23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ORYANTALİSTLERİN KURAN ANLAYIŞI

ORYANTALİSTLERİN KURAN ANLAYIŞI

  

 

Kur'ân-ı Kerîm, Yahudi ve Hıristiyanların iç dünyasına dair bilgi verirken “Sırf nefislerinden ileri gelen bir kıskançlık sebebiyle, Ehl-i kitaptan birçok kimse, gerçek kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, sizi imanınızdan uzaklaştırıp kâfir haline çevirmek isterler...” (Bakara, 2/109) buyurarak onların İslâm'a ve Müslümanlara karşı olan tavrında kıskançlık ve çekememezliğin büyük bir yeri olduğunu ifade eder. Haset insanoğlunun en büyük zaaflarındandır ve insanı rûhen derinden tahrip eder ve hırçınlaştırır.

 

Yüce Allah İslâm'ı Mekkeli Araplara indirince umduğunu bulamayan Yahudiler kendi inançlarına ters olmasına rağmen, Müslümanları ortadan kaldırmak adına putperestlerle işbirliğini içlerine sindirebilmişlerdir. Aslında bu çok önemli imani bir zaaftı ve Allah'ın hükmüne ve taksimine rıza göstermemekti. Mekkeli müşriklerden bazısı da kendilerini yetkili(!) görerek Allah adına karar verebileceklerini zannetmişlerdi. Kur'ân-ı Kerîm bu duruma Zuhruf sûresinde (43/31-32) işâret ederek onların içinde bulundukları hastalığa temas eder.  

 

Önceleri Müslümanlığa karşı ılımlı bir bakış ve duruş sergileyen Hıristiyanlar zamanla bu tavırlarını değiştirmeye başladılar. Bunda İslâm'ın tebliğ ve davet dini olmasının ve geniş bir coğrafyaya yayılma isteğinin büyük etkisi vardı. Yani Müslümanların Arabistan’dan çıkıp kuzeye, güneye, doğu ve batıya doğru genişleme politikası takip etmesi Hıristiyanların etki alanlarını ellerinden almak anlamına geliyordu. Yahudilerin ilk başta “dinî” gibi gözüken endişeleri Hıristiyanlarda maddi endişeler ile başlamış ve dini endişe ile devam etmiştir.

 

Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında ilk dönemlerde başlayan dini ve ilmî tartışmalar sadece dini endişelere dayanmıyordu. Hıristiyanlığı dini olarak temsil edenler hâkimiyet alanlarının daraldığını gördükçe hırçınlaşıyor tabii bir tartışma üslubu geliştireceklerine İslâm'ın hâkimiyet ile ilgili hükümlerini ve kurallarını hedef alıyorlardı. Cihad onların temel eleştiri konusu olurken Resûl-i Ekrem’i ve ümmetini hâşâ “eli kanlı caniler” olarak adlandırmaktan geri durmuyorlardı. Bu ilk asırdan itibaren miladi 1900 yıllarına kadar neredeyse hep böyle devam etmiştir. Hatta günümüzde bile gerek karikatür krizleri gerekse film ve tiyatro rezillikleri hep bu algıyı ve duyguyu gösterir tarzda ortaya çıkmıştır.

 

Bizim bu hususlara temas etmemizin en temel nedeni Kur'ân'a bakışı besleyen öğelerin bunlar olmasıdır. Yani Yahudi ve Hıristiyan oryantalistlerin Kur'ân'a yaklaşırken zihinlerinin arkasında hep bu kıskançlıkların ve kinlerin olduğunu söylememiz mümkündür. Yazılı ve sözlü olarak İslâm'a dair her türlü eleştiriyi yapan Hıristiyan dünyası din adamlarının teşviki ile başlatılan haçlı seferlerinde intikam alma duygularını doruk noktasına vardırmışlardır.

 

Oryantalistlerin Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili en temel eleştiri noktaları Kur'ân'ın kaynağı meselesidir. Ortaçağda Kur'ân'ın şeytan tarafından getirildiği, Hz. Muhammedin ise deccal veya şeytanın avukatı olduğu çokça söylenmiştir. Sözgelimi, Bizanslı münazaracı Nicetas of Byzantium (842-912) Refutation du Coran [Kur'ân'ın Reddi] adlı eserinde Kur'ân'ın şeytani bir kitap olduğunu iddia etmiştir. IX. yüzyılda yaşayan Théophane le Confesseur, Hz. Peygamber'in saralı bir hasta olduğu yolunda görüş belirtmiş, onun bu görüşü sonraki Hıristiyan yazarların da beğenisini kazanarak günümüze kadar intikal etmiştir. Buna göre Kur'ân-ı Kerîm, sara hastalığına tutulmuş olan Muhammed’in sara nöbetlerinden sonra ortaya koyduğu tutarsız bilgilerden başka bir şey değildir.

 

İspanya’da sistemli Kur'ân ve İslâm araştırmalarını başlatan Peter the Venerable adlı papaz, İngiliz Robert de Ketton ile Dalmaçyalı Hermannus Dalmada’yı Kur'ân'ı Latince’ye tercüme etme noktasında teşvik etmiştir. İkisinin 1143 yılında tamamladıkları müşterek çeviri uzun yıllar kullanılmış; İtalyanca, Almanca ve Hollandaca Kur'ân tercümelerine kaynaklık etmiştir. Bu kötü ve yanlı tercümenin etkisiyle Batı’da Kur'ân hakkında muhtelif reddiyeler yazılmıştır. Hz. Peygamber'i şeytan ve Kur'ân'ı şeytanın sözü olarak gösteren Peter the Venerable çok aşırı görüşleri ve hakaret dolu sözleriyle Batı dünyasını çok fazla etkilemiş bir din adamıdır. Ona göre Kur'ân’daki bazı hukuki bilgiler Yahudi ve Hıristiyan hukuklarından alınmıştır. Kur'ân'ı ikinci olarak 1290’da Latince’ye çeviren Dominikan misyoner Riccoldo da Monte di Croce (1243-1320) Confutatio Alcorani (Improbatio alchorani) adlı eserinde Peter the Venerable’nin görüşlerini takip etmiştir. Alexandre du Pont’un Le Roman de Mahon (Muhammed’in Romanı) adlı kitabı da pek çok iftira ve iddiayı içeren aşırı bir çalışmadır. H. Prideaux, The True Nature of Imposture Fully Displayed in the Life of Mahomet ([Sahtekarın Gerçek Tabiatı Muhammed’in Hayatında Tam Olarak Ortaya Konmuştur] London 1723, 8. bs.) adlı eserinde Hz. Muhammed’i sahte peygamber olarak tanıtmaktadır. Bu konuda yazılmış bunların dışında irili ufaklı çok sayıda başka çalışma bulunmaktadır.

 

Kur'ân'ın kaynağı konusunda ortaçağ sonrası Yahudi ve Hıristiyan oryantalistler arasında özde ciddi bir görüş farkı yoktur. Her iki kesim de Kur'ân'ın ilâhî kaynaklı bir kitap olmadığı görüşünde birleşmektedir. Şu kadar var ki, Yahudiler Kur'ân'ın kaynağı olarak Tevrat’ı ve sözlü Yahudi kültürünü gösterirlerken Hıristiyanlar İncil’e ve Hıristiyanlığa işaret etmişlerdir. Tevrat’ı ve Yahudiliği Kur'ân'ın kaynağı olarak gösteren çalışmalara bakacak olursak I. Schapiro’nun (Die haggadischen Elemente im erzählendenteil des Korans, Leipzig 1907), Clair Tisdall’ın (The Original Sources of the Qur’ãn [Kur'ân'ın Orijinal Kaynakları], London 1905ve The Sources of Islam [İslâm’ın Kaynakları] Edinburgh 1902), Abraham Geiger’in (Was hat Mohammed aus dem Judenthume aufgenommen? [Muhammed Yahudilikten Ne Aldı?] Bonn 1833), Charles Catler Torrey’in (The Jewish Foundations of Islam [İslâm’ın Yahudi Temelleri], New York 1933, 1967), Hartwig Hirschfield’in (Jüdische Elemente im Koran [Kur'ân'da Yahudilik Unsurları], Berlin 1878), Abraham I. Katsh’ın (Judaism in Islam; Biblical and Talmudic Backgrounds of the Qur’an and its Commentaries [İslam’daki Yahudilik: Kur'ân ve Kur'ân Tefsirlerinin Kitab-ı Mukaddes ve Talmud Kökenleri], New York 1954 ve Judaism and the Koran [Yahudilik ve Kur'ân], New York 1962) ve John Wansbrough’un (Qur’anic Studies: Sources and Methods of Scriptural Interpretation [Kur'ân Araştırmaları: Kutsal Metin Yorumunun Kaynakları ve Metotları], Oxford 1977) anılan kitapları önemlidir. Ama burada anılmayan çok sayıda başka çalışma da vardır.

 

Kur'ân için İncil’i ve Hıristiyanlığı kaynak gören oryantalistler arasında Richard Bell’i (The Origin of Islam in Its Christian Environment [Kendi Hıristiyan Çevresi İçerisinde Kur'ân'ın Kökeni] London 1926), Haim Schwarzbaum’u (Biblical and Extra-Biblical Legends in Islamic Folk-Literature [İslâmî Halk Edebiyatında Kitab-ı Mukaddese ve Kitab-ı Mukaddes Sonrasına Ait Masallar/Efsaneler] Walldorf-Hessen 1982) ve Christoph Luxenberg’u (Die syro-aramaische Lesart des Koran: ein Beitrag zur Enschlüsselung der Koransprache [Kur'ân'ın Süryânî-Aramice Okunuşu: Kur'ân Dilindeki Şifrenin Çözülmesine Katkı] Berlin 2000) anabiliriz. Hindistan misyonerlik tarihinin en önde gelen siması olan Hanry Martyn (1781-1812) Controversial Tracts on Christianity and Mohammedanism [Hıristiyanlık ve Muhammedîlik Üzerine Tartışmalı Metinler] (Cambridge 1824) adlı kitabında Kur'ân'ı, anlamsız tekrarları, yetersiz basit dili ve anlatımı olan dağınık bir kitap olarak vasıflandırır. Kur'ân'da yer alan çok sayıda kıssa ise Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarında yer almaktadır.

 

Kur'ân'ın kaynağı olarak Hz. Peygamber'in yaşadığı toplumun değerlerini gösterenler de olmuştur. Bunlara göre Hz. Muhammed çok zeki bir insandır ve Kur'ân-ı Kerîm'i zamanın şartlarına göre zekice hazırlamıştır. Mesela Charles Catler Torrey isimli oryantalist The Commercial-Theological Terms in the Koran [Kur'ân'da Ticari-İlahi Terimler] (Leiden 1892) adını verdiği eserinde Arabistan’da yaygın olan ticari terimlerin Kur'ân-ı Kerîm'de geniş bir biçimde yer almasını Hz. Peygamber'in kitabı oluştururken kendi toplumundan etkilendiği şeklinde yorumlamıştır. Bu görüş özellikle 20. ve 21. yüzyılda yoğun bir biçimde dillendirilmiştir. En ılımlı oryantalistlerden biri olarak kabul edilen William Montgomery Watt bile Kur'ân-ı Kerîm'in yazarı olarak Hz. Peygamber'i görür ve Kur'ân'ın zamanın şartlarına göre kolektif alt şuurun bir ürünü olarak oluşmuş bir kitap olarak algılanabileceğini ima eder. Watt görüşlerini çok dolaylı anlatımlarla ortaya koyar ve kitaplarını okuyanlar satır aralarına gizlenmiş bilgileri çıkarma noktasında dikkatli olmaz ise asıl düşünceyi ve denilmek isteneni alamazlar.

 

Oryantalistlerin bazıları da Kur'ân'ın dizilişi ile ilgilenmişlerdir. Buna göre Kur'ân'ın dizilişi hatalıdır ve yeniden yapılmalıdır. Bu görüşte zahiren vahyi ve Kur'ân'ı kabul etme gibi bir eğilim var ise de aslında öyle değildir. Zira bu görüşü dillendiren Richard Bell gibi oryantalistler beşeri olan bu kitabın beşer aklı olan dizilişi hatalıdır. Richard Bell The Qur’ãn: Translated with a Critical Rearrangament of the Surahs([Sûrelerin Eleştirel Yeni Bir Düzenlemesi İle Birlikte Kur'ân'ın Tercümesi] I-II, Edinburgh 1937-1939) ve Introduction to the Qur’an ([Kur'ân'a Giriş] Edinburgh 1953) adlı eserlerinde hem Kur'ân'ın kaynağı hem de tertibiyle ilgili aşırı görüşler ortaya koymuştur. Onun bu görüşleri öğrencisi olan Watt’ın bile eleştirisine maruz kalmıştır. Kur'ân'ın kendi iç dizaynı, âyetlerin sure içerisindeki sıralanışı ve sûrelerin mushafta sıralanışı ile ilgili bu görüşler ne yazık ki ülkemizdeki bazı aceleci araştırmacılar tarafından da dillendirilmektedir. Böyle bir yaklaşımın İslâm dünyasında yapacağı tahribat düşünülmeden böyle bir söylem geliştirmek bir aymazlık olarak görülmelidir.

 

Konu ile ilgili genel bir değerlendirme yapacak olursak şunu söyleyebiliriz: Batı’da çok uzun zamandan beri hıristiyanların ve yahûdilerin İslâm ile ilgili yaptığı çalışmalarda iki yöneliş kendisini göstermektedir. Batılılardan bir kısmı İslâm'la ilgili bilgilendirici çalışmalar yaparlarken, diğer bir grup, elde ne tür delil olursa olsun bunu İslâm'a saldırı için kullanmıştır. Bu iki grup arasında geçişlilik olmakla birlikte belirgin bir çizgi olarak her ikisi de varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Yahûdilerin yaptığı çalışmalarda kaynakları yanlı değerlendirmeler ve İslâm'ı türedi ve köksüz bir din olarak sunma çabaları olsa da üslup ve sunum bakımından ilmîliği genellikle elden bırakmamışlardır. Hıristiyanlardan bir kısmı da bu konuda yahûdileri takip etmiştir. Misyonerlikle bir şekilde ilgisi olan hıristiyanların ilmî çalışmalarına gelince, bunlar daha çok karalamaya ve hatta İslâm'a kaba bir biçimde saldırmaya yönelik olarak kaleme alınmışlardır. Müslümanlarla yaptıkları münazaralar sonrasında, onlarda var olan ilmî gücü anlayan misyonerlerden büyük bir kısmı İslâm'ı asıl kaynaklarından inceleme gibi bir yola girmiştir. Hatta bu dönemde misyonerlik, ilmî oryantalizmden ayrışmaya ve W.M. Watt tipi bir oryantalist modeli ortaya çıkmaya başlamıştır. Watt’ın hıristiyanlık duyguları çok güçlü olduğu ve sürekli kilise ile irtibatlı çalıştığı halde bunu eserlerine açıkça yansıtmamaya özen göstermiştir.

 

Karl Pfander bu değişimi sınırlı olarak yaşayanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Pfander, daha önce misyonerlerin İslâm, Kur'ân ve Hz. Muhammed hakkındaki yazılarında kullandıkları çok ağır ve hakaret dolu dili eleştirmiş, kendisi nisbeten ilmî bir dil ve üslup kullanmıştır. Kitaplarını da zaman zaman gözden geçirip üslubunu düzeltmiştir. Almanca’sını 25 yaşında yazdığı Mîzânü’l-hak’ın Farsça’sını yeniden yayımlamadan önce Alman İslâmist yahûdi Gustave Weil’in çalışmalarına muttali olmuş ve bunlardan etkilenmiştir. Mîzânü’l-hak’ın ilk versiyonlarında Hz. Peygamber ile ilgili “Yalancı Peygamber” demekte tereddüt etmeyen Pfander sonraki baskılarda bu konuda daha ihtiyatlı davranarak yumuşak bir üslup kullanmıştır. Hz. Peygamber’in şehvet düşkünü olduğu yönündeki ilk bilgiler sonraki edisyonlarda yumuşatılmıştır. Bu yumuşak üsluba rağmen Pfander, Hz. Peygamber gibi birisinin başkalarının günahı konusunda arabulucu ve şefaatçi olamayacağını söylemiş ve onu selefleri olan peygamberlerin aksine hiçbir güzel ve iyi özellikten nasibini almamış biri olarak tavsif etmiştir. Pfander Avrupalı yazarların eserlerine dayalı yaptığı son okumalarının etkisiyle Hz. Muhammed hakkında kanaatini biraz revize etmiş ve onun “peygamberlikle ilgili tutumunda kasıtlı olmadığını, iradeli olarak sahtekârca davranmadığını” söylemeye başlamıştır. Ona göre Muhammed ancak aldatılmış ve gaflet içerisine düşmüş birisidir ve bu vasfıyla peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Bu değerlendirmeler Pfander’in özde değişmemiş, sadece biraz üslup tashihi yapmış olduğunu gösterir ki modern dönem oryantalistlerinin tamamına yakını bu şekildedir.

 

Birçok çağdaş araştırmacı -sebepleri üzerinde yeteri kadar durmamakla birlikte- şarkiyatçılığın yeni bir çehreye bürünmesinin başlangıcı olarak 1850’li yılları gösterir. Mesela bu alana ciddi katkıları olan Suat Yıldırım, oryantalizmin XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tavır değiştirdiğini ve oryantalistlerin İslâm târihi ve medeniyetini, İslâm bilimini bu dönemden sonra tanımaya yönelik çalıştığını söyler. Edward W. Said ise oryantalizmin 1870-1880’lere kadar yükseliş seyrinde olduğunu söylerken onların bu dönem öncesinde İslâm hakkındaki yazılarının çok keskin olduğunu hatırlatmak ister. Misyonerler tarafından yazılan Kur'ân ve Hz. Peygamber ile ilgili kitaplara bakıldığında bunlardan bilgilendirici olanların 1880’lerden itibaren yazılmaya başlandığı ve 1930’lara kadar devam ettiği görülür. 1854 münazarasından sonra Hint alt kıtası yazarlarından Muir, Hughes, Wherry, Wollaston, Sell gibi misyonerler İslâm'ı daha yakından tanıma ihtiyacı duydukları için ilk elden kaynaklara inmeye özen göstermişler ve yazılarında üsluplarını ilmîleştirmişlerdir. Dünya misyonerleri uzun zamanlardan beri aralarında toplanırlarken, ilk Oryantalist Kongresi’nin 1873 (Paris) yılında düzenlenmiş olması dikkate değerdir. Olgunluk dönemi oryantalistlerinden Goldziher (1850-1921) yazışmanın önemine ve oryantalist kongrelerine katılmanın gereğine dikkat çekmektedir. Bu, İslâm ile ilgili araştırma yapacak olanların önlerindeki alanı çok iyi bilmelerine yönelik girişimler ve uyarılardı. Zira müslüman ilim adamları misyonerleri ve oryantalistleri iyice tanımaya ve yöntemlerini çözmeye başlamıştı.

Goldziher’le yakın düşünceleri paylaşan Snouck Hurgronje (1857-1936) 1884-85 yılları arasında kalıp gözlemlerde bulunduğu Mekke hakkında Mekka adlı bir kitap yazdı ve eserinde Mekke târihini ve buradaki günlük yaşayışı tanıttı. Bu müslümanlara kendi içlerinden bakışın ilk adımlarından biriydi. Yaşadığı tecrübeleri doğru okumaya çalışan Hurgronje yazılarında Batı toplumunun müslümanlara ve İslâm'a bakışını eleştirdi, İslâm toplumunu, fıkhı ve ailesiyle birlikte bulunduğu durum açısından iyi olarak tavsif etti. İslâm toplumundaki tasavvufi eğilimleri taktir eden Hurgronje 1899-1906 arasında yaşadığı Hollanda sömürgesi Doğu Hindistan’da edindiği izlenimler ışığında müslüman olmayanların İslâm'ı anlaması için İslâm'ı kendi gerçekliği içerisinde tanıması gerektiğini, kendilerinin biçtiği elbiseyi onlara giydirmemeyi önerdi. İslâm’a bakıştaki değişim İslâm ülkelerine seyahatte bulunan Goldziher ile uzun yıllar müslümanlar arasında yaşayan ve sağlam bir Hıristiyan olan talebesi Louis Massignon (1883-1962) ile devam etti.

Bizim şahsî kanaatimiz odur ki, misyoner oryantalistlerin İslâm'la ilgili bilimsel çalışmalarında 1854 Agra münazarası bir miladdır. Bu tartışma müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinin tarihi akışını büyük ölçüde değiştirmiştir. Batı’da yapılan çok sayıda ilmî çalışmaya bu tartışmanın konu olarak seçilmesi bu önemin bir sonucudur. Misyoner oryantalistler bununla İslâm'ı orijinal kaynaklarından tam olarak öğrenmeden hem hıristiyanlığın yayılmasında hem de müslümanlar ile mücadelelerinde başarılı olamayacaklarını iyice öğretmişlerdir. 1854 tartışması çok kısa zaman içerisinde bütün İslâm dünyasında duyulmuş ve mesela Osmanlı Padişahı Sultan Abdülazîz, Rahmetullah Hindî’yi İstanbul’a davet etmiş ve ondan istifade yolunu aramıştır. Rahmetullah, 1857 bağımsızlık savaşı sonrası Hint alt kıtasını terkedip Mekke’ye yerleşmekle hac vesilesi ile buraya gelen müslümanlar ondan ve çalışmalarından haberda olmuştur. İzhârü’l-hak adıyla yayımlanan kitabının erken dönemlerde muhtelif dillere tercümesi bu etkiyi daha da güçlendirmiştir. 

 



*    Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul