14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ZULME GÖĞÜS GERENLER

ZULME GÖĞÜS GERENLER

                                                                                                  

Ümmetin Yaraları Bayramda da Kan Revandı

 

İslâm dünyasında bir yandan uyanış hareketi etkisini gösterirken ve halkın özgür iradesini meydanlara taşımasından doğan kitlesel devrimlerle birlikte gelen olumlu bir değişim yaşarken diğer yandan zulüm rejimlerinin hâkimiyetlerini kaybetmemek amacıyla direnmelerinden kaynaklanan zulüm uygulamalarının açtığı yaralar kanamaya devam ediyor. O yüzden İslâm âlemi bu yıl mübarek Ramazan ayını ve ardından gelen Ramazan bayramını bu yaraların yol açtığı acılar ve akıtılan kanlar arasında geçirdi. O sebeple gerçek anlamda bir bayram sevinci yaşama imkânına yine kavuşamadı.

 

İslâm coğrafyasında Müslüman halkların başına musallat edilen dikta rejimleri saltanatlarını sürdürebilmek için zulüm ve şiddette sınır tanımazken Müslümanlar, azınlık oldukları ülkelerde de sahipsiz olmanın, haklarını savunacak otoriteden yoksun kalmanın acı ve ızdırabını çekiyorlar. İslâm dünyasındaki katil dikta rejimlerinin sergilediği vahşet Müslümanların azınlık olduğu ülkelerdeki zulüm rejimlerinin önünü daha fazla açıyor, bu zulüm rejimleri için birer gerekçe oluşturuyor. O yüzden oralardaki zulüm ve vahşeti bir bakıma gölgede bırakıyor.

 

Zulme Göğüs Gerenlerle Zalimlerin Önünü Açanlar

 

Zulmün olduğu yerde mazlumdan yana tavır almak imanî sorumluluktur. Hatta zulmeden kişi imanlı diğeri imansız olsa bile. Çünkü zulmedene yapılacak iyilik onu zulmünden vazgeçirmektir; zulmünü sürdürmesi için yardım etmek değil.

 

Kur'an-ı Kerim'de zulme ve zalime karşı, mazlumun yanında yer almanın imanî sorumluluk olduğunu hatırlatan birçok âyeti kerime mevcuttur. Bunlardan bazıları:

 

"Size ne oluyor da, Allah yolunda ve "Ey Rabb'imiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder" diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?"(Nisa, 75)

 

"Kendileriyle savaşılan (mü'minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir. Onlar sırf: "Rabbimiz Allah'tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Eğer Allah'ın insanların bazılarını bazılarıyla savması olmasaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah kendine (dinine) yardım edenlere elbette yardım edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, yücedir."(Hacc, 41-42)

 

"Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz." (Hud, 113)

 

Zulmü benimsemek ona ortak olmaktır. Bundan dolayı çağımız zalimlerinin zulümlerini haklı göstermek için izledikleri yanıltma politikalarına ve propaganda faaliyetlerine karşı çok dikkatli olmak gerekir. Aksi takdirde insan yanılgıyla reddedilmesi gerekeni benimseyerek zulme ortak olabilir.

 

"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü'minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın."(Tevbe, 14)

 

"Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların aleyhlerine bir yol yoktur" (Şura, 41)

 

Fakat günümüzde dünyanın değişik bölgelerinde Müslüman toplumlar zulme uğratılırken zulüm karşısında bir ittifak, güç birliği sağlanamadığını görüyoruz. Bazıları imanî bilinç ve duyarlılıkla zulme karşı, mazlumun yanında tavır alırken bazıları da siyasi çıkar hesaplarıyla zalimlere destek oluyor, onların sözcülüğünü yapıyor ve zulmün önünü açıyorlar.

 

Baas Zulmünün Bileğini Güçlendirenler 

 

Suriye'deki Baas zulmünün, bir buçuk yıldan beri süren kararlı direniş karşısında ayakta durabilmesinin sebebi kendi askeri gücü, istihbarat teşkilatı ve arkasında bir Nusayri azınlığın bulunması değil onun bileğini güçlendiren dış güçlerdir. Baas vahşetinin günde yüz kişiyi öldürmek suretiyle hâkimiyetini sürdürmeye çalışma cüreti göstermesi dışarıda onun savunuculuğunu yapan, kanlı ellerini örtmek ve vahşi Baas diktasını değil mazlum halkın hakkına ve özgürlüğüne kavuşması için direnenleri suçlu gösteren medya cephesidir.

 

Beşşar Esed zulüm ve vahşet yoluyla saltanatını korumaya çalışırken arkasında duran İran, Rusya ve Çin ittifakı onun iki ayrı cephede bileğini güçlendiriyor. Bir yandan askerî malzeme, silah, uzman eleman ve yerine göre de asker göndermek suretiyle savaş cephesinde bileğini güçlendiriyor. Diğer yandan da hizmetindeki medya organları ve lobi organizasyonlarıyla mazlumları suçlu, katil Baas rejimini ise haklı gösterebilmek için yoğun bir şekilde propaganda faaliyeti yürütüyor.

 

ABD emperyalizmi ise görünüşte Baas zulmüne karşı ve muhalefetin yanında görünmesine rağmen onun zulmünün önüne geçme amaçlı tüm olumlu girişimlere çelme takmak suretiyle dolaylı yoldan Baas diktasının bileğini güçlendiriyor. Çünkü onun saltanatı kaybetmesi durumunda yerine geçecek kadronun siyonist işgal açısından ciddi bir risk oluşturacağını biliyor. O yüzden en azından yerine geçecek kadroyu kendine mahkûm etmek ve ileriye dönük adımlarının, siyonist işgali zorlayacak politikalarının önünü kesmek için zorlamak istiyor. Bu yüzden direnişçilerin eline ağır silahların ve özellikle de uçaksavar füzelerinin ulaşmasını sürekli engelliyor. Libyalı mücahitlerin gönderdiği uçaksavar füzelerinin Suriye'deki mücahitlerin eline ulaşmasının ABD'nin oyunlarıyla ve Lübnan'daki işbirlikçiler vasıtasıyla engellendiğini sanıyoruz yakında bir şekilde gündeme gelecektir. Oysa bugün Suriye'deki Baas vahşetinin ve onun bileğini güçlendiren işbirlikçi güçlerin Suriye'deki direnişi zorlamalarının tek sebebi hava üstünlüğüdür. Direnişçilerin Baas rejimi hesabına bomba yağdıran uçaklardan birkaç tanesini düşürmesi halinde katil Beşşar Esed'i ve adamlarını başkanlık sarayında kuşatmaya almaları fazla bir zaman almayacaktır.

Gerginliğin Dairesini Genişletme Çabaları

 

Baas diktası ve onun arkasındaki işbirlikçi güçler gerginliği Suriye sınırlarının dışına taşımak ve Şam'ı zorlayan hadiseyi bölgeselleştirmek için başından beri çeşitli oyunlara başvuruyorlar. Başlangıçta Suriye'deki diktayı hedef alacak bir ayaklanmanın mezhep çatışmasına yol açacağı tehdidinde bulundular. Bu tehditle aslında kendilerinin belli bir mezhep cephesi oluşturdukları ve o mezhebe mensup kitlenin kendilerini yalnız bırakmayacağı, saltanatlarına son verilmesine de razı olmayacağı mesajı vermeye çalıştılar.

 

Ardından Baas yönetiminin stratejik bir önem taşıdığı ve onu hedef alacak çalkantıdan bütün bölgenin olumsuz bir şekilde etkileneceği mesajı vermek için yoğun bir propaganda faaliyeti yürüttüler.

Bütün bu tehditlerinden, mesajlarından ve propaganda faaliyetlerinden bekledikleri sonucu alamadılar. Bunun yanı sıra vahşet ve saldırganlıkta sınır tanımamalarına rağmen direnişin kararlı mücadelesini sindirme konusunda da başarılı olamadılar.

 

Şimdi ise birtakım fiili taktikleri yönlendirmek suretiyle olayı Suriye sınırlarının dışına taşımak ve gerginliğin dairesini genişletmek için uğraşıyorlar. Son günlerde Suriye'de Baas diktası hesabına savaşırken cephede esir alınan bazı adamlarını özgürleştirme iddiasıyla Lübnan'da Hizbullah'la ilişkili kabilelerin savunmasız mültecilere baskın düzenlemeleri ve onlarca insanı rehin almaları, Baas diktasına güç veren İran yönetiminin ve işbirlikçilerinin Türkiye'yi tehdit eden açıklamalar yapmaları, yine Türkiye'de şiddeti tırmandırmaya çalışmaları bu amaç içindir.

 

Mekke Zirvesi de Katillerin Elini Bağlayamadı

 

Suriye'deki Baas vahşetinin önüne geçme ve diktatör Beşşar'ı kenara çekilmeye zorlama amacıyla Ramazan'ın son günlerinde İslâm ülkelerinin liderleri Mekke'de görünüşte bir olağanüstü zirve gerçekleştirdi. Fakat yapabildikleri sadece Suriye'nin İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT)'na ve bu teşkilatın tüm alt kurumlarına üyeliğini dondurmak oldu. Oysa Baas diktasının onca katliamı gerçekleştirmek, insanların tepesine bombalar yağdırmak, kundaktaki bebekleri ve sokağa çıkmaktan bile aciz durumdaki yaşlıları katletmek için İİT ve onun alt kurumlarından herhangi birinin üyeliğine ihtiyacı yoktu. Onun vahşi katliamlarına son vermeye yahut saltanatı bırakmaya zorlamak için elini bağlayacak bir şeyler yapılması gerekiyordu. 57 üyesi olan bir teşkilatın, bir üyesine karşı düzenlenen olağanüstü zirvede, İran'ın Baas zulmünün tüm katliamlarda önünün açık bırakılması konusundaki ısrarlı tutumuna rağmen diğer 55 üyenin ittifak sağlaması halinde bunu başarması mümkün değil miydi? Baas diktasının yönetimi altındaki Suriye'nin üyeliğinin dondurulması konusunda, yine İran'ın itirazına rağmen bir ittifak sağlanmıştı. Ama maalesef katliamların önüne geçilmesini sağlayacak pratiğe dönük bir adım atılmadı. Bu da zirveye katılanların samimiyetsizliklerinden, sadece göstermelik, şekli bir tepkiyle zevahiri kurtarmakla yetinmeyi tercih etmelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü Suriye'deki direnişin bir kilit noktası olduğunu, buradaki dikta rejiminin düşmesinin tüm İslam dünyasında köklü değişime neden olabilecek toplumsal hareketliliğin önünü açacağını biliyorlardı.

 

Baas Vahşetinin Gölgesinde Arakan Zulmü

 

Suriye'deki Baas vahşeti ne yazık ki dünyanın değişik bölgelerindeki zulüm uygulamalarını gölgede bıraktı. Günde en az yüz kişiyi katleden, camide namaz kılan insanların üzerine tam namaz vaktinde yahut gün boyu oruç tutmuş insanların iftara oturdukları sırada üstlerine roket veya bomba fırlatarak katliam yapan Baas diktasının sergilediği vahşet karşısında siyonist zulüm ve vahşet gölgede kaldı. Öyle ki siyonist zalimler bile protokol gereği de olsa Baas vahşetini kınamak suretiyle prim yapma cesareti gösterebildiler.

 

Bu durum Myanmar'daki dikta rejimini cesaretlendirdi ve dumanlı havadan istifade ederek hâkimiyeti altında tuttuğu Arakan bölgesindeki Müslüman azınlığa karşı şiddetin dozajını artırma cesareti gösterdi. Müslümanları bu bölgeyi terke zorlamak için kadınların ırzlarına tecavüze varıncaya kadar ahlâksızlığın dozajını da iyice artıracak şekilde ileri gittiler. Binlerce Müslüman evini yurdunu terk ederek Bangladeş'e göç etme ihtiyacı duydu. Kadınların cuntanın askerlerinden namuslarını koruyabilmek için kendilerini denize attıkları haberleri geldi.

 

Müslüman halkların başına musallat olmuş zulüm rejimleri Myanmar zulmünün önünü açtıkları gibi Müslümanların azınlık oldukları yerlerde mağdur edilmelerine karşı bir güç birliği oluşturmasının önünde engel teşkil ediyorlar. Çünkü o Müslümanlara sahip çıkabilecek halkları organize etmedikleri gibi onları temsil etmekten de son derece uzaklar.

 

Hüsni Artıklarının Sina Oyunu

 

Mısır'da gerçekleştirilen halk ayaklanması bir dikta rejiminin devrilmesini sağladı. Fakat bu rejimin oluşturduğu kargo henüz tamamen dağılmış değil. Özellikle devletin ordusunda ve istihbarat teşkilatında ciddi sorun oluşturacak kadar yekûn teşkil ediyorlar. Ülkede yeni yönetimin yapılanma merhalesinde de engeller çıkarmak amacıyla muhtelif komplolara başvuruyorlar. Geçtiğimiz ay da ülkenin işgal altındaki Filistin'le sınırı olan bölgesi durumundaki Sina'da sınır güvenlik güçlerine karşı bir komplo düzenlediler. Bu komplo Mısır'daki dikta artıklarının politikalarının ve taktiklerinin tanınması açısından önemli ipuçları ve işaretler taşıyordu. Ancak biz bu konuyu Ribat dergisinin Eylül sayısı için yazdığımız yazıda bütün ayrıntılarıyla tahlil etmeye çalıştık. O yüzden burada sadece kısaca sözünü etmekle yetiniyoruz. Fakat olayın farklı boyutlarıyla tahlili için söz konusu yazımızı okumanızı öneriyoruz. Bu yazımızı inşallah web sitemizde (www.vahdet.info.tr) de bulabileceksiniz.

 

İşgalcilerin Mescidi Aksa'ya Komploları

 

Baas zulmünün bir buçuk yılı doldurmak üzere olan katliam ve vahşeti Myanmar'daki cuntanın önünü açtığı gibi siyonist işgalcilerin Filistin'e yönelik çeşitli taktik ve oyunlarının da önünü açıyor. Bu fırsatı değerlendiren siyonist işgal rejimi son dönemde özellikle Mescidi Aksa'yı hedef alan ve bu kutsal mabet üzerinde Müslümanların kontrolüne son vermeyi amaçlayan taktiklerini daha etkin bir şekilde devreye sokma çabası içine girdi. Bu amaçla önce Mescidi Aksa'nın avlu ve bahçelerini içine alan açık alanlarını umumi park ilan etme ve herkese açık hale getirme kararı aldığını duyurdu. Bunun amacı haremi şerif olarak isimlendirilen bölümün kapalı kısımları dışındaki tüm bölümlerini mabet ve dinî mekân vasfından çıkararak herkesin yarı çıplak da olsa kolayca girebileceği, oraya ibadet ve dinî hizmetlerden yararlanma amacıyla gelenleri rahatsız edebilecekleri hale getirmekti.

 

Ardından aşırı ırkçı görüşleriyle tanınan bir politikacı Mescidi Aksa'nın Müslümanlarla yahudiler arasında paylaştırılmasını bazı zamanlarda sadece yahudilerin girişine tahsis edilmesini istedi. Ardından bir başka ırkçı politikacı bu talebi yasa tasarısı haline soktu ve işgal devletinin parlamentosu olarak bilinen Knesset'e sundu. Aradan fazla zaman geçmeden de Knesset bu teklifi gündemine aldığını açıkladı.

 

İşgal devleti bir yandan bu kutsal mabedi ortadan kaldırma amaçlı kazıları ve çevresinde tehlikeli yahudileştirme uygulamalarını sürdürürken bir yandan da böyle politik oyunlara başvuruyor.

 

Mekke Zirvesi'nde işgal devletinin Mescidi Aksa'yı hedef alan uygulamaları ve politikası da gündeme alınıp tartışıldı. Mekke Deklarasyonu adı verilen açıklamaya da dâhil edildi. Ama ne yazık ki bu konuda da uygulamaya dönük, şöyle göz doldurur bir adım atılmış değil.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul