19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / PEYGAMBER GÜNLERİNDE NİFAK VE MÜNAFIKLAR

PEYGAMBER GÜNLERİNDE NİFAK VE MÜNAFIKLAR


 

                                                                            

“Kendisinde şu dört şey bulunan kişi halis münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir huy kalmış olur. Kendisine güvenildiğinde ihanet etmesi, konuştuğunda yalan söylemesi, söz verdiği kişiyi kandırması ve düşmanlık yaptığında haktan ayrılması.” (Buhârî,Sahîh, “İmân”, 24)

 

 

“İnanmadığı halde inanıyor görünme” olarak açıklayabileceğimiz nifak, peygamberliğin Mekke yıllarında henüz küçük bir cemaat olan ve müşriklerin farklı düzeylerde baskılarına maruz kalan Müslümanlar için sosyal bir hastalık olarak ortaya çıkmamıştı. Müslümanlar bu sorunla, peygamberliğin Medine yıllarında karşılaştılar. Zira Mekke’de herhangi bir kimsenin Müslüman olmadığı halde Müslüman görünmesini gerektirecek bir durum yoktu. Kaldı ki, bu dönemde kişinin Müslüman olduğunu ilan etmesi, birçok sıkıntılara katlanması anlamına geliyordu. Müslümanların, hicretten sonra Hz. Peygamber’e (s.a.s.) samimi bir şekilde bağlı olduklarını ve artık göz ardı edilemeyecek bir güç olmaya başladıklarını gösteren bazı gelişmeler meydana geldi. Bunların başında Bedir zaferi gelmektedir. Bedir, Müslümanların özgüvenlerini, düşmanların ise korku ve kaygılarını arttırdı.

 

Müslümanların göz ardı edilemeyecek bir güç haline gelmeye başlaması üzerine, beşerî ilişkilerini inanç, ilke ve ülküleri çerçevesinde değil, çıkarlarını dikkate alarak devam ettirmek isteyen insanlar, Hz. Peygamber’e meyletmeye başladılar. Müslümanların güçlenmesi, sözünü ettiğimizi insanların onları hesaba katarak adım atmalarını gerektiriyordu.

 

Münafıkların, müşrikler gibi açıkça düşmanlık yapıp Allah Resûlü’ne ve inananlara karşı koyabilecek bir karakterleri yoktu. Hz. Peygamber’e karşı çıkmak, onlar açısından bazı çıkarlarını riske atmak anlamına geliyordu. Bir taraftan kendilerine gelmesi muhtemel zararlardan korunma, diğer taraftan Müslümanların elde edebilecekleri menfaatlere ortak olma ve çıkar sağlama dürtüsü, ümmetin içinde kişiliksiz bir insan tipinin Müslüman kimliğiyle ortaya çıkmasına sebep oldu. İnsanın iç dünyasıyla çelişki yaşaması, iç dünyasının hilafına bir dış görüntü vermesi çok zor olsa gerektir. Bu yönünü düşündüğümüzde nifakın hastalıklı bir ruh halinin yansıması olduğunu görürüz. Kur’ân-ı Kerim, onların içinde bulundukları çelişkiyi, “kalplerinde hastalık olanlar” (Mâide 5/52; Muhammed47/29) ya da “Kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara 2/10) ifadeleriyle vurgular. Bu ayetler, insanla ilgili önemli bir psikolojik tahlildir.

 

Münafıkların içinde bulundukları hastalıklı ruh hali durumunun bütün münafıklarda aynı derecede olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de münafıkların farklı karakterlerine ve buna bağlı olarak tutumlarına işaret eder. Sözü edilen iç çelişkiyi farklı yaşayan karakterlerden biri Kur’ân’da şu ayetlerde tasvir edilir: “Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiç bir şeyi) görmezler. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. (O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.” (Bakara2/17-20).

 

Münafıkların bir kısmının yaşadığı çelişki, hayatlarında derin izler bırakırken, bir kısmı zamanla kendilerini suyun akışına bırakarak durumu kabullenmişlerdir. Ancak nifak problemi Hz. Peygamber dönemi boyunca devam ettiği gibi sonraki yıllarda da varlığını devam ettirmiştir. Günümüzde de yükselen değerler için tehlikeli bir olgu olduğunu biliyoruz.

 

Hicretin 2. yılında meydana gelen Bedir savaşı, nifakın gelişmesi için önemli bir hâdisedir. Bedir’den sonra münafıkların sayısında ciddi bir artışla karşılaşmamız, bizi şaşırtmamaktadır. Zira Bedir, birçok insanın durumunu yeniden gözden geçirmesine sebep oldu. Hz. Peygamber, Bedir’den döndükten sonra o güne kadar onun Medine’deki varlığından rahatsız olduğunu çeşitli davranışlarıyla ve konuşmalarıyla gösteren Abdullah b. Übey, artık fiilî durumu kabullenmek zorunda olduğunu düşünerek Müslüman oldu. Ancak Abdullah b. Übey, samimi bir Müslüman olmak için çaba harcamadı. Fırsatını bulduğunda içinde beslediği kin ve düşmanlığı dışarıya yansıttı. Medine’de lider olmaya hazırlanırken Hz. Peygamber’in hicreti onun planlarını altüst etmişti. Bu sebeple Hz. Peygamber’e karşı içten içe kin besliyordu. Hem Hz. Peygamber, hem de Müslümanlar, onun bu durumunu biliyorlardı. Ama ölünceye kadar Müslümanlardan biri olarak muamele gördü. Hatta vefat ettiğinde oğlu, kendisini kefenlemek için Allah Resûlü’nden elbisesini rica etti. Hz. Peygamber, hem onun bu isteğine olumlu cevap verdi; hem de iyi bir Müslüman olan oğlunun hatırı için cenaze namazını kıldırıp mezarının başında dua etti. Bu olaydan sonra münafıkların ahiretteki durumu için ibretlik bir hatırlatmada bulunan şu ayet indi: “(Sen), onlar için ister af dile, ister dileme! Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları, affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve Resûlü’nü tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi (doğru) yola iletmez.” (Tevbe 9/80).

 

Münafıkların kendilerini gizlediğini düşündükleri en önemli silahları yalandı. Yalnız kaldıklarında ya da kendileri için emin olduğunu düşündükleri ortamlarda Hz. Peygamber ve Müslümanlar aleyhinde konuşmaktan geri durmuyorlardı. Durum ortaya çıkınca da kendilerine iftira edildiğini söyleyerek yalan silahına başvurarak kendilerini içinde bulundukları durumdan kurtarmaya çalışıyorlardı.

 

Müslümanlar arasında bir ihtilaf ortaya çıktığında ya da sıkıntılı zamanlarda gerçek yüzlerini gösteriyorlardı. Özellikle savaş zamanlarında, kendilerine ihtiyaç duyulduğu zamanlarda Müslümanları yalnız bırakmak, onlardan sadır olan davranışlardandı. Hz. Peygamber Uhud’a giderken, onunla birlikte yola çıkmışlar; ancak yolun yarısından geri dönerek Müslümanları yalnız bırakıp savaş öncesi morallerinin bozulmasına neden olmuşlardı. Yine Hendek savaşında Müslümanların morallerinin bozacak ifadeler kullanmışlardı.  Tebük seferi, münafıkların bir kısmının Allah Resûlü’nün seferberlik çağrısına olumlu cevap vermedikleri, bir kısmının ise sefere katılarak yolculuk sırasında Müslümanlar ve Hz. Peygamber aleyhine bazı sözler sarf ettikleri bir gazvedir. Benî Mustalık gazvesinde ise hem Mureysi kuyusu başında iki Müslüman arasında çıkan kavgada, ihtilafı körüklemek ve Ensar’ı muhacirlere ve Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmak, hem de dönüş yolunda Hz. Âişe’nin iffetiyle ilgili iftirada bulunmak suretiyle iç yüzlerini ortaya koymuşlardır.

 

Diğer zamanlarda da -uygun ortam bulduklarında- yaşantılarıyla ve konuşmalarıyla, Hz. Peygamber’e sadakatle bağlı olan Müslümanlardan farklı bir tutum takındıklarını görüyoruz. Mesela namazı kılmakta ağır davranmaları, yalan söylemeleri ve ilkesiz tutumları bunlardandır.

 

Bütün olumsuz davranışlarına rağmen Hz. Peygamber, münafıkları zahiren Müslüman kabul etmiş; hakları ve sorumlulukları açısından onları diğer Müslümanlarla bir tutmuştur. Bunun sebebi, İslâm’ın kişilerin zahirî durumlarına göre hüküm vermesidir. Müslüman olduklarını söyledikleri için böyle kabul edilmiş ve ona göre de muamele görmüşlerdir. Zira insanların iç dünyasını Allah’tan başka kimse bilemez. Gerçi Yüce Allah, zaman zaman elçisine onların gerçek niyetlerine ilişkin gerçekleri bildirmişse de dinin ölçülebilir, değerlendirilebilir normlar koyması açısından zahirî halleri esas alınmıştır. Allah Resûlü (s.a.s.), zahire göre hükmederek bizim için münafıklarla ilgili bir tutum belirlemede önemli bir ölçü ortaya koymuştur. Ancak onların Müslüman olarak görülmesi, bu şekilde muamele görmeleri, cenaze namazlarının kılınması işledikleri büyük suçun cezasız kalacağı anlamına gelmemektedir.

 

Neticede bütün insanlık, Allah’ın şaşmaz adaletine teslim olduğunda her şey apaçık ortaya çıkacaktır. İşte o gün olacaklar konusunda Yüce Allah, insanları geri dönülemez kötü bir son karşılaşmamaları için dünyada uyarmaktadır. Zira münafıklar için uygun görülen ceza, cehennemdir: “Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ 4/145). Üstelik bu ceza ebedidir: “Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey çok kötüdür. Onlar yeminlerini kalkan yapıp Allah’ın yolundan alıkoydular. Bu yüzden onlara küçük düşürücü azap vardır. Onların malları da oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” (Mücâdele 58/15-18).

 

Allah, İslâm ümmetini münafıkların şerrinden korusun; müminlere de istikamet üzere yaşamayı nasip etsin.

 

* İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

 

İleri Okumalar İçin:

Demircan, Adnan, Hz. Peygamber Devrinde Münafıklar, Esra Yayınları, Konya 1996.

Sezikli, H. Ahmet, Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, 2. Basım, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997.

Yıldız, Abdullah, Hz. Peygamber ve Gizli Düşmanları Münafıklar, İz Yayıncılık, İstanbul 2000.

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul