yani Allah'a ibadet kullarına iyilik ederler. 'Allah'a ve Rasulüne itaat ederler.' Yani, emredildiklerini yapar, nehy edildikerini terk ederler. "İşte onlara, yani bu vasıflara sahib olanlara, 'Allah onlara rahmet edecektir. Allah azizdir.' Yani, kendisine itaat edenleri de aziz eder. Zira izzet, Allah'ın, Rasulü (s.a.s.)'in ve mü'minlerindir.11 'Hikmet sahibidir.' Yani, bu sıfatları onlara paylaştırmada büyük hikmet sahibidir. Zira Allah'ın tüm yaptıklarında hikmeti vardır. O, yüce ve tüm noksanlardan münezzehtir."12

Kadınıyla, erkeğiyle izzet sahibi mü'min müslümanlar, birbirlerinin velîsi, yani yardımcısı ve destekleyicisi olduğuna göre, ne üzere ve nasıl yardımlaşıp destekçi olabilirler? Yardımlaşmanın şartları ve ilkeleri nelerdir? Sorularına, yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ emirleriyle cevap vermektedir:

"Bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın. Günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'dan korkup sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır."13

Yardımlaşıp birbirine destek olmanın şartı ve ilkesi budur! Bir topluluğa olan kinimiz ya da sevgimiz, bizleri adâletten ayırmamalı, herkesin hak ettiği kendisine teslim edilmeli, aşırı gidilmemeli ve had aşılmamalıdır… Yardımlaşma, ancak iyilik ve takva üzere olunmalıdır… Yardımlaşma konusu, olan her ne ise, Allah'ın rızasına ve helâl hükümlerine uygun bir iyilik ise, bütün imkânlar kullanılıp gerçekleştirilmelidir… Takvaya uygun olan bu konuda mü'minler yardımlaşmaya koşmalıdırlar… Fakat yardım talep edilen konu, günah, haram ve haddi aşmak ise, o konuda asla yardımlaşılmamalı, yardım talep eden kişi kim olursa olsun, asla destek verilmemeli, aksine onu, o günahtan, o haramdan, o zulümden ve o haddi aşmadan alıkoyman, men'etmek her mü'min müslümanın üzerine vâcibdir…

Ümmet, "birr ve takva" üzere yardımlaşabilir… Rabbimiz Allah böyle buyurdu… Birr, yani iyilik nedir? sorusunun cevabını, Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle beyan buyurur:

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr (iyilik değildir) Amma iyilik, Allah'a, ahiret gününe, Meleklere, Kitaba, Peygamberlere iman eden mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutumu ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttakî olanlarda bunlardır."14

Mü'min müslümanların yardımlaşma konuları, ayette buyrulan şeyler ve sahih kıyas ile benzerleridir… İyilikte yardımlaşan muttakî mü'minler, her amellerinde Allah'ın rızasını ve ihlâsı gözettikleri gibi, işlenen amelin, Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'ne uygun olmasına da dikkat ederler… Onların bütün amelleri, iyi niyet, ihlâs ve Sünnet üzere olması, gururdan, kibirden ve riyâdan uzak tutulması, makbul olmasının olmazsa olmazıdır…

Mü'min kardeşlerimiz, iyilik üzere ve takva üzere olurlarsa, onlarla yardımlaşılır, ihtiyaçları giderilir, hayat desteği sağlanılır… Amma nefsî arzularının peşine düşer, şeytanın adımlarını izler, fısk, fücûr ve zulüm amellerini işleyecek olursa, bu amellerinde onlara asla yardımcı olunmaz, ancak onları bu kötülüklerden alı koymak, kendilerine yapılacak en büyük yardımdır... Onları, günahtan, fısktan, fücûrdan ve zulümden engellemek,  onlar için hayırlı bir işi başarmak demektir...

Rabbimiz Allah'ın:

"Kim Rasul'e itaat ederse, gerçekten Allah'a itaat etmiş olur."15diye buyurduğu Rasulullah (s.a.s.), yardımlaşma konusundaki olmazsa olmaz ilkeyi böyle beyan buyurmuştur!..

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.):

"Sen, müslüman kardeşine ister zalim olsun, ister mazlum olsun yardım et!" buyurdu.

Bir adam:

-Ya Rasulallah, müslüman kardeş mazlum olduğu zaman ona yardım ederim, fakat o, zalim olduğu zaman ben, ona nasıl yardım ederim, bana haber ver? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Onu, zulmünden ayırırsın-yahud: Onu, zulümden men'edersin- İşte bu men'etmek, ona yardımdır." buyurdu.16

Cabir (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Kişi, zalim de olsa, mazlum da olsa din kardeşine yardım etsin! Zalimse, onu men'etsin. Zira bu, onun için bir yardımdır. Mazlum ise, ona yardımda bulunsun."17

İşte, kıyamete kadar muvahhid mü'minlerin itaat edeceği ölçü budur!.. Adâlet budur!.. İyilik budur!.. Ve takva budur!..

Kim olursa olsun zalimi, zulüm işlemekten alı koymak, zulmünü engellemek gerekir...

"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'dan başka velîleriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz."18 diye buyuruyor Rabbimiz Allah!..

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), zalim kişi kardeşimiz olsun veya olmasın mutlaka imkânlar dahilinde onu zulüm işlemekten alıkoymak ve engellemek gerekir... Onun zulmünü engelleyip, onu zulüm işlemekten, mazlumun hakkını yemekten ve günah bataklığından kurtarmak, ona yapılacak en muazzam yardım ve iyiliktir...

İster köyde yaşasın, ister şehirde, ister tahsilli biri olsun, isterse ümmî, ister zengin olsun, ister fakir, ister iş veren olsun, isterse işçi kim ve ne olursa olsun zalim, her zamanda ve her mekanda engellenmeli zulüm işlemekten alı konulmalıdır...

Rasulullah (s.a.s.)'in hadislerini şerh eden şarihler, bu konuda şunları söylemişlerdir:

"Mazlum, zulme ve haksızlığa uğrayan kimsedir. Mazluma yardım etmek ve ona yapılacak haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışmak dinî ve vicdanî bir görevdir. Bütün Peygamberler, yeryüzünde zulmü ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. Bu yüzden de, gönderildikleri toplumlarda Peygamberlere ilk karşı çıkanlar, Onlara eziyet ve işkence yapanlar, o toplumun içindeki zalimler ve baskı grupları olmuştur. Buna karşı Peygamberlere ilk inanan ve Onların yanında yer alanlar ise mazlumlardır. Her defasında galip gelenler de haktan yana tavır koyup zulme başkaldıranlar olmuştur. Çünkü zulüm payidar olmaz. Allah'ın yardımı zalimlere değil, daima mazlumlaradır. "Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah'ı var" atasözü bu değişmez gerçeğin evrensel ifadesidir.

Sahabe-i Kirâm, mazluma yardımı anlamış, amma zalime nasıl yardım olunacağını Rasullullah'a sorma ihtiyacı duymuştur. Çünkü ilk akla gelen, zalime yardımında zulüm olduğudur. İşte bu isabetli soru ve Allah Rasulü'nün cevabı sayesinde bizde konuyu anlamış bulunuyoruz. Buna göre zalimin zulüm yapmasına engel olmak ona bir yardımdır. Çünkü yapacağı zulüm ve haksızlıktan onu kurtarmak, işleyeceği harama ve günaha engel olmak, dünya ve ahirette hak edeceği cezadan onu kurtarmak demektir. Zalime, bundan daha büyük bir yardım olamaz. Buna karşılık, zalimin zulüm yapmasına göz yummak ve engel olmamak da zulmün bir çeşididir."19

"Bir adamın başkalarının hakkının çiğnemek istediğini görür de onu engellersen, işte o zaman ona yardım etmiş olursun. Mazluma yardımcı olmak ise, zalimi onun üzerinden savmakla olur.

Bu hadis-i şerifte, mazluma yardımcı olmanın ve-Rasulullah (s.a.s.)'in anlattığı şekilde- zalime yardımcı olmanın farz olduğuna delil vardır!"20

"Bu konuda tercihe değer olan İbn Battal'ın:

'Mazlumu kurtarmaya gücü yeten kimse, olanca gücüyle zalimi etkisiz hâle getirmekle yükümlüdür. Mazlumu savunurken, zalimi öldürmek niyetiyle hareket etmez. Sadece onu etkisiz hâle getirmeye niyet eder. Zalimi etkisiz kılarken onu öldürmek durumunda kalırsa, o zalimin kanı hederdir. Bu durumda kişinin kendi canını savunmasıyla, bir başkasını savunması arasında fark yoktur. Şeklindeki görüşüdür."21

Bu yerinde ve isabetli tesbitlerden sonra şu hakikatı da apaçık beyan edelim: Şirk, en büyük zulüm, müşrik, en büyük zalimdir!

Rabbimiz Allah şöyle buyurur, şükretsin diye kendisine hikmet verdiği Lokman (a.s.)'ın dilinden:

"Hani Lokman oğluna-Öğüt vererek demişti ki: ' Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şübhesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür."22

Başta Laiklik ve demokrasi olmak üzere bütün beşerî ve tağutî düzenler, İslâm'ın değişmez ölçüsüne göre birer şirk düzenleridirler... Allah'a karşı paralel yapılanma olan bu düzenlerin kurucuları, yardımcıları ve ayakta durması için destek verenlerin hepsi, en büyük zulüm olan şirk suçunu işlemekte ve zalim vasfını almaktadırlar... Zulüm düzeninin zalimleri, Allah'ın hükümlerini yasaklayıp, ilâhlaştırdıkları hevânın hükümlerine göre hükmettikleri için tağutlaşmışlardır...

Kendini müslüman kabul eden hiç kimse, bu tağuti düzenlerde ve tağutlara hizmet etmek için görev yapamaz... Hele hele işgal edilen İslâm topraklarında, müslümanları mahkûm eden egemen tağutların yanında asla yer alamaz... Maddî ve mânevî yönüyle vatanı işgal eden, İslâm'ın hükümlerini sosyal hayattan, siyasetten, ekonomiden, hukuktan, eğitimden, ticaretten, hatta aile hayatından bile İslâm'ın hükümlerini uzaklaştıran, yasaklayan ve engelleyen işgal kuvvetlerinin her hangi bir kurumunda görev yapıp yer alan onların zulmüne ortak olur... Zalimlere meyledip ateşi hak edenlerden biri hâline gelir...

"Ben de müslümanım" deyip tağutî düzenlerin yönetim kadrolarında, bürokraside yer alan, iyi niyetli olduklarını söyleyen ve zalimlerin zulmüne ortak olanlara karşı görevimiz, onları o zulmü işlemekten alı koymak ve zulümlerini engellemektir... "Ne de olsa bizim zalimimizdir. Bu giderse daha kötüsü gelir." gibi İslâmî hiçbir hükme uymayan, delilsiz ve mantıksız söylemler, onlarca yıldır zulmün egemenliğini sağlamıştır... Bunların zulmünden dolayı "İslâm'ın ismi, Kur'ân'ın resmi" kalmış olan toplumda mü'min müslümanlar, "yeniden İslâm'a" demeli, yeniden derlenip toparlanmalıdırlar... İndirilmiş din ile uydurulmuş dini birbirinden ayırmalı, gerçek İslâm'ı ve İslâm gerçeğini gündeme getirip, iyilik ve takva üzere yardımlaşmalıdırlar... İşgal kuvvetlerinin yanında yer alan, günaha batmış ve haddi aşmış olan kardeşleri dahi olsa, onlara işledikleri zulümlerinde yardımcı olmamalı, onların zulmünü engellemeli ve onları zulümden alı koymalıdırlar... İyilik budur, takva budur! Hak budur, adâlet budur!

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, âdil şahidler olarak, Allah için hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın O, takvaya daha yakındır. Allah'dan korkup sakının. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır."23

 

Dipnot

  1) Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Mü'minin firasetinden sakının! Çünkü o, Allah'ın nûru ile bakar."

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 16, Hds. 3332.

Beyhakî, Kitabü'z-Zühd, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 200, Sh. 231, Hds. 810.

Kuzâî, Şihâbu'l-Ahbâr Tercümesi, çev. Ali Yardım, İst. 1999, Sh. 136, Hds. 430.

İmam A'zam Ebu Hanife, Müsned, çev. Muhammed Selim Köse, İst. T.Y. Sh. 293, Hds. 500/3.

2) İmam Buhârî Hadis-i Şerifler Işığında İlâhî Kelâm'ın Müdâfaası - Halku Efâli'l-İbâd, çev. Yusuf Özkan, İst. 1992, Sh. 78, Hbr. 239.

3) İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2013, C. 1, Sh. 543-544, Hbr. 862 - 864. Sahih.

4) Sahih-i Buhârî, Kitabu Mevakıti's-Salât, B. 7, Hbr. 9.

5 ) İbn Hişam, İslâm Tarihi - Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, C. 4, Sh. 345.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, C. 16, Sh. 560, Hds. 16614. Bezzâr rivayet etti. Ravîleri, Sahih'in ravîleridir.

6) Enfal, 8/46.

7) Tevbe, 9/71.

8) Furkan, 25/30.

9) Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Edeb, B. 36, Hds. 56.

                           Kitabu'l-Mezâlim ve'l-Gasb, B. 5, Hds. 7.

                           Kitabu's-Salât, B. 88, Hds. 124.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sılâ, B. 17, Hds. 65.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sılâ, B. 18, Hds. 1993.

Sünen-i Nesâî, Kitabu'z-Zekat, B. 67, Hds. 2550.

10) Âl-i İmrân, 3/104.

11) Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"İzzet, (güç, onur ve üstünlük), Allah'ın, O'nun Rasulünün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." Münafikun, 63/8.

12) İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2011, C. 5, Sh. 216.

13) Mâide, 5/2.

14) Bakara, 2/177.

15) Nisa, 4/80.

16) Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İkrâh, B. 7, Hds. 12.

                             Kitabu'l-Mezâlim ve'l-Gasb, B. 4, Hds. 5.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B. 58, Hds. 2356.

17) Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sılâ, B. 16, Hds. 62.

18) Hud, 11/113.

19) İmam Nevevî, Riyâzü's-Salihîn, Tercüme ve Şerhi Prof. Dr. Yaşar Kandemir, Vdğ. İst. 2011, C. 2, Sh. 206-207.

20) Muhammed b. Salih el-Useymin, Şerh-i Riyâzu's-Salihîn, çev. Dr. Mustafa Öztürk, İst. 2013, C. 2, Sh. 258.

21) İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî - Muhtasarı, çev. Dr. İbrahim Tüfekçi, İst. 2008, C. 13, Sh. 561.

22) Lokman, 31/13.

23) Mâide, 5/8.


 

 

 

 

 

Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul