20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / BİR YÖNETİM BİÇİMİ, BİR İDEOLOJİ VE HATTÂ BİR İNANÇ SİSTEMİ OLARAK: DEMOKRASİ

BİR YÖNETİM BİÇİMİ, BİR İDEOLOJİ VE HATTÂ BİR İNANÇ SİSTEMİ OLARAK: DEMOKRASİ

 


                                                                                               

 

 

Antik Yunan harabeleri arasında 2000 yıl kadar uyuduktan sonra, 200 yıl kadar öncelerde uyanan ve namı bütün dünyaya yayılan ve beşeriyetin diline pelesenk olan bir sihirli kelime, demokrasi..

 

Kırık aynalardaki görüntüler gibi, herkesin beyninde veya gönlünde bir ayrı yansıması var.

 

Yunanca ‘demos/ halk’ ve ‘kratos/yönetim, idare’  kelimelerinden oluşan bir terim..

Halk idaresi..

 

İnsan, cemiyet / toplum halinde yaşamaya kodlanarak yaratıldığına göre, bu cemiyet halinde yaşama gerekliliğinin nasıl sağlıklı bir şekilde sağlanacağının arayışı içinde bulunmuş yığınla yöntemler var..

 

Teokrasi, /  (tanrı adına hükmettiklerini ileri sürenlerce oluşturulmuş yönetim biçimi..),

 

Aristokrasi, / (ele geçirdikleri veya ellerindeki bulunan güç ve servet dolayısiyle seçkin ve üstün nitelikli olduklarına inanılanların yönetimi),

 

Otokrasi, / (herhangi bir şekilde gücü ele geçirmiş bir kişinin keyfî yönetimi),

 

Monarşi, /(tek kişinin ve ailesinin tahakkümünü esas alan yönetim),

 

Oligarşi, / (silahlı güçler veya zengin kesimler adına, bir sosyal kesimin yönetimi),

 

Plutokrasi, / (toplumun, varlıklılar, servet sahibleri eliyle yönetildiği idare tarzı..), vs..

 

Bu gibi yönetim biçimi arayışları arasında,  demokrasi, ellerinde bir ölçü, bir metod bulunmayan bir toplumun, kendi toplumlarını yönetmek için, akıllarını kullanarak geliştirdikleri bir yönetim tarzı olarak kabul edilebilir bir özellik gösterir, tabiatiyle..

Çünkü, bir toplumda rüşd yaşına gelmiş, iradelerini kullanma ve neticelerini kabul etme yaşına gelmiş insanların, toplumlarının yönetimi için ellerini taşın altına bizzat koymaları ve toplumlarını kendi irade ve isteklerine göre idare etmeye çalışmaları akıllıca bir tavırdır.

Antik Yunan’da, özellikle Atina site-devletinde de, diğer yönetim şekilleri arasında, demokrasi böyle çıkmıştır ortaya..

 

Ancaaak..

Bir problemle karşılaşıyorlar..

Toplumun yöneticileri olarak belirlenecekleri ortaya kimler ve nasıl çıkacaklar?

İşte o noktada, bugün bilinen şekliyle, temsilî demokrasi (halkın temsilcilerinin seçilip, toplumun onların verdikleri karara göre yönetilmesi)yöntemi sözkonusu değil..

Doğrudan demokrasi yöntemi geçerli.. Yani, halk toplanıyor, iradelerini arada temsilcilere gerek bırakmıyacak şekilde, bizzat kendi oylarıyla belirliyorlardı.

Yöneticiler belirli bir zaman dilimi için seçiliyorlar ve üstlendikleri vazife ve mükellefiyetleri yerine getiremeyenler ise, yine halkın reyi ile kenara konuluyordu.

Ve doğru’nun, iyi’nin, faydalı’nın ölçüsünü seçme hakkına sahib ‘hür insanlar’ belirliyorlar ve bu ölçüler, farklı zaman, mekân ve şartlara göre, sürekli değişkenlikgösterebiliyordu. Yani, ‘mutlak, asla değişmez ve değiştirilemez doğru’ diye bir kavram yoktu, her ölçü, seçmenlerin iradelerine göre şekilleniyordu. 

 

Ancaak, bir diğer temel problem de, yöneticilerin  ‘doğrudan, -ya da-  temsilî demokrasi’ yöntemiyle mi ve nasıl belirleneceğinde değil, yöneticileri kimlerin belirleyeceğinde karşımıza çıkıyordu.

Çünkü, tarihî kaynakların bildirdiğine göre, Atina site devletinde, seçme yaşında olan 17 bin kadar ‘hür insan’ yaşarken, 250 bin kadar da ‘köle’durumunda insan vardır. Yani, her ‘hür insan’a yaklaşık 15 ‘köle’düşmektedir ve bu ‘köle’lerin iradelerini belirtme ve seçme hakları yoktur, tabiatiyle!

 

Bu yüzdendir ki, 100 yıl öncelerde demokrasi tartışmaları sürerken, bir ingiliz düşünürü, ‘Bizim demokrasimiz iki sütun üzerinde yükselmektedir.. Birisi,megalomania (kendini büyük görme hastalığı), diğeri, kölelik..’derken; iki bin yıl öncelerdeki o geçmişe işaret ediyor ve o hastalığın henüz de giderilemediğine dikkat çekiyordu.

 

Evet, buyurunuz, demokrasi sofrasına..

 

Ne var ki, bu yönetim tarzı, yaklaşık iki bin yıl itibar görmedi, ortaya çıktığı Atina’da ve antik Yunan ve Roma medeniyetlerini kendi kültür ve medeniyetinin temeli sayan ve kısaca, Batı (West / Occident /Abendland)olarak dünyasında..

Çünkü, Batı dünyası da, özü itibariyle ilahî vahy’e dayanan dinlerle tanışmıştı ve son iki bin yıla yakın zaman dilimi, Judo-Chrétiénne (yahudi-hristiyan) inanç temeli üzerinde yükselmektedir ve bu inanç sistemi, inananlarına, ‘mutlak doğru’ ölçüsü ve düşüncesi de vermektedir. Esasen, vahy-i ilahî kaynaklı hiç bir din de demokrat olamaz.. Çünkü, bu mahiyetteki dinler, bağlılarına, kimsenin değiştiremiyeceği mutlak doğrular bildirirler.. Bu doğrular, halk iradesiyle değiştirilemez. Değiştirilecek olsa, o zaman da o dinlerden geriye bir şey kalmaz.

 

Böyle olunca da, bütün ‘iyi, doğru, faydalı ve güzel’  kavramlarının aslî ölçüsünü veren bu dinlerin‘mutlak doğru’  kriterleri karşısında, aynı konularda halk kitlelerinin isteğine göre her an değişebilen ölçüler koyabilen bir demokrasiden söz edilemezdi.

 

Esasen, asırlarca edilemedi de..

Ama, bu dinlerin ‘din adamları sınıfı’nın, ruhbaniyetinin,Kiliseve Sinagog mâbed- kurumlarında temsil edilen görüşlerinin toplumlarına telkın ettiği ‘mutlak doğru’ ölçülerinin ise, sonraları hangi noktalara vardığı ve kitlelerin, bu ruhban sınıflarının dayatmalarını Tanrı’nın iradesi ve emri gibi kabule zorlanmalarının asırlarca sürdüğü hatırlanmalıdır.

 

Ancaak, özellikle miladî- 1215’lerde İngiltere’de krallık yönetimine karşı geliştirilen itiraz ve mücadeleler sonunda ortaya çıkan ve kralın yetkilerine sınırlamalar getiren Magna Charta’ (Büyük Şart) Sözleşmesinden bu yana, Batı dünyasında, yöneticilere karşı başlayan itiraz/ protesto ve karşı koyma eğilimleri güçlenmeye başladı.

Ama, buna karşı, Kilise’nin, ruhban sınıfının baskısı da aynı şekilde arttı. İnsanların kalblerinde olanları açığa çıkarma şeklindeki inanç kontrolü yöntemlerine ağırlık veren Cizvit (Jesuiten / İsâcı) tarikatı rahiblerinin ve Engizisyon Mahkemelerinin baskıları da gelişti, sistemleşti..

 

Ve, sonunda, Almanya’da bir kardinal olan Martin Luther’in, Kilise’nin dayatmalarına, yerleşik kurallarına ve Papalık kurumuna karşı yayınladığı 98 maddelik ünlü bildirisiyle başlayan Lutherist Protestanizm hareketinin, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde de tarafdar bulup, yaygınlık kazanması ve buna karşı, Avrupa’yı miladî- 1500’lü yılların hemen tamamında kasıp kavuran mezheb savaşları..

 

Ve nihayet, 1648- West-Falia Andlaşması’yla, mezheb farklılıklarını kısmen kabul eden ve konuşulan dillere ve etnik bünyelere göre yapılanmayı esas alan yeni bir Avrupa’nın ortaya çıkması.. Rönesans, Reform hareketleri ve Aydınlanma Çağı denilen yeni bir dönemin başlaması..

 

Ve, buhar gücünün keşfiyle başlayan sanayileşme hareketlerinin de derinden değiştirmeye başladığı sosyal bünyelerin sarsılmaları arasında.. 1789’dakiFransız İhtilali’yle, devreye katı ateist /  laik dinsizlik cereyanlarının girmesiyle başlayan yeni dönemde, antik Yunan’daki demokrasikavramı da güçlü şekilde gündeme geldi. Kilise ve ruhban sınıfıise, artık iyice zayıflatılmıştı.

Ama, bu durum, Avrupa toplumlarını derin bir inanç travmasıyla da karşı karşıya getiriyordu. Çünkü, ‘mutlak / kesin doğru’ inancı ve ölçüsü ile demokrasi bağdaşamazdı. Demokraside  mutlak doğru, kesin doğru gibi anlayışlara yer olamazdı; ‘her şeyin halkın iradesine göre, değişebileceği, mutlak değişmezliği kabul etmiyen bir değişkenlik’  kuralı, demokrasinin kesin doğrusuydu. Dünyaya bakışları genelde, Hristiyanlık’tan beslenen kültüre göre şekillenen Avrupa toplumları iki arada, bir derede kalmışlardı. Hattâ, en materyalist olan kesimler için de bu böyleydi..

 

‘Mutlak / kesin doğru’ ölçüsü veren inanç sistemleri,

asla demokrat olamazlar.

 

Ama, bu durumda, demokrasi üzerine de, ideolojik ve pratik-pragmatist farklı yorumlar gündeme geldi.

Çünkü, toplumlar, kendilerinin ve ülkelerinin yönetimi için, evet, rey ve iradelerini ortaya koyuyorlardı, ama, bu rey ve iradeler de beslendikleri kültürden ve bu arada tabiatiyle, hristiyanlık kültürünün, Kilise’nin etkilerinden tamamen koparılamazdı. Bu kültür ise, halka kesin doğruları, mutlak doğruları, mutlak değiştirilemezliğine inanılan inançları sunuyordu.

Katı demokratik anlayışlara bağlananlar ise, ‘iyi-kötü, doğru-yanlış, faydalı- zararlı,, güzel-çirkin’ gibi kavramların ancak, halkın rey ve iradesine göre şekilleneceğini, aksi takdirde ‘demokrat’ olunamıyacağını ileri sürüyorlardı. Ama, kitleler, kendilerini yönetecek kişi ve kaadroların seçiminde söz sahibi kendilerine söz sahibliği veren demokrasiden de ayrılmak istemiyorlardı..

 

Böylece, uzun mücadeleler sonunda, Avrupa’da, bir orta yol bulundu, denilebilir.

Buna bugün klasik demokrasi denilmektedir.

 

Ama, bunun karşısında, hele de, sosyal bünyelerin rahatsızlıklarının giderilmesinde ve ihtiyaçlarının karşılanmasında bu klasik demokrasi yönteminin yeterli olmadığı görülünce, devrimci, ihtilalci veyatotaliter, müdahaleci demokrasi anlayışları da gelişti..

Bu anlayış, özellikle miladî -19 ve 20. yüzyıllar boyunca varlığını, etkisini sürdürdü..

Nitekim, Adolf Hitler liderliğindeki Nasyonal Sosyalizmhareketi, Almanya’da, bütünüyle halkın rey ve iradesiyle, onmilyonların büyük ve hattâ çılgın demokratik desteğiyle iktidara geldi, 1933’de.. Ve, Almanya’ya ve dünyaya nelere mal olduğu görüldü.

 

Aynı şekilde, faşizmin sembol isimlerinden Benito Mussolini de İtalya’da, ‘Karagömlekliler / Carbonier’Hareketi’ni, aynı yöntemlerle iktidara taşıdı. Bu iki liderin, 2. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratılmaları üzerine, demokrasiyi kendi emelleri için kötüye kullandıkları ileri sürüldü. Ama, galib güçlerin kendi ülkelerinde yaptıkları, kendi toplumlarınca kabul edilebilse bile, dünyada demokrasiadına sergiledikleri uygulamalar, Hitler ve Mussolini’ninkinden farklı değildi.

 

Dahası, 2. Dünya Savaşı sonunda, kapitalist Batı Blokunda uygulanan ve klasik demokrasi olarak anılan uygulamaya karşı, komünist Doğu Blokunda ortaya çıkan devrimci-totaliter demokrasi tarzlarının herbirisi de,  ‘demokratik’liklerini, hattâ rejimlerinin isimlerine varıncaya kadar yansıtıyorlardı. Komünist Doğu Almanya’nın adının resmî adının, ‘DDR / Deutsche Demokratische Republik  / Alman Demokratik Cumhuriyeti’  oluşundaki gibi..

 

Bu iddialı isimlendirme, Kuzey Kore rejiminin ‘demokratikliği’nde de görülmektedir. Keza, Doğu Avrupa’da tahakkümlerini yarım asır kadar sürdüren ve 1990’larda çöken eski komünist rejimlerin herbirisinin ‘demokratik’lik vurgusunun en başta geldiği de hatırlanmalıdır.

Son derece totaliter, baskıcı ve silahlı imha hareketleriyle ayakta duran pek çok terör örgütlerinin isimlerinde, günümüzde de bu demokratiklik iddiası görülmektedir.

Bu isimlendirmelere, ‘sopalı demokrasi, güdümlü demokrasi, militar demokrasi ve -son zamanlarda İran’da en üst yetkililerin sıkça kullandığı- dinî demokrasi’ gibi tanımlamaları da ekleyebilirsiniz.

 

Ama, genel olarak, dünyada, demokrasi denilince,  yönetici kişi ve kadroların, iktidara, halkın serbest rey ve iradesi ile gelmesi ve gitmesi şeklindeki pragmatik anlayış anlaşılmakta..  Ve amma, egemen güçlerin istemediği, özellikle de başka ülkelerdeki demokratik uygulamalardan istedikleri neticeleri elde edemeyince; nasıl hemen, demokrasinin ideolojik temellerine vurgu yaparak, demokrasiyi kurtarmak adına, iç kargaşa ve askerî darbe ve hattâ iç savaş yöntemlerinden de meded umduklarının ve başka ülkelerin ve halkların kaderleri üzerine pençelerini geçirmeye çalıştıklarının yığınla örnekleriyle karşı karşıya değil miyiz?

 

Özellikle de halkı müslüman olan ülkeler ve coğrafyalarda..

 

Halkın reyinin sorulması, sadece demokraside yoktur;

 İslam da, meşveret’i, şûrâ’yı öneriyor..

 

Halkı müslüman olan ülkelerde..

Yazık ki, müslümanlar, toplumlar yönetim hakkının nasıl elde edilmesi gerektiği konusunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Dört Halife dönemi sonrasında, sağlıklı bir yöntem geliştirememişler ve iktidarlar, iktidara gelecek olan yöneticiler, kılıcı, serveti veya entrika gücüüstün gelenlere göre belirlenmiştir. (Elbette, bu bozuk sisteme rağmen, arada bir bazı asil yöneticiler çıktıysa; bu sonuç, o bozuk sisteme rağmen, temiz yaradılışlı kimselerin selîm tıynetlerindendir.)Halbuki, Kur’an-ı Mubîn,  Şûrâ Sûresi, 38. âyette, müslümanların ‘işlerini şûrâ- istişare- meşveret yöntemiyle gördüklerini(göreceklerini)’ beyan etmektedir.

Ama, bu hüküm, asırlar boyunca, halkın irade, istek, görüş ve reyinin sorulmasının asla akla gelmemesi şeklinde, sadece iktidarda bulunanların çevresindekilerle veya gerekli gördükleriyle danışmaları tarzında olmuş; iktidar, Sultan(ve Qalemiyede denilen Saray bürokrasisi) ile, İlmiyye de denilen ulemâ kesimi ve Seyfiyyedenilen (kılıç sahibleri, silahlı kuvvetler) denilen güç odakları arasındaki denge hesablarına göre şekillenmiş; o iktidar sahiblerinin, yönetim mekanizmalarının başına, istişare ile gelip gelmedikleri veya hangi şer’î delil ve dayanakla geldikleri sorgulanamıştır bile.. Halk kitlelerine ise, asırlarca, o iktidar sahiblerine itaat etmek, vergi vermek ve onların istediği şekilde askerlik yapmak rolü düşmüştür.

 

Bugün de, bir çok müslüman coğrafyalarındaki bir çok rejim, en katı saltanat ve zorbacılık yöntemleriyle tahakkümlerini sürdürmekte ve bu uygulamalarına da bir takım, kapıkulu ulemâsının fetvâlarıyla İslamî -şer’î bir takım yaldızlamalarla kitlelerin gözlerini boyamakta, onların kendi iktidar ve hükûmetlerine, rejimlerine itaatlerini sağlamaktadırlar.

Ama, bugün, bir açmazımız da şu ki, demokrasinin hangi kültürlere aid ve nasıl bir sistem olduğunu söyleyen müslümanlar bile; bu değerlendirmeleriyle sanki sultanları, saltanat sistemlerini, diktatörleri kabul ediyormuş gibi bir konuma düşürülüyorlar.

 

Demokrasinin ideolojik temellerinden kaynaklanan temel sakıncaların bulunmadığı bir yöntemle, müslüman halklar, 14 asır öncesinden bu güne kadar, İslamî usûller dahilinde yapılacak şûrâ-istişare-meşveret sistemini geliştirebilirlerdi, ama, bunu yapamadılar, yazık ki..

 

Böyle olunca da, bazı müslüman toplumlar, kendi hayatları ve ülkeleri hakkında biraz biraz kendi iradeleriyle karar vermek durumuna gelince ise.. Akla, İslam’ın sunduğu çözümler yerine, bir takım demokratik çözümler gelmiş ve o zaman da, emperyalist ve şeytanî güçler, demokrasinin, halk kitlelerini avlayabilecek en hassas yöntem ve taktikleriyle devreye girmişler ve müslüman halkların değil, kendi istedikleri hedeflerin gerçekleşmesi için gerekli manipulasyonları yapmak imkanını elde etmişlerdir.

 

Bunların en ilginç örnekleri, aşağı yukarı aynı zaman diliminde, yarım asrı aşan bir zamandır,  birbirinden çok uzaklarda olsalar bile, Malezya ve Türkiye’deki uygulamalarda defalarca görüldü.. Daha sonrasını ise, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Cezayir ve Filistin’deki özerk yönetim bölgelerinde ve son olarak da Mısır’da ve Tunus’daki gelişmelerden takib edebiliriz.

 

Mâruz kalınan bunca oyunlar hep demokrasi için idiyse..

 

Bütün bu uygulamalarda, demokrasi’nin emperyalizmin dayattığı ölçülere ve hedeflere uygunluk şartına göre şekillenmesine öncelik verildiği; bu emperyalist emellere hizmet etmiyecek bir tablo çıktığı zaman, derhal, demokrasiyi kurtarmak için, en diktatörce yöntemlere nasıl başvurulduğu defalarca yaşandı.

 

Hatırlayalım.. Türkiye, 1950’den beri seçimler yapmaktadır, ama, kurulu düzenin egemen güçlerinin, kemalist-laik- Batıcı kadroların tahakküm ve menfaatleri zarar görecek gibi olunca, hemen, yaklaşık 10 yıl aralıklarla, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylûl 1980 ve 28 Şubat 1997 askerî darbelerinin başta Amerika ve NATO olmak üzere, hangi uluslararası merkezlerde nasıl tezgâhlandığını, bunların herbirisinin ne derin sosyal acılara, facia ve travmalara yol açtığını;  27 Nisan 2007de TSK tarafından bir askerî muhtıra (yani, hükûmete itaatsizlik ve isyan bildirisi) yayınlanarak denenmek istenen bir diğer askerî müdahale teşebbüsünün ise, ilk kez, Tayyîb Erdoğan Hükûmeti’nin cesur tavrıyla etkisiz hale getirildiğini teferruatıyla tekrara gerek yok herhalde..

Yine hatırlayalım.. 1992 başında Cezayir’de yapılan seçimlerde Abbas Medenî liderliğindeki İslamî Selâmet Cebhesi’nin yüzde 85’le kazandığı anlaşılınca, derhal Cezayir Ordusu’nun, emperyalist dünyanın tam desteğiyle, seçim sonuçlarını kanundışı sayıp, idareye el koymuş ve bu durum, başta Fransa olmak üzere, Batı dünyasının önde gelen ‘demokrat’siyaset ve düşünce adamlarınca, ‘demokrasinin korunması için, gerektiğinde diktatörlük yönteminden de istifade edilebilir..’  şeklinde izah edilmişti.

 

2006’da ise, bütünüyle siyonist İsrail rejimi işgali altında olan Filistin’de, müslüman halkın temsilcilerinin belirlenmesi için yapılan seçimde ise, HAMASyüzde 65, El’Feth ise yüzde 30 oy almasına rağmen, seçim sonuçlarının böyle olacağını beklemeyen Amerikan emperyalizminin derhal HAMAS’ı terör örgütü sayarak seçim sonuçlarını kabul etmemesi ve o seçimde belirlenen 30 kadar HAMAS’lı parlamenter’in hâlâ İsrail zindanlarında tutulması ve ancak yüzde 30 oy alabilen Mahmûd Abbas’ın ise, vazife süresi çoktaaan bitmiş olmasına rağmen, emperyalist dünya tarafından Filistin özek yönetiminin Devlet Başkanıolarak kabul görmesi, ve Filistin’in özerk bölgelerinin Gazze ve Ramallah merkezli olmak üzere bölünmesi, iki ayrı hükûmetin ortaya çıkarılması, demokrasi dünyasının ve demokrasiye sığınan güç merkezlerinin gerçek mahiyetini bir daha anlatmaktadır.

 

Ve..

Son olarak da Mısır’daki durum..

 

Mısır’da krallık rejiminin devrildiği 1952 ile 2011 arasında hükmeden ‘Nâsır- Sedat ve -son 30 yıl boyunca da- Husnî Mubarek çizgisi’ndeki 60 yıllık diktatörlük rejimi bir halk hareketiyle devrildikten sonra.. İlk kez serbest seçimler yapıldı.. Uluslararası ve ulusal medya güçlerinin ve siyasî merkezlerin Mısır toplumuna Emr’u Mûsâ veM. el’Baradeî gibi isimleri empoze etmeye, şırıngalamaya çalışmasına rağmen, netice alınamadı ve Meclis seçimlerini demokrasi dünyasının beklemediği şekilde, İkhwan-ul’Muslimîyn (Muslüman Kardeşler) Teşkilatı’nın alel-acele kurduğu ‘Özgürlük ve Adâlet Partisi, kazanmış ve Cumhurbaşkanlığı seçimini de İkhwan’ın adayı Muhammed Mursî kazanmıştı.

Ama, bu durumu emperyalist dünyanın ve onların müslüman coğrafyalarındaki uzantıları olan sulta rejimlerinin, beyinlerini ve kalblerini emperyalist-şeytanî güçlerin dünyalarına ve değerlerine ayarlamış sosyal kesimlerin kabul etmesi mümkün değildi.

Nitekim, Cumhurbaşkanı olarak ordunun da başkomutanı olan Muhammed Mursî, iktidarının birinci yılında, emperyalist odakların ve onların yerli işbirlikçilerinin çabalarıyla geliştirilen karışıklıkları ve protesto gösterilerini bahane eden Mısır Ordusu tarafından 3 Temmuz 2013 akşamı makamından alındı, bilinmeyen bir yere götürüldü.

Bu satırların yazıldığı 21 Ağustos gününe kadar da nerede olduğu ve durumu hakkında hiç bir resmî açıklama yok ve Mısır gibi büyük bir ülkenin cumurbaşkanı sözkonusu olduğu halde, Türkiye Hükûmeti başbakanı Tayyîb Erdoğan dışında, hemen bütün dünya liderleri ve hükûmetleri tam bir sessizliğe gömülmüş durumdalar.. Çünkü, Amerikan emperyalizmi ve onun takibçileri olanlar, bu askerî darbeyi, askerî darbe olarak nitelememek için, diplomatik kelime oyunları ile meşguller, hâlâ da.. Üstelik de, askerî darbenin lideri olan General A. Fettah es’Sisî, ülkeyi -bütün askerî darbecilerin yaptığı gibi- bölünmüşlükten kurtarmak ve millî bütünlüğü sağlamak adına yaptığını iddia ettiği darbesinin Mısır’ın müslüman halkı  tarafından milyonlar halinde protesto edilmesi karşısında, Kahire’nin Rabia-t-ul-Adeviyye ve En’Nahdameydanlarında ve Mısır’ın diğer şehirlerinde sayıları üç bini bulan insanı gözünü kırpmadan, dünyanın gözü önünde canavarca katletmesine rağmen..

Bu korkunç cinayetler üzerine dünya liderleri arasında sadece, Tayyîb Erdoğan’ın feryad etmesi ise, ilginç tepkilere vesile oluyor. Çünkü, Erdoğan, Mısır’daki askerî darbenin arkasında, İsrail’in bulunduıuna dair belgelere sahib olduklarını açıklayınca..

Amerikan Hükûmeti Sözcüsü, 20 Ağustos günü, derhal yaptığı açıklamada, ‘Erdoğan’ın sözlerinin saldırgan ve delilsiz ve kabul edilemez olduğunu’açıklıyordu,  adeta suçüstü yakalanmış olmanın telaşı içinde..

 

‘Önce İsrail’in güvenliği, sonra demokrasi.. Ya ordu, ya kaos.. Demokrasiyi sonra düşünün..’

 

Bu tartışma ve sürtüşmelerin neler getireceği, ayrı bir konu, ama, Başbakan Erdoğan’ın sözünü ettiği belge etrafındaki tartışmalar da gündeme gelmiş bulunuyor.

Nitekim, İsrail’in bugünkü Adalet Bakanı Bn. Tzipi Livni ile fransız yahudisi düşünürü Bernard-Henri Levy’nin 2 Haziran 2011 günü Tel Aviv Üni.’de katıldığı bir panelde geçen konuşmalar medyaya yansıdı.

 

Buna göre, Levy oturumda, “Müslüman Kardeşler iktidara gelirse ‘Demokrasi bunu istedi, demokrasi işlesin’ demem. Demokrasi seçimler değil, değerlerdir”ifadesini kullanıyor ve ne yapılabileceğine dair bir soru üzerine de, “Mısır ordusuna, (Müslüman Kardeşler’in)iktidara gelmesini engelleme çağrısı yaparım. Cezayir’de bunu yaptım, pişman da değilim.’ diyor, bu sözleri Livni de destekliyordu.

 

19 Ağustos günü USA emperyalizminin etkili yayın organı New York Times’de, bir İsrail rejimi diplomatının ismi açıklanmadan yaptığı açıklama da, Mısır’daki korkunç katliâm ve cinayetler ve zorbalıklar konusunda demokrasi dünyasının niçin sustuğunu izah ediyordu..

Bu açıklamaya göre, İsrail rejimi başbakanı B. Netanyahu’nun, Batı dünyasına verdiği mesajda, ‘Mısır’da orduyu destekleyin, demokrasiyi sonra düşünün.. Yoksa, kaos olur.. Güvenlik, (tabiatiyle, İsrail rejiminin güvenliği) demokrasiden önce gelir. Demokrasi prensiplerinde ısrar ederseniz, Mısır’ı rayına oturtma fırsatını kaçırırsınız.. Ayrıca, demokrasi sandık değil, kendine özgü değerler sistemidir.. Kurtarabileceğinizi kurtarın, demokrasi sonra gelir.. Ya ordu, ya da anarşi ve kaos..’ dediği belirtiliyordu..

 

Evet, kimilerinin, bir din gibi, bir inanç sistemi gibi, kimilerinin yüce bir ideoloji olarak bağlandığı; pratikte ise, nihayet bir yönetim yöntemi olarak anlaşılması gereken ve asla kutsanamıyacağı da ortada olan demokrasi üzerine, şimdilik, yiyebilecek olanlara böyle bir sofra..

 

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul