19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / RASÛLULLAH’IN İ’TİDÂL VE KOLAYLIK ANLAYIŞI

RASÛLULLAH’IN İ’TİDÂL VE KOLAYLIK ANLAYIŞI

 


                             

 

                                                                                               

 

Dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslâm dini, insanlık için dünya ve âhiret saadetini teminât altına alan bir dindir. İnsanlığın huzur ve mutluluğunu sağlamak için insanlığa gönderilmiş olan bu yüce dinin evrensel niteliklere sahip özellikleri vardır. Bu özelliklerden dikkatimizi çeken birisi İslâm dininin fıtrîbir din olmasıdır. Bütün hükümleri insan fıtratına (yaratılışına) uygun olup ve insan fıtratıyla örtüşmektedir. Bozulmamış insan fıtratına aykırı gelecek İslâm dininin herhangi bir hükmü, emri söz konusu değildir. Dolayısıyla saf insan fıtratı her zaman İslâm’ı kabullenmeye, benimsemeye meyyâldir. İfrat ve tefrite yer vermeyen İslâm dininin diğer bir evrensel ilkesi de kolaylık dini olmasıdır. İnsan gücü ve kuvvetiyle doğru orantılı olan İslâm, insanları zora, sıkıntıya, çileye, cefaya sokmak için gelmiş değildir. Aksine O’nun gayesi insanların iç dünyalarının saflığını, berraklığını korumak, insanın temiz kalmasını sağlamak ve insanları ulvî mertebelere çıkarak insan-ı kâmil olma noktasına ulaştırmaktır.

           

İslâm dini, realist bir din olduğu için insanın fıtratına hitap etmekte ve insan fıtratıyla âdeta özdeşleşmektedir. İslâm dininin yapısında ve uygulamalarında ifrât ve tefrite yer yoktur. Çünkü ifrât ve tefrit dediğimiz normalin üstünde veya altında olan aşırılıklar insan fıtratına ve yapısına aykırı ve ters düşmektedir. Ancak çok acıdır ki, insanlık tarihi boyunca  aşırılığın her çeşidine rastlamak mümkündür. İnançta, ibadette, ahlakta ve sosyal ilişkilerde değişik türlerde yaşanmış aşırılıklar söz konusudur. Örneğin Nemrut ve Firavun, kendilerinin ilah olduğunu iddia ederek inançtaki aşırılığın zirvesini yaşamışlardır. Sahte peygamberlerin ortaya çıkması da sapmanın ayrı bir göstergesidir. Hâlbuki insanın doğasında i’tidale karşı bir meyil vardır. Dolayısıyla insanın hâliki olan Allah, insanı en iyi kendisi bildiği için insanın fıtratına ve ihtiyaçlarına göre inanç ve ibâdet sistemini va’z etmiş ve Hz. Peygamber de bu sistemi uygulamıştır. İslâm dini, her konuda mu’tedil hükümler, ilkeler koyduğu gibi, ibâdetler konusunda da i’tidâli (orta yolu) elden bırakmamıştır.

 

 

 

Konuyla ilgili olarak şu âyet-i kerîmeleri verebiliriz: “Allah sizin için kolaylık diler, kesinlikle size zorluk dilemez.” [1] “(Allah) din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” [2] “Biz Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye değil, ancak korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”[3] “Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmeyeceği şeyle sorumlu tutmaz.”[4] “Biz Kur’an’ı, ancak takva sahiplerini müjdelemen ve inatçı bir topluluğu onunla uyarman için kolaylaştırdık.”[5] Bütün bu âyet-i kerîmeler kolaylık konusunda bizlere ayrı ayrı mesajlar vermekte ve İslâm’ın sağladığı kolaylık ilkesini düşünmeye sevk etmektedir. Allah’ın, kullarına kolaylık lutf etmesi sırf merhamet ve şefkati, acıması sebebiyledir. Yoksa istediği kadar ve istediği şeyle kullarını mükellef tutabilirdi.

 

Hz. Peygamber’in de sözlerinde ve uygulamalarında kolaylık prensibinden hareket ettiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber bir nevi kolaylaştırma görevini de yerine getirmekle yükümlüdür.[6] Hz. Peygamber’in konuyla ilgili şu hadislerini verebiliriz: “Gerçekten bu din kolaylıktır. Hiç kimse yoktur ki, din hususunda kendini zorlasın da din ona galebe etmesin. Öyleyse orta yolu takip edin.”[7] Şârih ve fakih bir alim olan Begavî, bu hadisin şerhinde şöyle der: “Hadiste, ibâdette orta yolu tutma ve insanı yıpratacak şeyleri terk etme emri vardır. Çünkü Allah kullarından istirahat etmeksizin gece ve gündüz devamlı olarak kendisine ibâdet etmelerini istemez.”[8] Hz. Aişe Hz. Peygamber’in bu yönünü çok güzel bir şekilde şöyle anlatır: “Rasûlullah iki şey arasında muhayyer bırakıldığında, o şey günah olmadığı sürece mutlaka en kolayını seçerdi. Ama günah olursa, o zaman da bu günahtan insanların en uzağı idi.”[9] Buradan anlıyoruz ki, Hz. Peygamber daima işlerin kolay olanını tercih ederdi. Çünkü Hz. Peygamber’in bu konudaki ilhâm kaynağı “Allah sizin için kolaylık diler, güçlük istemez”[10]âyeti olmuştur. Ünlü hadis âlimi Buhârî, kaleme aldığı meşhur hadis kitabının İman bölümünün bir alt başlığına “Din kolaylıktır” (ed-Dînu yüsrun) adını vererek dindeki kolaylık anlayışını dile getirmektedir.[11]

 

Hz. Peygamber ticarette, alış-verişte kolaylık prensibini devreye sokarak şöyle buyurmuştur: “Sattığında, aldığında, alacağını istediğinde kolaylık gösteren kişiye Allah rahmet etsin.” [12] “Müşteri olsun, satan olsun her kim kolaylık gösterirse, Allah onu Cennet’e dahil eylesin.”[13]Günümüzde ticari hayatta insanlar, öngörülen bu kolaylık ilkesini uygulayacak olsalar kendi aralarında zuhur eden pek çok ihtilâf ve problemi kolaylıkla halletmiş olurlar. Böylece karşılıklı olarak aralarında güven, sevgi ve saygı duyguları daha da artmış olur.

 

Kolaylık konusunda Peygamberimizin her yere çerçeve yapılıp asılması gereken şu veciz ve evrensel hadisini de burada zikretmek gerekir: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[14] Hz. Peygamber’in manası çok net olan bu veciz hadisini kulağımıza küpe yapıp hiç unutmamamız gerekir.

           

İbâdetler, Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla tesbit edilmiş, statik ve sâbit hâle getirilmiş, âdeta dondurulmuştur. Hiç bir kimse, hangi niyetle ve amaçla olursa olsun va’z edilen ibadetlere ne bir ilâvede bulunabilir, ne de bir eksiltme yapabilir. Hz. Peygamber bunu hadislerinde kesinkes yasaklamış ve bu kapıyı kapatmıştır. O, bu konuda şöyle buyuruyor: “Sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabıdır, en hayırlı hidâyet Muhammed’in hidâyetidir. Dinde olmayan işlerin en fenâsı sonradan uydurulan şeylerdir; her bid’at dalâlettir.”[15] “Dinde ihdas edilmiş bid’atlardan sakınınız. Zira her bid’at dalâlettir.”[16] Bu hadislerde geçen bid’at kavramı evrensel mâhiyet arz etmekte ve yasaklanışı da kıyamete kadar geçerli olmaktadır.”[17] Aslında bir açıdan düşünüldüğünde bid’at ve hurafeler de, şer’i hudutları çiğneyerek aşırı gitmenin başka bir örneğini teşkil etmektedir. Dolayısıyla dinimizde bid’at ve hurafeler şiddetle yasaklanmıştır.

           

Aslında İslâm dini demek, orta yol demektir. Kur’an-ı Kerîm’de “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız Resûlün de size şahit olması için sizi orta (vasat, mu’tedil) bir ümmet kıldık” [18] şeklinde gelen bu âyet de bizlere bu mesajı vermektedir. Allah Teâla geçmiş ümmetler arasında aşırı gidenleri, i’tidali çiğneyenleri örnek vermek sûretiyle bizlerin de aynı tehlikeli duruma düşmemesini istemektedir. Aşırılığa gidenler arasında en belirgin olarak Hristiyanları örnek olarak verebiliriz. Tevhid inancını tahrif etmeleri, teslisi ikâme etmeleri de aşırı gitmelerine bir örnektir: “Andolsun Allah üçün üçüncüsüdür diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka tanrı yoktur. Eğer söylediklerinden vaz geçmezlerse içlerinden kâfir olanlara kötü bir azap isâbet edecektir.” [19] “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyin, Mesih ancak Meryem’in oğlu İsâ’dır. (O) Allah’ın Resûlüdür.” [20] “De ki ey ehl-i kitap dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir milletin heveslerine uymayın.” [21]

 

Onlar peygamberlik konusunda da aşırı gitmişler ve bir insan olan Hz. İsa’yı ilâhlık makamına çıkararak onu insanüstü bir varlık olarak görmüşlerdir. Şu âyet-i kerîme onların bu hallerini şöyle tasvir etmektedir: “Onlar (Hıristiyanlar) rahip ve keşişlerini, Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın dışında rabler edindiler. Hâlbuki kendilerine, müşriklerin dediklerinden münezzeh olan kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmiştir.”[22] Hz. Peygamber, bu durumu çok iyi bildiği için ümmetinin de aynı hataya düşmesini istemediğinden şu evrensel uyarıyı yapmıştır: “Hıristiyanların Meryem oğlunu aşırı methettikleri gibi beni de aşırı methetmeyin. Ben ancak bir kulum. (Bana) Allah’ın kulu ve elçisi deyiniz.”[23] Tarih boyunca aşırı gidenler sadece Hıristiyanlar olmayıp, pek çok kişi, cemaat, din mensubu, inançta, ibâdette, ahlâkta ve pek çok konuda aşırı gitmişlerdir.  İslâm gelmeden önce de insanlar orta bir yolu takip etmekten uzak, ya ifrât veya tefrit içerisinde idiler. İslâm her iki grubun takip ettiği yolu beğenmemiş, tenkit etmiş, ve insanları orta yola çağırmıştır. Allah Teâla, sadece ibâdetlerde değil, hayatın diğer sahalarında da aşırılığa gidilmemesini ve orta yolun takip edilmesini istemektedir:

 

Konuyla ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde muhtevâlarında orta yolun takip edilmesi, ifrât ve tefrit noktasında aşırılığa gidilmemesi dolayısıyla hayatın zorlaştırılmaması konusunda ısrarlı uyarıların var olduğunu müşâhede etmekteyiz.[24]  Hz. Peygamber de yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmelerin paralelinde dinîmevzularda aşırı gidilmemesi konusunda sahâbenin şahsında bütün ümmetini uyarmış ve ikâz etmiştir. Bu konuda âyet-hadis bütünlüğünü görmek açısında da faydalı olacağını umduğumuz hadislerden bazı örnekler vermek istiyoruz: “Dinde aşırılıktan sakınınız. Sizden öncekiler ancak dindeki aşırılıkları sebebiyle helâk oldular.”[25] “Ey insanlar size orta yol gerekir. Siz bıkmadıkça Allah asla bıkmaz.” [26] “(Sözlerinde ve davranışlarında ileri gidip) haddi aşanlar, helâk olmuşlardır.” [27]

 

Hz. Peygamber, daha fazla ibâdet yapma niyeti ve isteğiyle kendi bedenine aşırı bir şekilde yüklenerek eziyet edilmesine, yeme-içme, uyuma, evlenme gibi fıtrî ihtiyaçların terkedilmesine izin vermemiştir. Örneğin, Hz. Peygamber’in ibâdet durumunu öğrenmek üzere üç kişi Hz. Aişe vâlidemize gelerek O’nun günlük yaşayış ve ibâdetini öğrenmişler ve kendi yaptıkları ibâdetleri az görerek “Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecek günahları affolunduğu halde bizim yaptıklarımız Allah Resûlünün yaptıklarının yanında bir hiçtir.” diyerek kendi aralarında bazı kararlar almışlardır. Bunlardan biri, geceyi tamâmen namaz kılarak geçireceğini, bir diğeri gündüzleri devamlı oruç tutacağını, üçüncüsü de evlenmeyip, kadınlardan uzak duracağını söylemiştir. Durum Hz. Peygamber’e intikâl ettirilince O, bu duruma kızmış ve şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki içinizde Allah’tan en çok sakınıp çekinen ve en çok korkan benim. (Durum) böyleyken bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum, gecenin bir kısmında namaz kılıyor, bir kısmında uyuyorum, kadınlarla da evlenir, münâsebette bulunurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”[28]Böylece Hz. Peygamber sahâbe arasında ibâdetlerde aşırı gidenleri uyararak daha fazla ibâdet etme niyetiyle evlenmemek, sürekli oruç tutmak, geceleri sabahlara kadar nâfile ibâdet etmek isteyenleri bu yanlış kararlarından vazgeçirmiş ve İslâm’daki ibâdet anlayışının doğru bir şekilde kavranmasını ve zihinlere yerleştirilmesini sağlamıştır. İnsan fıtratına aykırı hareket edilmesine asla izin vermemiştir:

 

Gündüzleri oruç tutan, geceleri ibâdetle geçiren ve ailesini ihmâl eden Abdullah b. Amr İbn As’ın bu durumu Hz. Peygamber’e haber verilince Hz. Peygamber, ona “Öyle yapma! Bazen oruç tut, bazen de tutma, bazen uyu, bazen ibâdete kalk. Zira senin üzerinde vücudunun hakkı, gözlerinin hakkı, eşinin hakkı, ziyaretçilerinin hakkı var” diyerek[29]üzerine düşen sorumlulukları ve hakları bir bir hatırlatmış ve görevlerini aksatmamasını istemiştir. Böylece Hz. Peygamber, hem ibâdet yapılmasını, hem de insanların fıtrîihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalarını, eş, iş sahibi olmalarını, çoluk-çocuğunun rızkını temin etmelerini istemektedir. Sosyal hayatın normal işleyişinin bozulmamasını ve hayatın çekilmez hale getirilmemesini istemektedir. Çünkü İslâm dini toplumsal bir din olup, insanların münzevîolarak yaşamalarını hiçbir zaman istemez.

 

İslâm dini, ibâdetlerde aşırı gidilerek insanın güçsüz, takatsız kalıp neticede günlük normal olarak yapması gereken işlerini yapamaz bir hale gelmesini, kendi maişetini, çoluk-çocuğunun rızkını kazanamayacak duruma gelmesini ve bu sebeplerle sağlığının bozulmasını hoş karşılamamış ve tasvib de etmemiştir.

 

Allah Teâla yaratıcı olması hasebiyle her türlü insiyatif ve tasarruf sahibi olduğundan her türlü sorumluluğu ve mükellefiyeti biz kullarına tevdî edebilirdi. Ancak Allah kullarına karşı rahmet, merhamet ve şefkat sahibi olduğu için ibâdetlerde kolaylık murad etmiş, zorluk istememiştir. Nitekim geçmiş ümmetlerde var olan bazı ağır hükümler bu ümmet için kolaylık olsun diye kaldırılmıştır. Örneğin, önceki ümmetlerde Ramazan gecelerinde cinsel münâsebetin yasaklanması, bazı yiyeceklerin haram kılınması v.b. hususlar bu ümmetten kaldırılmıştır.[30]Geçmişte mevcut olan bazı ağır yüklerin kaldırıldığı konusunda şu âyeti zikredebiliriz: “Onların ağır yükünü ve üzerlerinde buluna gelen bağları (zincirleri bukağıları) indirir.” [31]İslâm dinindeki kolaylık anlayışı kuşkusuz büyük ölçüde ibâdetlere de yansımıştır. Abdest ve gusül gerektiği zaman eğer su bulunmazsa teyemmüm alınabilmesi, Cuma, oruç, hac ve umre ibâdetlerinin belli bir özre binâen düşmesi, yolculuklarda namazların kısaltılması, hastalık, yolculuk, kadınların belli mazeret günleri, ihtiyarlık gibi sebeplerle tutulamayan oruçların kaza edilmesine imkân verilmesi, açlıktan ölme durumunda olan kişinin ölmeyecek kadar haram olan yiyecek ve içecekleri kullanabilmesi, ayakta namaz kılamayacak kadar hasta olanların namazlarını oturarak veya yatarak kılabilme imkânına sahip olmaları dinimizin sağladığı kolaylıklardandır. “Teklif mükellefin gücü ve takatiyle mütenâsiptir.”[32]

 

İslâm dininde ibâdetin belli bir mekânı yoktur. Hz. Peygamber: “Yeryüzü benim için temizleyici ve mescid kılındı”[33]buyurarak bunu teyit etmektedir. Her yerde ibâdet yapılabileceği gibi, ibâdetlerde başkalarına da ihtiyaç yoktur. Çünkü İslâm dininde Hıristiyanlarda olduğu gibi din adamı, ruhban sınıfı da yoktur. İbâdetler ferdîolarak yapılabildiği gibi cemaat halinde de yapılabilir. Hz. Peygamber, evrensel risâletin ulvîbir düsturu olan “İslâm’da ruhbanlık yoktur.” esâsını tebliğ etmiştir.[34]

 

İnsan psikolojisi,  dayatmaya ve zorlamaya karşı olmakla beraber kolaya meyyâldir. Ve bir şeye yavaş yavaş alıştıktan sonra o şeyi kabule müsaittir. Karşılaşılan ağır bir teklif, meselenin tamamını inkâra yol açabilir. İnsan zayıf bir tabiata sahiptir. Bu halet-i rûhiyeye sahip insanoğlunu yaratan Cenab-ı Hak, bu sebeple güçlükleri, zorlukları kaldırmış, İslâm’ı kolaylık dini kılmıştır. Hz. Peygamber’in tebliğde tedricilik prensibini uygulaması de bir nevi kolaylık ilkesini esâs almasından kaynaklanmaktadır. İnsanların ruhunda psikolojik infiâl uyandırmamak, bilâkis dinin kolaylığını anlatarak ve göstererek psikolojik etki sağlayabilmek için tedrice riâyet ederek kolaylaştırma esasından hareket etmek elzemdir.[35]

 

O, ümmetine zorluk ve meşakkat olmaması için bazı ameller farz olur düşüncesiyle o tür amelleri işlemekten kaçınmıştır. Örneğin, yatsı namazının geciktirilmesiyle ilgili olarak “ümmetime meşakkat vermeyeceğimi (bilseydim) yatsı namazını gecenin son üçte birine kadar tehir ederdim.”buyurmuşlardır.[36] Ümmetine zorluk olacağını düşünerek visal orucunu yasaklamıştır.[37] Bu konuda kendisinin özel durumu olduğunu ifâde etmiştir. Yine aynı kaygıdan dolayı misvak konusunda “Ümmetime meşakkat olmasaydı her namazda misvak kullanmalarını emrederdim.” buyurmuşlardır.[38] Hz. Peygamber Hacc’ın farz oluşunu açıklayınca bir adam: “Her sene mi ey Allah’ın Resûlü!” diye sordu. Allah’ın elçisi cevap vermedi. Adam sorusunu üç defa tekrarlayınca Hz. Peygamber: “Evet desem, üzerinize farz olur, yapamazsınız, benim sizi serbest bıraktığım hususlarda siz de beni serbest bırakınız…” buyurdu.[39] Hz. Peygamber’in terâvih namazında da aynı tavır içerisinde olduğunu görmekteyiz. O, Ramazanda dört gece arka arkaya mescide çıkarak terâvih namazı kıldı. Cemaat gitgide çoğalınca Hz. Peygamber mescide gitmeyerek evde kıldı. Ertesi gün sabahleyin mescide çıkmayışının sebebini şöyle açıklamıştır: “Gece toplanıldığını gördüm, fakat gece (terâvih) namazı size farz kılınmasından korktuğum için çıkıp sizin yanınıza gelemedim.”[40]Böylece Hz. Peygamber, ümmetini hiçbir zaman unutmamış onlara her zaman şefkat ve merhamet kanatlarını açmış kolaylık yolunu takip ve tavsiye etmiştir. O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir.[41]Hadislerinde “Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, aksine muallim ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi”buyurarak[42] bir nevi görevleri arasında kolaylık prensibini uygulama da olduğunu belirtmiş olmaktadır.

 

Hz. Peygamber’in ibâdet anlayışında aşırılığa ve zorluğa yer olmayıp, insan fıtratı göz önünde tutularak i’tidâl ve kolaylık anlayışı hâkimdir. İbâdetlerde asıl olan zorlaştırıcı, bıktırıcı, ziyâde edici olmak değil, kolaylıkları uygulamaktır. Çünkü insan psikolojisi genel olarak zor olandan uzaklaşmakta, kolay olana meyletmektedir. Yanlış telakkilerin hâkim olduğu günümüz ortamında i’tidâl ve kolaylık çizgisinden bazı sapmaların ve kaymaların olduğu müşâhede edilmektedir. Halbuki Hz. Peygamber’in uygulamalarında, tavsiye ve öğütlerinde öngördüğü i’tidal ve kolaylık prensibini göz ardı etmez ve evrensel mahiyette olan bu ilkeleri günümüz insanına doğru bir şekilde ulaştırırsak dine ve ibâdetlere olan ilgi ve iştirakin daha fazlalaşacağı kanaatindeyiz.

 

 

Dipnot



*İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

[1]- Bakara, 2/185.

[2]- Hacc, 22/78.

[3]- Tâhâ, 20/1-2.

[4]- Bakara, 2/286.

[5]- Meryem, 19/97.

[6]- Bk. Şâtıbî, Muvâfakât, II, 135-137.

[7]- Buhârî, İmân, 29; Nesâî, İmân, 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 514, V, 69.

[8]- Begavî, Şerhu’s-Sünne, II, 470.

[9]- Buhârî, Menâkıb, 23; Edeb, 80; Müslim, Fedâil, 20, 77.

[10]- Bakara, 2/185.

[11]- Bk. Buhârî, İmân, 29.

[12]- Buhârî¸ Buyû, 16; İbn Mâce, Sadakât, 28.

[13]- İbn Mâce, Ticâret, 28.

[14]- Buhârî, İlim, 11; Cihâd, 164; Müslim, Cihâd, 6-8; Ebû Dâvud,  Edeb, 17.

[15]- Müslim, Sahih, 867.

[16]- EbûDâvud, Sünne, 5; Tirmizi, İlim, 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 126-127; Dârimî, Mukaddime, 16.

[17]- Bid’at kavramı hakkında bilgi için bk. Çelik, Ali, Kavram ve Mahiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, sh. 105-120.

[18]- Bakara, 2/143.

[19]- Mâide, 5/73.

[20]- Nisâ, 4/171.

[21]- Mâide, 5/77.

[22]- Tevbe, 9/31.

[23]- Buhârî, Enbiyâ, 48.

[24]- Geniş bilgi için bk. Şâtıbi, Muvâfakât, II, 135-137..

[25]- Nesâi, Menâsik, 217; İbn Mâce,  Menâsik, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 215.

[26]- İbn Mace, Zühd, 28; Suyûtî¸Camiu’s-Sağîr, I, 410.

[27]- Müslim, İlim, 7.

[28]- Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5; Ebû Dâvud, Tatavvu, 27.

[29]- Buhârî, Savm, 55, 56, 57, 58, 59, Nikâh, 89, Edeb, 84; Müslim, Sıyâm, 181-194; Nesâî,  Sıyâm, 76. 

40 Buhârî, Eymân, 31; Mâlik, Muvatta, en-Nuzûr ve’l-Eymân, 6

[30]- Geniş bilgi için bk. Begavî, Şerhü’s-Sünne, VII, 6.

[31]- A’raf, 7/157.

[32]- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, II, 1000.

[33]- Buhâri, Teyemmüm, 1;  EbûDavud, Salât, 24.

[34]- Yusuf el-Kardâvî, İbâdet, sh. 237.

[35]- Önkal, Ahmed, Resûlullah’ın İslâm’a Davet Metodu, sh. 144-146.

[36]- Tirmizi, Tahâret, 18; İbn Mâce, Salât, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 120; Dârimî, Salât, 168.

[37]- Buhârî, Savm, 50.

Yazar:
.
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul