19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / EY BASİRET SAHİBLERİ!

EY BASİRET SAHİBLERİ!

“Yenisi gelinceye ve eskisinin hükümsüz olacağı” zamana kadar geçerliliği devam eden, “Laik-Demokratik” ve gayr-ı İslâmî Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 “Anayasa”sı… 7 Kasım 1982 Pazar günü halkoyuna sunulup katılan, yani oy kullanan vatandaşların %91, 37’sinin kabul oyu vermesiyle kabul edilen “Anayasa.”

 

“Başlangıç” bölümünün bir yerinde şöyle deniliyor:

 

“Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk Millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı;”1

 

Ele aldığımız kitabın sahifelerini çeviriyoruz… “Yasama Yetkisi” diye bir başlıkla karşılaşıyoruz…

 

“Madde 7-Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” Maddesinin gerekçesinde şunlar yer almaktadır:

 

“GEREKÇE: Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.

 

Bu, nüfusu milyonlara varan modern devletlerde, demokrasi rejimini benimseyen siyasî rejimlerde kaçınılmaz bir durumdur. Millet adına kanun koyma yetkisini yasama meclisi yerine getirir. Bu yetki devredilemez.”2

 

“Anayasa Mahkemesi Kararları” başlığı altında bu madde için şunlar beyan edilmiştir:

 

“Yasama organı, yasa yaparken bütün olasılıkları göz önünde bulundurup ayrıntılara ilişkin kuralları da belli etmek yetkisine sahip olmakla beraber, zamanın gereklerine göre, sık sık değişik önlemler alınmasına, alınan önlemlerin kaldırılmasına veya tekrar konulmasına gerek görülen hâllerde yapısı bakımından, ağır işlediğinden ve günlük olayları izleyerek zamanında önlem alınması güç bulunduğundan esaslı kuralları belirttikten sonra uzmanlık ve yönetim tekniğine ilişkin hususların düzenlenmesi işi ile yürütme organının görevlendirmesi de yasama yetkisini kullanmaktan başka bir şey değildir.

 

İşte bu düşüncelerdedir ki, kanun koyucu, esaslı hükümleri düzenleyerek alınacak tedbirlerin ihtiyaçlara uygunluğunu sağlamak için bazı hükümler konmasında, yürütme organına yetki vermek suretiyle yasama yetkisini bu yolda kullanmayı uygun bulmuştur. Yürütme organının bütün eylem ve işlemleri yargı mercilerinin denetimi altında olduğundan, bu işlemleri yaparken kanunun gözettiği sınır ve malumat dışına çıkmanın önlenmesi de mümkündür. Bu suretle yürütme organının görevlendirilmesi, yasama yetkisinin devri mânâsını taşımaz.

 

Şübhesiz yasama organının, sınırları belli edilen konularda yürütme organına düzenleme görevi verebilmesi hususunun doktrinde caiz görüldüğü bilinmekle beraber bu müsaadenin, kanun koyucuya belli konuların bir kanun ile düzenlenmesi görevinin Anayasa ile özel olarak verilmiş olması hâllerine kadar uzatılması mümkün görülmemektedir. Zira bu hâllerde kanun koyucunun, bir kanun hükmü ile, kendisine verilmiş olan düzenleme görevini idareye devretmesi, hem görevi veren Anayasa hükmüne, hem de Anayasa’nın 5 inci maddesindeki yasama yetkisinin devrolunmayacağına dair olan kuralına aykırılık teşkil eder.”3

 

“Bilimsel Görüşler” başlığı altında bu madde ile ilgili, “Yıldızhan Yayla, Anayasa Hukuku Ders Notları” adlı kitaptan şu görüş nakledilmiştir:

 

“Egemenliğin sahibi olan Millet adına yetki kullanan yasama organı, yasama işinin aslî sahibidir. Böyle bir yetkiden, kendi iradesiyle dahi vazgeçmesi mümkün değildir. Sadece Anayasa’nın kabul edebileceği istisnalar saklıdır (Yayla, Sh. 118) 4

 

Nakledilen bu maddenin aslından, gerekçesinden, Anayasa mahkemesi kararlarından ve bilimsel görüşten anlaşılanlar şunlardır:

 

1-Yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.

 

2-Türkiye Büyük Millet Meclisi bu yetkiyi, Türk Milleti’nden almış ve onun adına kullanmaktadır.

 

3-Bu, demokrasi rejimini benimseyen siyasî rejimlerde kaçınılmaz bir durumdur.

 

4-Millet adına kanun koyma yetkisini, yasama meclisi yerine getirir.

 

5-Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama meclisi olup “kanun koyucudur.”

 

6-Millet, egemenliğinin sahibidir.

 

“Anayasa Sözlüğü” adlı kitapda:

 

“Kanun koymak: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak… Ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek” diye açıklama yapılmış ve Anayasa’nın 87. Maddesine gönderme yapılmıştır…5

 

Şimdi bu maddeye bakalım!

 

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin Görev ve Yetkileri

 

  1. Genel olarak

 

Madde 87-Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Bakanlar kurulunun ve bakanları denetlemek, Bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararnâme çıkarma yetkisi vermek, bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek, para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek, milletler arası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere genel ve özel af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.

 

B-Kanunların teklif edilmesi ve görüşülmesi

 

Madde 88-Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve Millet vekilleri yetkilidir.

 

Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme usul ve esasları içtüzükle düzenlenir.

 

Gerekçe : (…….)

 

Kanun teklifleri yine millet vekilleri tarafından yapılır. Kanun tasarılarını Bakanlar Kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisine teklif olarak sunar. Bunun için burada ikisi de kanun taklidi şeklinde düşünülmüştür.”6

 

Laik-demokratik ve gayr-ı İslâmî Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki bu maddeleri gerekçeleriyle okuyunca, binbeşyüz yıl önceki Mekke şehri, şehrin siyasî yapısı, Mekke Büyük Millet Meclisi olan “Daru’n-Nedve” Millet Meclisinin işleniş şekli, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’nın gönderdiği dini, dinin hükümlerini reddedip, onun yerine kanun koyucu olarak kanun koymaları, Allah’ın haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını haramlaştırmaları, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmedikleri bir yana, o hükümleri yasaklamaları ve onlarla amel edip iman ederek kabul edenleri cezalandırmaları, atalarının izinden gidip onların ilkelerini kabul etmeleri ve asla taviz vermemeleri hatırımıza geldi!..

 

O günkü Mekke’si, yani fetihten önceki Mekke, her türlü sosyal yapısıyla laik-demokratik bir ülke ve bir devletti… Laikti! Allah’ın indirdiği hükümleri reddediyor, sosyal hayatın yönetiminde asla kabul etmiyordu… Demokrattı! Allah’ın hükümlerinin yerine, halkın çoğunluluğun ve güçlü olup söz sahibi olanların hevâsına, isteklerine göre kanunlar yapıyorlardı… Yasama hakkı, Mekke müşrik ve kâfir halkının adına Büyük Millet Meclisi olan Daru’n-Nedve’ye aîddi… Daru’n-Nedve’de bulunan Millet temsilcileri, kanun koyucu idiler…

 

Hangi çağ olursa olsun, küfür cephesinde herhangi bir değişiklik olmamakta, çünkü “küfür, tek millettir!” Bütün çağların küfür cepheleri, inançlarıyla, uygulamalarıyla, yani ideoloji, teori ve pratikleriyle birbirlerinin aynısıdır… Egemenliği ellerine geçirdikleri ülkelerde, yasama hakkını insana aid kılmakta, insanı, insanların üzerine kanun koyucu yapmakta, helâl-haram, yani serbest-yasak sınırlarını tayin etmekte ve insanlara hükmetmekte hiçbir ortak kabul etmemekte, yetkinin tamamını kendilerinde görmekte, yasama hakkını, kendilerini yaratan Allah’a bile devretmek istememekte, bundan dolayı, Allah’ın kendilerini hidayet yoluna davet etsin diye gönderdiği Nebîleri ve Rasulleriyle savaşmaktadırlar… Yasama hakkı ellerinden gitmesin diye malları ve canlarıyla mücadele etmekte, bütün imkânlarıyla gayret edip direnmektedirler… İnsanlık tarihi boyunca küfür ve şirk cephesinde bulunanların değişmeyen karekteri bu idi ve bu cephede yer alanların karekterlerinde bir değişme olmadan ayrı şekilde devam etmektedirler…

 

Mekke şirk devletinin Büyük Millet Meclisi olan “Daru’n-Nedve’”de Millet vekilleri toplanmış, müşrik halkın adına yetkilerini kullanarak kanun yapmakta, yani yasama hakkının kendilerine aid oluşundan hareketle kanun koyuculuk görevlerini yerine getirmektedirler…

 

Onların bu yasama uygulamalarının bazısı, Rabbimiz Allah Azze ve Celle, yegâne hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan buyurmaktadır:

 

“O’nun üretip türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: ‘Bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır, dediler. Kendi ortakları için olan (pay) Allah tarafına geçmez, amma Allah’a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar!

 

Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helâke düşürmek, hem de kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için. Allah dileseydi bunu yapmazlardı. Sen, onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak.

 

Ve kendi zamanlarınca dediler ki: ‘Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları, bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez. (Şu) hayvanlarında sırtları haram kılınmıştır.’ Öyle hayvanlar vardır ki, -O’na iftira etmek suretiyle üzerlerinde Allah’ın ismini anmazlar. Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, cezalarını verecektir.

 

Bir de dediler ki: ‘Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aiddir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa, onlar da bunda ortaktırlar.’ Allah, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şübhesiz O, hüküm sahibi olandır, bilendir.

 

Çocuklarını, hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah’a karşı yalan yere iftira düzüp Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar, elbette hüsrâna uğramışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.” 7

 

Ayet-i Kerimelerde apaçık görüldüğü gibi, şirk devletin Millet meclisinde yetkili kılınan kanun koyucular, ülkelerindeki yönetilenler için hevâlarından helâller ve haramlar koymakta, bunu yasallaştırmaktadırlar… Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemekte ve O’nun Rasulünün uygulamasını kabul etmemektedirler…

 

Âlemlerin Rabbi Allah şöyle buyurdu:

 

“Biz, Rasullerimizden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik.”8

 

Ve yine buyurdu Allah Teâlâ:

 

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının, (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.”9

 

Ve müşriklere hidayet rehberi olsun diye gönderilen Rasulü (s.a.s.)’e şu emri veriyor Allah Azze ve Celle:

 

“De ki: Şübhesi ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Yalnızca bana sizin İlâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık Salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.”10

 

Âlemlerin Rabbi ve İlâhı, bir tek Rabb ve İlâh olan Allah Teâlâ’dır… O’ndan başka hak rab ve ilâh yoktur… İnsan kullarına yalnızca kendisine ibadet etsinler, yani hüküm konusunda yalnızca O’na itaat etsinler diye yaratmış ve kendisine şirk koşulmamasını emir buyurmuştur… İnsan kulları üzerinde ortaksız yasama hakkı yalnız ve yalnız Allah’ındır… Allah, “kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”11

 

Çünkü, kendisinden başka hak ilâh olmayan ve yasama hakkı yalnızca kendisine aid olan Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”12

 

“(Yakûb) dedi ki: ‘Hüküm, yalnızca Allah’ındır. Ben, O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.”13

 

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, doğru haberi verir ve O, ayırd edenlerin en hayırlısıdır.”14

 

“Haberiniz olsun, hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesab görenlerin en süratli olanıdır.”15

 

İnsan kullarını, yalnızca kendisine ibadet etsinler ve kendisine asla şirk koşmasınlar diye yaratan Âlemlerin Rabbi Allah, onların üzerinde yerde de, gökte de egemen olup yegâne kanun koyucudur!..

 

Laik-demokratik Mekke şirk devletinin Büyük Millet Meclisi olan Daru’n-Nedve’de bir araya gelen halkın temsilcileri olan vekiller, hevâlarından hareket kanun koyuculuk yapıyor, hevâlarını ilâhlaştırarak yasama hakkına sahib olduklarını iddia ediyorlardır… Bunun için yönettikleri Mekke halkı için bazı şeyleri haram, bazı şeyleri helâl kılacak, yan, serbest ve yasaklayan kanunlar yapıyor ve yürürlüğe koyuyorlardı…

 

Hâlbuki, her zamanda ve her mekânda insan kulları için kanun koyucu, hükmün bütünü kendisinin olan ve hükmünde, yani egemenlik ve yasamada asla ortağı bulunmayan Allah Teâlâ, insanlar arasında seçip kendisine vahyettiği Rasulü (s.a.s.)’e, şu hükmünü, insan kullarına bildirmesini emrediyordu:

 

“De ki: ‘Gelin size, Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.-Sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz.-Çirkin kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bununla size tavsiye (emr) etti. Umulur ki, akıl erdirirsiniz.

 

Yetimin malına, o, ergenlik çağına erişinceye kadar- o en güzel şeklin dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman- yakınınız dahi olsa- âdil olun. Allah’ın ahdine vefâ gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti. Umulur ki, öğüt alıp düşünürsünüz.’

 

Bu benim dosdoğru olan yolumdur. Şu hâlde ona uyun. Sizi, O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti. Umulur ki, korkup sakınırsınız.”16

 

“De ki: ‘Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim, ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzil ederim, ben müşriklerden değilim.”17

 

İnsan kulları üzerinde bütün yasama hakkının kendisine aid olan ve yasamada asla ortağı olmayan Allah Azze ve Celle, hükümlerini beyan eden Kitab’ı, yani Kur’ân’ı, en son Nebî ve en son Rasul olan Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e indirdi… Kur’ân’da, insan kullarının itaat etmeleri gereken emirlerini beyan buyurdu… İnsan kullarına düşen, olmazsa olmaz görev ise, Rableri ve İlâhları Allah’ın emirlerine itirazsız itaat etmektir…

 

Şöyle buyurur Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ:

 

“Sana da (ey Muhammed), önündeki kitab (lar)ı doğrulayıcı ve ona bir şahid gözetleyici olarak Kitab’ı(Kur’ân’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma.”18

 

“Şübhesiz, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için Biz sana, Kitab’ı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma.”19

 

“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevâlarına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için diye onlardan sakın.”20

 

Rasulü (s.a.s.)’e böyle buyuran Allah Teâlâ, diğer insan kullarına da şöyle emrediyor:

 

“Bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitab’dır. Şu hâlde ona uyun ve korkup sakının. Umulur ki, esirgenirsiniz.”21

 

Laik-demokratik Mekke şirk devletinin gerek müşrik halkı, gerekse müşrik yöneticileri, böylece Tevhid’e davet ediliyor ve şirk içinde olan atalarının hevâlarından oluşan bâtıl tağutî düzenden vazgeçip İslâm’a gelmeye, Kur’ân’ı hayat düstûru kabul etmeye çağrılıyorlardı…

 

Allah Teâlâ’nın inzâl buyurduğu vahiy, yani hayat kitabı Kur’ân-ı Kerim, Mekke laik-demokratik şirk devletinin yasama meclisini ve yasalarını Tevhidî ve çok şiddetli bir depremle alt-üst ediyor, Tevhid İnkılâbı gerçekleştiriyordu…

 

Gerek Rasulullah Muhammed (s.a.s.), gerekse yetkili muvahhid mü’minler, insanlar arasında Allah’ın indirdiği Kitab’ın hükmüyle hükmetmek üzere emrolunmuşlardı… Yalnız ve yalnız Allah’ın hükümleriyle hükmedilir… Allah’ın hükümlerinin dışında bâtıl, şirk ve küfür içinde olan kanun koyucuların yasalarıyla asla hükmedilemez… Tağutî yasalarla hükmeden, yöneten, yönetilen ve rıza gösterenler, durumlarına, inançlarına ve yapılarına göre şu hükmün içindedirler:

 

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanların tâ kendileridir.”22

 

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanların tâ kendileridir.”23

 

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanların tâ kendileridir.”24

 

Hak ile indirilen hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim, dini Allah’a has kılmayı, yani bütün hayatı Allah’ın hükümlerine göre düzenlemenin kulluk vazifesi olduğunu beyan buyurur:

 

“(Bu) kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah (Katın) dandır.

 

Şübhesiz, sana bu kitabı hak ile indirdik. Öyleyse sen de dini yalnızca O’na hâlis kılarak Allah’a ibadet et.

 

Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır.”25

 

“Oysa onlar, dini yalnızca O’na hâlis kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek namazı dosdoğru kılmak ve zakatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.”26

 

“Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen ve büyük bir ahlâk üzere olan” Rasulullah (s.a.s.)’e ve getirdiği vahiye iman ettiklerini iddia edenler, imanın gereği olan “dinleyip itaat etmek” amelini tam teslimiyet ile yerine getirip bu iddialarını isbat etmek mecburiyetindedirler… İsbatsız iman iddiası, kuru bir temennîden başkası değildir…

 

Laik-demokratik Mekke şirk devletini kabul edenler, Millet Meclisine vekâleten yasa koyucu gönderenler, hükümetin hükümlerine göre hayatı düzenleyenler, bu iddialarını asla isbat edemezler, tâ ki, bu inanç ve hâllerinden “Nâsûh tevbe” ile tevbe edip vazgeçmedikçe!..

 

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

 

“Hayır, öyle değil. Rabbine Andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.”27

 

Hangi çağ olursa olsun, küfür ve şirk cephesinin değişmez karekteri: Hakkı inkâr etmek, bâtılı savunmak ve hak taraftarlarına karşı eliyle, diliyle, malıyla ve diğer imkânlarıyla savaşmak!..

 

“Allah’dan başka hak ilâh yoktur. Sizin ilâhınız tek bir İlâh’dır.” Diyen Rasullere ve Onların izinden giden muvahhid mü’minlere karşı ayrı tepki ve aynı tavırla redd cephesini oluşturmuş, oluşturmaya da devam etmektedirler.

 

Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ, onlar için şöyle buyurmaktadır:

 

“(Kâfirler,) içlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dediler ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.

 

İlâhları, bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.’

 

Onlardan önde gelen bir grup: ‘Yürüyün, İlâhlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun, çünkü asıl istenen budur’ diye çekip gitti.”28

 

Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasul’e gelin’ denildiğinde: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. (Peki,) ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse?”29

 

“De ki: ‘Allah’ın dışında (ilâh diye) öne sürdüklerinizi çağırın. Onların, göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca bile (hiçbir şeye) güçleri yetmez. Onların bu ikisinde (göklerin ve yerin yaratılmasında ve yönetilmesinde) hiçbir ortaklığı olmadığı gibi, O’nun, bunlardan hiçbir destekçi olanı da yoktur.”30

 

“De ki: ‘Gördünüz mü haber verin, Allah’dan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitab yada bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin.’

 

Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine icâbet etmeyecek şeylere tapandan daha sapmış kimdir? Oysa onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.”31

 

O kâfir ve müşriklerin hiçbir tutarlı ve olumlu cevapları yoktu! Yalnızca aşırı öfke, kin ve düşmanlıkları vardı!.. Çünkü:

 

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilgilerini ve rahiplerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar, tek olan bir İlâh’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”32

 

Kendilerine, eşi, benzeri ve ortağı olmayan tek bir ilâh’a, yani Âlemlerin Rabbi Allah’a şirk koşmadan iman ve ibadet etmek emrolunmuşken onlar, siyaset adamlarını, yöneticilerini, bilim adamlarını, din adamlarını, onların helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram, yani Allah’ın hükümlerini bırakarak hevâlarından serbest ve yasak koyanlara itaat etmek ile onları kendilerine rablar, yani ilâhlar edindiler!..

 

Allah’dan başka, insan kulları için helâl-haram, serbest-yasak hükümleri koyucu, yani kanun koyucu hiçbir ilâh, rab, melik, makam ve merci yok iken, onlar, yöneticilerini, bilim adamlarını ve din adamlarını, onların hükümlerine itaat etmekle rablar ve ilâhlar edindiler…

 

“Huzeyfe b. Yemân (r.anhuma), İbn Abbas (r.anhuma) ve başkalarından da:

 

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de…” (Tevbe,9/31) ayetinin tefsirinde:

 

-Onlar, ahbarın ve ruhbanın, helâl ve haram kıldıkları şeylerde onlara uydular, dedikleri rivayet edilmiştir.

 

Süddî (rh.a.) der ki:

 

-Allah’ın Kitabı’nı arkalarına attılar ve insanlardan nasihat istediler.

 

O yüzden Allah (c.c.), ayetin devamında şöyle buyuruyor:

 

“Oysa onlar, tek olan bir İlâh’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar.” Yani, O Allah ki, bir şeyi haram kıldığında haram, helâl kıldığında helâl olur. Koyduğu her kurala uyulur ve verdiği her hüküm uygulanır.

 

“O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştuğu şeyden yücedir.” Yani, O ortaklardan, benzerlerden, yardımcılardan, zıdlardan, evlâdlardan, münezzehtir, pâk ve yücedir. O’ndan başka hiçbir ilâh,  O’ndan başka hiçbir ilâh, O’nun dışında hiçbir rab yoktur.”33

 

Ve İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a.)’in rivayet ettiği hadis-i Şerif!..

 

Adiyy b. Hatim, Rasulullah (s.a.s.)’in davetini duyunca Şam’a kaçtı. Adiyy, cahiliyye döneminde Hıristiyan olmuştu. Kızkardeşi, kavminden bazılarıyla birlikte esir alındı, sonra Rasulullah (s.a.s.), O’nu serbest bıraktı ve hediyeler verdi. O da, kardeşinin yanına gittiğinde O’nu, İslâm’a ve Rasulullah (s.a.s.)’in yanına gitmeye teşvik etti. Bunun üzerine Adiyy b. Hatim, Medine’ye geldi. Adiyy, Tayy kabilesinin reisiydi ve babası Hatim de cömertliğiyle meşhur Hatim-i Taî idi.

 

İnsanlar, aralarında Adiyy’in geldiğini konuştular. Adiyy, boynunda gümüşten bir haçla Rasulullah (s.a.s.)’in huzuruna girdi.

 

Rasulullah (s.a.s.), tam o vakit:

 

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de….” (Tevbe, 9/31)

 

Adiyy der ki:

 

-Onlar, onlara tapınmıyorlardı ki! Dedim.

 

Rasulullah:

 

“Tapınıyorlardı. Çünkü onlar, onlara haramı helâl, helâlı haram kılıyorlar, onlar da tabi oluyorlardı. İşte onları ibadeti budur.” Buyurdu.34

 

Bütün bu delillerden sonra apaçık anlaşılan şudur ki, dünyanın neresinde ve hangi çağda olursa olsun laik-demokratik ve gayr-ı İslâmî düzenlerde, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen, onları geçersiz kılıp yasaklayan ve hevâlarını ilâhlaştırıp Allah’ın yerine insan kullarının üzerine kanun koyucu olanlar, Allah’ın yasakladığını serbest ve serbest kıldıklarını yasaklar, yönettikleri vatandaşlarda onlara itaat edip tabi olurlarsa, orası, cahiliyye dönemindeki Mekke şirk devletinin tıpkısının aynısı hâline gelir…

 

İslâm’ın Mekke döneminde, Kitab ve Sünnet’in hükmü ne ise, onun benzeri hâline gelmiş yerlerde de hüküm aynıdır… Zamanın ya da mekânın değişmesiyle olay değişmeyip aynı devam ediyorsa, hükmü de aynı devam eder…

 

“(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden Sünnetidir. Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.”35

 

“Artık ey basiret sahibleri, ibret alın!”36

 

Dipnot

 

1- Dr. İsmet Polatcan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası- Gerekçeler, Anayasa Mahkemesi Kararları, Bilimsel Görüşler, İst. 1989, Sh.2.

 

2- Dr. İsmet Polatcan, A.g.e. S.h. 48.

 

3- Dr. İsmet Polatcan, A.g.e. Sh. 49- 50.

 

4- Dr. İsmet Polatcan, A.g.e. Sh. 52.

 

5- Anayasa Sözlüğü, Hzr. Prof. Dr. Hasan Eren- Doç. Dr. Hamza Zülfikar, Ank. 1985, Sh. 101.

 

6- Dr. İsmet Polatcan, A.g.e. Sh, 249- 253.

 

7- En’âm, 6/136- 140.

 

8- Nisa, 4/ 64.

 

9- Nahl, 16/ 36.

 

10- Kehf, 18/ 110.

Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul