16 Ocak 2018 - Salı

Şu anda buradasınız: / Ortak Akıl Buna Derler: Kayıt Yok Şart Yok Hüküm Allah’ındır

Ortak Akıl Buna Derler: Kayıt Yok Şart Yok Hüküm Allah’ındır



Mehmed Durmuş

Türkiye''de yaşayan dinî duyarlıklı pek çok insan, sorunların yanlış hukuki düzenlemelerden kaynaklandığına, hukukî ve siyasî mekanizmaları ele geçiren ekiplerin oradan uzaklaştırılıp, yerlerine daha özgürlükçü olanların tayin edilmesiyle bu sorunların çözüleceğine inanmaktadır. Bu tespit doğru değildir. Buna göre üretilen cevaplar da haliyle yanlış olacaktır.
Dönemsel şartlara ayak uydurarak, darbelerin aleyhinde bulunmak, bürokratik engellemelere itiraz etmek, özgürlükçü, sivil yönetimler istemek, parti kapatmalara karşı durmak, halkın yönetim sürecine ''gerçekçi'' biçimde katılmasını talep etmek günümüzde, politik değeri olan aktivitelerdir. Bu cümleden olarak, akıllarını bir araya getirerek ortaklık kurmuş, farklı siyasî yelpazelere mensup insanlar, büyük şehirlerde mitingler düzenliyor ve yüksek perdeden haykırıyorlar: "Kayıt yok, şart yok; egemenlik milletindir!" Oldukça cazip bir slogan…
Bir insan öncelikle ne istediğini çok iyi bilmelidir. İnsanlar ne istediklerini bilmeden bir mağazaya bile gidemezler. Fakat günümüzde maalesef, ne istediğini bilmeyen yığınlarca insan bir araya gelmekte ve birtakım sloganların seyrine kapılmaktadırlar. Herhangi bir ortak düşman, yelpazenin kanatlarını bir araya getirmeye yetmektedir.
28 Şubat sürecinde Müslümanlar, bu alanda ilk ciddi sınavlarını verdiler. İmam-Hatiplerin kapatılması ve başörtüsünün yasaklanması karşısında dindar kesimler, liberal, demokrat, ateist ve hatta eşcinsellerle birlikte hareket etmekten çekinmediler. Üstelik bunu da ilkesel temellere oturtmaya çalıştılar. Fakat 11 Eylül 2001 tarihi, adı geçen zümrelerle sözde ''islamcıların'' arasının açılmasının başlangıcı oldu. İslam dışı zümreler, diyet istiyorlardı; şimdi sıra müslümanlardaydı, "İslam terör dinidir" demeleri gerekiyordu. En azından, İslam''ın terörü destekleyen bir din olduğunu kabul etmeliydiler! Bunu bir bütün halinde itiraf(!) etmeyen ''islamcılar''ın sövülmedik yerleri kalmamıştı.
Benzer bir politik-fikrî flört, yine aynı zümreler arasında, AKP''nin AB sürecine ve demokratikleşmeye ciddi katkı sağlayıcı reformları ekseninde yaşandı. Bu sefer de, AKP''nin kapatılması sürecini de tetikleyen, MHP ile işbirliği yapıp, üniversitelerde başörtüsü serbestliğini sağlayıcı yasal düzenleme girişimi flörtün tadını kaçırdı. Şu anda gazetesiyle gündemi allak bullak eden liberal demokrat Ahmet Altan belki de ilk isyan bayrağını kaldıran aydınlardan biriydi. Yine diyet hatırlatılıyordu. Liberalizmi anlamaktan uzak görülen MHP ile türban uğruna dayanışmaya girmek, liberal entelektüel çevrenin tepesinin tasını attırmıştı.
Şimdi ''ortak akıl'' kavramı etrafında yine benzeri bir tecrübe yaşanmaktadır. Artık ilkesizlik kimi dindar çevreler için adeta ilke olmuştur. Bu ilkesizlikleri besleyen temel ideolojik kaynaklar, biraz olaylara eleştirel akılla bakan herkes tarafından kolaylıkla seçilecektir. Şimdilik o kaynaklara değinmek istemiyorum.
Ümmetçi, cemaatçi; bireyciliği asla onaylamayan bir Din''in mensupları olarak, ''ortak'' kelimesi bizi heyecanlandırır. Bizim itikadımıza göre, namazımızı, bizim gibi teslim olmuş diğer kardeşlerimizle ''ortaklaşa'' kılmak, bireysel kılmamızdan 27 kat daha fazla sevaptır. Hatta namazı ortak kılma yeri olan mescide giderken her adımımıza bilmem kaç tane sevap vaad edilir. Beytullah''ın etrafında her yıl milyonlarca insanı ''ortak'' bir amaç etrafında buluşturan haccın, dünyada başka hiçbir örneği yoktur. Kısacası, Müslümanlar olarak, ortak hareket etmekten asla çekinmediğimiz gibi, bilakis dinimiz, ortaklığımızı sürdürmemizi emreder. Hep beraber Allah''ın ipine sımsıkı sarılmak, bölünüp parçalanmaktan, fırkalar haline gelmekten imtina etmek, Rabbimizin bize yönelik en büyük tembihidir. Bireyselleşmenin önündeki en büyük engel, kimsenin şüphesi olmasın ki İslam''dır.
Fakat aynı İslam, nitelikli ortaklık istemektedir. İslam''a göre ancak mü''minlerin kardeşliğinden bahsedilebilir. İslam, kendisini Allah''a teslim etmiş, yüzünü Allah''a döndürmüş olanlarla, tağuta çevirmiş olanlar arasında çok keskin ayrımlar yapmaktadır. Evet, Kur''an insanları iman ve küfür kriterine göre bölmektedir. Ama Kur''an insanları parasal durumuna, ırkına, cinsiyetine, bölgesine göre bölmemektedir.
Hiç kimse Kur''an''ın tağut, hizbuşşeytan, Allah''ın ve mü''minlerin düşmanları, kâfirler gibi, insanları ideolojik sınıflara ayıran kavramlarının demode olduğunu iddia edemez. Hiç kimse mü''minlerle kâfirler arasındaki derin ayrımları yok sayamaz. Bin dört yüz değil, on dört bin, hatta bir milyon dört yüz bin sene bile tevhidle şirk arasındaki ayrılık ve gayrılığı yok saymaya yeterli değildir.
Şu halde, karşı çıktığımız, salt bir platform ve ''ortak'' kavramı değil, o platformun hangi temel üzerine düzlendiği ve üzerinde hangi esaslar çerçevesinde bir araya gelindiğidir. Kısacası, bir platform üzerinde insanları hangi şey ''ortak'' etmiştir? 
İbrahim Peygamber, bir anlamda, tevhid dininin platformu olması için Kâbe''yi inşa etmişti, Rabbinin emriyle. Bir taraftan duvarlarını yükseltirken, diğer taraftan da oğlu İsmail''le, "Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur!" diye dua ediyordu. Aynı Kâbe, 610''lu yıllarda yine platform görevi yapmaya devam ediyordu. Fakat Platform''un iki ortağı olmuştu: müşrikler ve mü''minler. Peygamber ve sahabe varırsa müşrikler olmuyor, müşrikler varsa ötekiler orada olmuyordu. Bu tavrıyla Peygamber (sav), tevhid platformunun kendilerine ait olduğu, diğerlerinin orada bir haklarının bulunmadığı mesajını vermek istiyordu. Mekke müşrikleriyle aynı resim karesi içinde bir kez bile bulunmak istemiyordu. Çünkü müşriklerin orada hiçbir meşruiyetleri yoktu.
Ardından Allah Rasûlü (sav), Erkam''ın evini tek bir akıl ve ortak kulluk için ''platform'' edinmişti. Medîne''de ise Mescid-i Nebî, mü''minlerin gerçek birlik ve beraberlik merkeziydi. Mü''minlerin Allah''ı bir, Peygamber''i bir, Kitab''ı bir, mescidi bir, platformları birdi. Müslümanlar akıllarını da ''bir''leştirmişler, adeta tek bir beden, tek bir akıl, tek bir ruh haline gelmişlerdi. İşte İslam''ın ''ortak akıl'' vizyonu ancak bu olabilir.
Buradan tekrar yazının başına dönersek, bir Müslüman akıl için, darbeye karşı çıkmak, insan hak ve özgürlüklerini savunmak, cuntaya hayır demek, herkese eşitlik, herkese özgür bir yaşam hakkı istemek gibi söylemler İslami siyaset olamaz. Çünkü eğer bir memlekette Allah''ın indirdiği hükümlerle hükmedilmiyorsa, darbe olmuş, demokrasi olmuş; cunta olmuş, sivil demokratik bir yönetim olmuş, hiçbir önemi yoktur. Müslümanlar özgürlük değil, Allah''a kulluk talep edebilirler. ''İnsan hakları'' kavramı, kutsalsız batı medeniyetinin ürettiği, insanı kutsallaştıran bir tanımdır. At kestanesi görünüşte normal kestaneden çok daha gösterişli, daha iri yarıdır. Fakat bir kere ısırmak bile insanı zehirlemeye yetmektedir. Batı medeniyetinin ürettiği seküler kavramları, salt kelime anlamından hareket ederek, kendilerine mal eden Müslümanlar, zehirlenmedikçe işin farkına varmamaktadır. Hatta bu kavramların zehirlemesi at kestanesine de benzememektedir. Çünkü adı geçen kavramlar, uyuşturdukça bağımlılık yapmakta, kişiyi adım adım İslam''dan arındırmaktadırlar. 



İnsanlar güzel bir slogan ürettiklerini zannetmektedirler: "kayıt yok, şart yok; egemenlik milletindir!" Bu sloganın neresini düzeltmeli! Yaşı kırkın üzerinde olanlar iyi hatırlarlar; yakın geçmişte dinî nitelikli siyaset yapma iddiasında olan kimi liderler, kaleyi içerden fethetmek, düşmanın silahıyla silahlanmak gibi yöntemler kullanırlardı. Aynı siyasî çevrelerin, içeriden fethedildiklerini, düşmanın silahını kendilerine doğrulttuklarını üzülerek görmekteyiz. Kendilerine özgü ilkelerle siyaset yapmayan, kendi ahlaki düsturlarıyla yaşamayan kimseler, başkalarının ilkelerine göre değişmekte, başkalaşmaktadırlar.
Pek çok Müslüman, egemenliği millete (halka) tanımanın, millet kendilerinden olduğu sürece bir sakınca doğurmayacağı zehabına kapılmaktadır. Hâlbuki bilmeliydiler ki, "hakimiyet kayıtsız şartsız halka aittir" diyenler, seçimde sandık başına giderek oy verecek, dolayısıyla yönetim kadrosunu belirleyecek olan, halk (millet)tir anlamını kastetmiş değillerdi. Bununla, hüküm koyucu olarak Allah''ı değil, ''halk'' klişesi altında, insan aklını esas aldıklarını anlatmak istiyorlardı. Allah''ın değil, ''halkın'' hüküm vermesini planlıyorlardı. Ortak akıl platformunda atılan bu sloganların, meclisin duvarında yazandan bir farkı yoktur. Bir Müslüman, avazı çıkıyorsa, hüküm koymanın Allah''a ait bir iş olduğunu söylemelidir. Hatta bunun için slogan atmaya, bağırıp çağırmaya da gerek yoktur. Buna iman etmesi, bu uğurda çaba sarf etmesi, malını ve canını bu uğurda kullanıma girdirmesi, bu amaçla kurulan platformlarda buluşması yeterlidir. Eğer avazı buna yetmiyorsa, susmalıdır. Zira böyle de bir erdemi sahiplenmiş olacağını bilmelidir.
Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasını isteyen dindarlar, eğer ömürleri yeterse, bugün yargısal veya askerî darbeler vasıtasıyla yapılan zulmün, ileride bir gün tam demokratik sivil bir yönetim tarafından yapıldığını bizzat yaşayarak göreceklerdir. Şu anda da aslında görmektedirler. 
Bir medeniyet inşa etmek için gerekli olan yapı taşları mahiyetindeki sosyal, siyasî, içsel v.b. bütün kavramlar bizde fazlasıyla mevcuttur. Köksüz ve soysuz bir batı medeniyeti, hiçbir kutsala dayanmadığı halde bugünkü ekonomik ve teknik düzeye gelmişse, İslam gibi yeryüzünün en değerli nizamı, en mükemmel hayat nizamını kurmaya muktedirdir. Müslümanların bütün yapması gereken, önüne ve ardına hiçbir kayıt ve şart koymadan Allaha teslim olmalarıdır. Allah''ı razı edecek bir hayatın ancak, kayıt ve şartı aranmaz.
Hiçbir insan, yeterince cehd ettim ama Kur''an''da bana lazım olan aklı bulamadım diyemez. Kur''an''dan başka platform aramak, Kur''an''ın uyarısı ile ancak dalâlettir.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul