19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / BİR ‘ÖZGÜRLÜK MANİFESTOSU’ OLARAK, GAZZE..

BİR ‘ÖZGÜRLÜK MANİFESTOSU’ OLARAK, GAZZE..

 


 

 


Gazze..

 

Müslümanların son yıllarında eylem bayrağı haline gelen ve yüz ağartan bir isim-şehir..

Bu şehir, 300 km²’lik bir dar alana sıkıştırılmış iki milyona yakın insanın yaşadığı bu şehrin üzerine En en vahşi ve barbar savaş anlayışıyla gönderilen en modern füzeler ve hava bombardımanları altında, kan ve ateş içinde yok edilmek istenirken bile, sadece kendilerinin değil, insanlık şeref ve haysiyetini korumayı şiar edinen her insanın ve toplumun özgürlük bayrağı halinde yükselen bir isim-şehir..

Evet, o, bir çağdaş barbarlığa karşı, insanlığı temsil ediyor.

 

Halbuki, daha önce, Haziran-1967’de yaşanan meş’ûm ‘6 Gün Savaşı’ndan beri pençesine düştüğü sionist İsrail rejiminin tam işgali altında yaşarken ve Batı Şeria’da ‘intifada/ intifâze’ eylemleri yükselirken, ilk yıllarda, Gazze’nin bu kadar uykudaymış gibi gözükmesinden yıllarca rahatsızlık duyuyorduk. Ama, sonra anlıyorduk ki, koza içi hayatı ve örgüyü tamamlamak için bir sessiz bekleyiş içinde imiş, Gazze..

 

İzzeddin Qassâm’ın yükselttiği bayrak da İslam bayrağı idi..

 

Nitekim, BM. Genel Kurul kararları gereğince, 1970’li yılların ortasından beri Filistin halkının uluslararası hukuk ve diplomasi karşısındaki tek legal temsilcisi sayılan ‘El’FETH’ kadrolarının benimsedikleri ideolojik yaklaşımlar gereği, kaçınılmaz olarak içine düştükleri‘yorgun savaşçılar’ durumundaki liderlerinin artın direniş ve mücadeleden vazgeçip, tâviz üstüne tâviz vererek ve muamelelerden çare bekleyen tavırlarla sürdürmeye çalıştıkları ‘Filistin’in kurtuluş ideali’ne bir yeni ruh ve yeni ayar yapmak şuûru içinde; Gazze, 1987 yılında, Şeyh Ahmed Yâsin ve arkadaşlarınca tesis edilen ve Şeyh İzzzeddin Qassâm’ın mücadele çizgisini esas alacak şekilde nurtopu bir mücadele organizasyonu çıkıyordu meydana..

 

Şeyh İzzeddin Qassâm,Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesi öncesindeki son 13-15 yılın canlı şâhidlerinden birisi olarak tarih sahnesinde yer alan ve bugün Lübnan sınırları içinde bulunan Trablus’lu bir lise öğrencisi iken..

1910’larda, Osmanlı’nın o zamana kadar yapmadığı şekilde, İttihad-Terakkîyönetiminin, hâkimiyeti altında yaşayan arab halklara türkçe konuşmayı da dayatmasına bir tepki olarak arab kavmiyetçisi tipinde protesto ve direniş hareketlerinin içinde yer almış bir aktivist idi.

 

Ama, genç İzzeddin’in bu hali, uzun sürmeyecekti..

Çünkü Osmanlı’nın dünya sahnesinden tarihin dehlizlerine atılmasından ve Filistin’in ingiliz işgaline geçmesinden sonra, özellikle, verilecek mücadelenin ancak sahih inanç temellerine dayanması gerektiğini idrak ederek, çalışmalarını o yönde geliştirecek ve 1936 yılında şehîd edilişine kadar, var gücüyle, Filistin Mes’elesi’nin, sadece İslamî bir temele oturtulması ve verilecek mücadelenin ancak inanç temellerine dayandırılması halinde uzun soluklu olabileceğine olan inancını kendi hayatında ve mücadelelerinde yansıtacaktı.

 

Selahaddin Eyyûbî’den bu güne bitmeyen bir savaş..

 

Filistin, Birinci Dünya Savaşı’nın son demlerinde, İngiliz güçleri komutanı General Allenby’nin Filistin’e ve Beyt-ul’Mukaddes’e, Kudüs ve Şam’a girmesi veSelahaddin Eyyubî türbesine gidip, ‘Kalk, ey Selahaddin, biz geldik!’diyerek oradaki sandukayı böbürlenerek tekmeleyip fiilî hâkimiyetini ilan ettiği yıllardan beri, emperyalist ve şeytanî güçlerin pençesinde..

O sırada, Filistin’deki Osmanlı Ordusunun kumandanı, alman generali Liman von Sanders idi ve ordunun komutasını M. Kemal’e devredip İstanbul’a dönmüştü. İlginçtir, hemen arkasından da M. Kemal Paşa, -onun hayatını tek taraflı olarak ve sadece öğerek yazanların yaptıkları te’viller esas alınırsa- ‘durumun, ancak kendisinin Harbiye Nâzırı (Savaş Bakanı) olmasıyla düzelebileceği’ kanaatiyle, artık son direnç noktalarında tutunmaya çalışan orduyu kendi başına bırakıp, İstanbul’a dönecekti.

 

Bu durumu fırsat bilen İngiliz emperyalizmi, henüz savaş devam ederken ve herhangi bir anlaşma/ andlaşma vs. sözkonusu değilken, alel-acele, dönemin İngiltere Hariciye Nâzırı (Dışişleri Bakanı) Arthur James Balfour’un, 2 Kasım 1917’de, yahudilerin Filistin’e göçedebileceğini açıklayan bir beyanname yayınlıyor ve böylece, 1897’de İsviçre- Basel’de Theodore Herzl tarafından açıklanan ve ‘bir ‘yahudi devleti kurulması’ idealinin adı olan sionizmin tesisinin henüz 20. yılında, sionist yahudi hareketine bir altın fırsat sunuyordu.

Ve, bu altın fırsat, 30 yıl sonra 1948’de de, iki bin yıl vatansız yaşamak zorunda kalan yahudilerin tarih sahnesine, bir vatan sahibi olarak çıkmalarının yolunu açıyordu.

 

Halbuki o dönemde de geçerli olan uluslararası hukuk prensipleri gereğince, bir toprağın işgalcileri, o yerin hukukî statüsünü değiştirmek hakkını haiz değillerdi. Ama, şimdi, Balfour, ‘başkalarının toprağını, başkalarına’ peşkeş çekiyordu.

Ve, sionist yahudi hareketi, arkasında ünlü ve zengin yahudi sermayedârlarının, kapitalistlerinin engin malî destekleri ile, Filistin’de, gelecekte bir yahudi devleti inşa etmek için her türlü entrika, terör, cinayet ve hile yolunu deniyordu..

*

‘Teröristlik’ten ‘devlet adamlığı’ kürsüne yol veren zâlim dünya düzeni..

 

Başlarında, -daha sonraları, sionist İsrail rejiminde Devlet Başkanlığı, Başbakanlık, Savunma ve Dışişleri Bakanlığı gibi makamlara gelecek olan- Chaim Veizmann, Menahem Begin, İzak (Yitzhak) Şamir, Yitzhak Rabin, Moşe Dayan gibi ünlü sionist yahudilerin bulunduğu, İrgun, Stern ve benzeri sionist terör örgütleri, hem Filistin’de, hem de dünyada, kendi ideallerine aykırı hareket edenleri sindiriyorlar veya imha ediyorlardı. Bir ‘silahlı sionist haydutlar çetesi’, dünyanın her tarafında bir terör ve korku rüzgarı estiriyordu.

 

Tabiatiyle, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin asıl suçunu yahudilerin üzerine yıkan Adolf Hitler’in liderliğindeki Nasyonal Sosyalist (Nazi) Partisi’nin iktidara gelmesi ve yahudi düşmanı /antisemitik bir siyaset izlemesi ve yahudileri toptan imha edilmesi gerekli görüp, yüzbinlerce ve belki milyonlarca yahudinin temerküz / toplama kamplarında toplaması ve onları ölüme terketmesi de, bu süreci daha bir ateşledi ve kaçacak- sığınacak yer olarak başka bir yer bulamayan yahudi kitleleri için Filistin, bir liman mesabesindeydi.

 

Ve, İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, bu süreç daha bir keskinleşecek ve Mayıs- 1948’de, Filistin topraklarında İsrail isimli bir yahudi devleti, eski Osmanlı vatandaşı David Ben Gurion aracılığıyla mevcudiyetini dünyaya ilan edecekti.

Ve, zor ve entrikaya dayalı olarak kurulan bu yeni devleti ilk tanıyan devlet olmak şerefini kazanabilmek için, Amerika ve Sovyet Rusya birbirleriyle yarışıyor ve onlardan sonra da, Türkiye Devleti, 30 yıl öncelerde asırlarca aynı vatanın sahibi olan müslümanların temsilcisi imiş gibi, bu zorbalık ve silahlı haydutlar çetesinin rejimini devlet olarak tanıyordu.

Ve tabiatiyle de, bitmeyen savaşlar başlıyacaktı.

 

Ancak, bu toprakların asırlarca sahibi olan Filistin’li müslüman halkın tepkisi nasıl şekillenecekti? Çünkü, bu halkın, hâkimiyeti altında 400 sene yaşadığı Osmanlı Devleti artık yoktu.. Ve yeni bir devlet de kurulamamıştı, Osmanlı’nın yerine..

Halk kitleleri organize değildi, silahları, orduları yoktu.. Hiç bir şeyleri yoktu..

Osmanlı enkazı üzerinde, bölgede oluşturulan yığınla -sözde bağımsız- müstakil- devletlerin herbirisinin başına da, emperyalist şeflerin kuklaları oturtulmuştu.

 

Böyle bir durumda, Filistin topraklarından kovulan, silah zoruyla, katliâmlarla, çaresizlik içinde başka yerlere gitmek zorunda kalan Filistin halkı tepkilerini nasıl sağlıklı olarak ortaya koyacaktı? Bir mücadele verilse bile, bunun metodunu ve uzun soluk isteyeceği açık olan bu mücadelenin nasıl şekilleneceği bilinmiyordu.

Sadece herkes, elindeki her imkanla karşı çıkıyordu.

Daha da olmazsa, düşman tarafına bir taş atarak..

 

Ve, devletsiz müslümanlar karşısında sionist İsrail’in varlığını ilân etmesi..

 

1948 yılında, Filistin’de bir yahudi devleti mevcudiyetini ilan ettiğinde, düzensiz ve eğitimsiz, gelişmiş silahlardan mahrum ordularla harekete geçen arab rejimleri, bir saldırıya geçecekler ve amma, komutanlarının birçoğu bile satın alınmış bu ordular yenilgiyle karşılaşacaklardı.

 

Ve, o savaşlarda, gönüllü halk güçleri olarak bir güç odağı daha vardı: ‘İkhwan-ul’Muslimiyn(Müslüman Kardeşler) Hareketi’..

Bu hareket, o savaşlarda en çetin ve kahramanca mücadeleleri vermiş ve binlerce, onbinlerce mensubları da şehîd olmuştu.

 

İkhwan’ın kurucu lideri Hasan el’Bennâ, bu savaştan iki sene kadar sonra Kral Faruk rejiminin aydınlatamadığı şekilde öldürülecekti.

Kral Faruk, 1952 Temmuzu’nda, General Necîb ve Albay Cemal Abdunnâsırliderliğindeki Hür Subaylar Hareketi’nce devrilecek ve yurt dışına sürgüne gönderilecekti. Tefessüh etmiş, çürüyüp kokuşmuş krallık rejimine de son verilecek ve sadece adı Cumhuriyet olan yeni bir sulta dönemi başlıyacaktı.. İlk planda, özellikle Cemal Abdunnâsır’ın İkhwan üyesi olduğu gibi bir iddia da topluma şırıngalanmıştı.

 

Ama, kısa süre sonra, Cemal Abdunnâsır da, en büyük mücadelesini İkhwan’a karşı vermek durumuna gelecek ve 1954 yılında ünlü İslam hukukçusu Abdulkadir U’deh’i Enver Sedat başkanlığında kurulan bir askerî mahkemede yargılatıp idâm ettirecek ve binlerce İkhwan üyesini de zindanlara dolduracaktı.

Bu zulüm, 1966’da da, büyük mücadele ve düşünce adamı Seyyid Qutb (Kutub)’un idâmıyla zirve yapacaktı.

 

Bu merhaleden itibaren, olanları, aşağı-yukarı daha yakından, şahsen takib edebildiğim kadarıyla ve hâfızâmda yer eden ana hatlarıyla aktarmaya çalışayım:

 

Müslümanlara karşı canavar kesilenler, sionizme karşı ise..

 

Nâsır’ın, 1967 Haziranı’nda, İsrail rejimine karşı büyük iddidalarla girdiği savaşta, korkunç bir mağlubiyet almasından sonra, ‘Artık hiç bir mücadele verilemez, Filistin gitti-gider..’ denildiği anda, Yâsir Arafat liderliğindeki El’FETH devreye giriyordu.

Ama, Ortadoğu’da güç dengesini değiştirme istidadı gösteren bu direnişin kırılması gerekiyordu.

Nitekim..

1970 Eylûlü’nde, ‘Kara Eylûl’ diye anılan denilen korkunç savaşta, Ürdün Kralı Huseyn eliyle, Batı Şeria’daki 30 bin kadar Filistinli katledildi.. (O zamanki Ürdün Genelkurmay Başkanı’nın Pakistan’dan kiralanan ve 1977’de de, yapacağı askerî darbeyle iktidarı ele geçirecek olan ‘İslamcı’ Muhammed Ziyâ’ul Haqq olduğunu ve onun da 1986’de, uçak kazası süsü verilen bir suikasdde hayatını kaybettiğini bu vesileyle hatırlayalım.)

Bu arada, 1968 yılında General Hasan el’Bekr ve (yeğeni) Saddam Huseyn Irak’da Baas ideolojisine dayalı, keskin bir ideolojik temeli olan bir askerî darbe ile iktidara geçmiş; bunu, General Hâfız Esed’in, 1969 yılında, yine Baas ideolojisi temeli üzerinde Suriye’de yaptığı askerî darbe ile iktidara gelmesi; ve onu da bir kaç ay sonra, Libya’da 27 yaşındaki bir teğmen olan Muammer el’Gaddafî’nin Kral İdris Sunûsî’nin iktidarına son vermesi takib etmişti.

 

Bütün bu iktidar değişimleri ve darbeler, aynı zamanda, Filistin Mes’elesi’ni çözemeyen arab halklarının yaşadığı utancın yansımalarıydı da..Ve, iktidara gelen bütün bu yeni güçler, Filistin Mes’elesi’ni bayrak edindiklerini gösteriyorlardı.. Ve tabiatiyle halk kitlelerini coşturan marşlar, nutuklar, bayraklar.. 

1952- 67 arasında hemen bütün arab halaklarını coşturan Nâsır ise, 1967 yılında aldığı ağır yenilgiden sonra, halk karşısına çıkamadan birkaç yıl daha sürdürdüğü iktidarını daha fazla taşımaya güç bulamamış ve kalbi, 1970 yılında durmuş ve yerine yardımcılarından Enver Sedat geçmişti.

 

1970-75 arası, İsrail rejimi için en çetin anlardı..

 

Arafat ve El’FETH ise, o dönemde, dünya konjonktürünün de gereği olarak, Filistin’deki mücadeleyi, -Amerikan emperyalizminin liderliğindeki kapitalist dünya, bir bütün olarak, bugün de olduğu gibi sionist İsrail rejiminin arkasında olduğundan- daha çok Sovyet Rusya ve o cenahın desteklediği diğer güç odaklarının yardımıyla yürütmeye çalışıyor ve dünya kamuoyunu şoktan şoka sürükleyen müthiş militarist eylemlerle dünyanın dikkatini Filistin Mes’elesi etrafında odaklanmaya zorluyordu.

Bu yüzden de, o mücadele, İslamî inanç temelleri yerine, dünyada o dönemde daha bir geçerli görülen marksist temeller üzerinde verilmeye başlanmıştı. Bu da, Filistin konusuna, -kapitalist ve komünist emperyalizmler arası- Soğuk Savaş döneminin neticesi olarak, müslüman halkların sıcak bakmasına engel oluyor ve ayrıca, Filistin halkının yüreğinde de geniş halk desteği şeklinde yer bulamıyor; uzun soluklu mücadeleler yerine, dünyayı hayrete düşürecek uçak kaçırma, bombalama ve emsali eylemler şeklinde kendisini gösteriyordu..

 

1972- Münih Olimpiyodları’nda sionist İsrail rejimi sporcularının kaçırılması bu eylemlerin zirve noktası idi. İsrail rejimi güvenlik güçleri de devreye girmiş ve dönemin İsrail başbakanı Golda Meir tarafından sporcuların hepsinin de kurtarıldıkları sevinçle açıklanmış, ama, birkaç saat sonra, kurtarma operasyonu sırasında bütün sporcuların, Filistinli eylemcilerle birlikte öldürüldüğü anlaşılmış ve dünya büyük bir şok daha yaşamış ve bu kanlı hadiseleri, gerilla savaşları, uçak kaçırmalar ve dev yolcu uçaklarının Lübnan’a kaçırılıp, yolcuları indirildikten sonra gecenin karanlığında ateşe verildiğini gösteren korkunç fotoğraflarla dünya kamuoyunun şoke edildiği yıllar takib etmişti.

 

Ve arkasından Lübnan’da patlak veren ve yıllarca sürüp, onbinlerin öldürülmesi ve Beyrut’un hemen tamamiyle harabeye dönmesine yol açan korkunç iç-savaşda, Filistin Mes’elesi’nin devamından başka bir şey değildi.

 

Ortadoğu’nun batakhanesi ve zevk merkezi olarak kabul edilen Beyrut’un ateşle imtihanı başlamıştı.. Bu çetin imtihan, marksist ve nasyonalist unsurları devre dışında bırakarak, mücadelelerini inanç temeli üzerinde sürdürenleri rakibsiz bırakmış, İslamî eğilimli grup ve örgütlerin etkinliği giderek daha bir yükselmeye başlamıştı.. Bu tarz mücadele, üstelik, geniş halk kitlelerinden, daha bir kolay destek sağlıyordu.

 

Diğer müslüman halklar, Filistin Mes’elesi’ni sadece arablara mahsus zannedip, sorumluluk duygusundan kaçarken; 1967 Savaşı’nın ağır yenilgisinin ağır şartları altında ezilen arab dünyası dev sosyo-psikolojik sancılariçinde kıvranırken; Ekim- 1973’de (Ramazan ayında) Mısır lideri Enver Sedat, İsrail’e ânî bir saldırı başlatıp, İsrail ordularını birkaç gün içinde  perişan ediyor ve Sina Yarımadası’ndan püskürtüyor ve İsrail rejimi de kendisini koruyabilmesi için atom bombası kullanmaktan başka çaresinin kalmadığını Amerika’ya bildiriyordu. İsrail rejiminin nükleer silahlara sahib olduğu da böylece anlaşılıyor;

Amerika da durumu Sedat’a bildiriyor ve o da ‘ateş-kes’i kabul ediyordu.

Arab dünyası ilk olarak kendisine güven duymaya başlar bir noktaya gelmiş; kendilerine ‘asla mağlub edilmez..’ diye propagandası yapıyan sionist İsrail rejiminin nasıl perişan edildiğini görmenin tatminiyle yeni hedeflere doğru yol almaya başlamıştı.

 

‘Bir elimde silah, diğerinde zeytin dalı.. Hangisini isterseniz!’ denilen günler..

 

Ve ilk kez olarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu El’FETH’i resmen muhatab kabul ediyor ve bu teşkilatın karizmatik lideri Yâsir Arafat’ı BM. Genel Kurulu’nda bir konuşmak yapmak üzere New York’a davet ediyordu. Ama, Amerikan Hükûmeti, Arafat’a, ‘uluslararası terörist’ olduğu gerekçesiyle vize vermiyor, bunun üzerine BM. Genel Kurulu, toplantısını İsviçre- Cenevre’de yapma kararı alıyor ve Arafat, bu toplantıya, başında ünlü kefiyesiyle çıkıp,  ‘Bir elimde zeytin dalı, diğerinde silah..  Hangisini isterseniz..’ diye başlayan ünlü konuşmasını yapıyordu.

 

O sırada, Suûdi Kralı Faysal liderliğindeki petrol zengini arab ülkelerinin başlattığı ve dünyayı derinden etkileyen ve İsrail’i destekleyen ülkelere petrol verilmemesini esas alan Petrol Savaşı büyük yankılar meydana getirecek ve bir yıl sonra, Faysal’ın, Suûd Hanedanı şehzadelerinden birisi eliyle öldürülmesiyle, bu savaş büyük çapta sonlandırılacaktı.

*

Arkasından da, Enver Sedat, 1977’de İsrail rejimini resmen ziyaret eden ilk arab ülkesi lideri olarak Tel-Aviv ve Kudüs’e geliyordu.

Bu, yeni bir siyasetin ilk işaretleriydi..

Ama, o sırada, İsrail rejiminin en güçlü destekçilerinden İran Şahı, yüzbinden fazla insanın hayatına mal olan halk hareketleri karşısında İran’dan kaçmak zorunda kalıyor ve İmam Khomeynî liderliğinde İran’da yönetimi ele geçiren İslam İnkılabı Hareketi’nin yöneticileri, Filistin’lilere destek vermeyi kendilerine temel siyasetlerden birisi olarak belirliyorlardı.

Ve Amerikan emperyalizmi de, dönemin Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ın baskılı çabalarıyla, Enver Sedat ve İsrail rejiminin Başbakanı ünlü sionist liderlerden Menahem Begin’i, 1979 Baharı’nda Camp David Andlaşması’nı imzalamaya mecbur ediyordu.

İlk olarak bir arab devleti, İsrail rejimini resmen tanıyor ve barış andlaşması imzalıyordu.

Muhakkak ki, o, bu ‘ihanet’ini, 1973 Zaferi’nin mimarı olması hasebiyle rahatça yapabilmişti. Ki, bunu daha önce Anadolu müslümanları da 1923’lerde, bir zaferle gelen bir ‘emperyalist siyasetlere teslimiyet’şeklinde yaşamıştı.

 

Emperyalist odakların alkışlarıyla, bir zafer’i ‘ihanet’le taclandırmak..

Enver Sedat’ın bu ‘ihanet’i karşısında, bütün arab rejimleri, Mısır’la diplomatik ilişkilerini kesiyorlar, Mısır’ı Arab Birliği’nden çıkarıyorlardı. 

Enver Sedat ise, kendi hareketini reel-politik gerekçelerle izah edip, kaçınılmaz olarak değerlendiriyor ve ‘15 seneye varmaz, bütün arab rejimleri de beni takib edeceklerdir..’diyordu. Sedat’ın dedikleri, gerçekleşmedi değil.. Hattâ, 15 yıl bile sürmeden.. 

 

Emperyalist mahfiller ise, bu ‘Camp David Andlaşması’tuzağını,  Sedat ve Menahem Begin’e Nobel Barış Ödülü verilerek taclandırılıyorlardı.

 

Ama, bu ‘ihanet’i affetmeyecek unsurlar da giderek şekilleniyordu..

Nitekim, 6 Ekim 1981 günü Enver Sedat,  başkent Kahire’de, 1973 zaferinin 8. yıldönümü törenlerini izlerken, Khâlid el’İslambulî isimli İslamcıçizgideki bir teğmen ve emrindeki bir kaç komando tarafından, birkaç saniye içinde gerçekleştirilen bir operasyonla öldürülüyor ve dünya büyük bir şok daha yaşıyordu.

Enver Sedat’ın yerini, hemen, yardımcılarından ve Hava Kuvvetleri Kom. General Husnî Mubarek alacak ve böylece, onun 30 yıl sürecek iktidarı başlıyacak ve ancak, büyük halk kitlelerinin ‘Arab Baharı’ denilen protesto dalgaları karşısında, 11 Şubat 2011’de istifa edişine kadar devam edecekti.

 

Enver Sedat’ın öldürülmesiyle, Mısır’ın İsrail yandaşlığının biraz frenlenebileceği de düşünülmüştü.. Ama, Husnî Mubarek Mısırı, tam bir teslimiyetçi çizgi izledi. Ancak, Filistin Mes’elesi, direniş şuûrunu yükseltmeye, İsrail rejimini tehdid etmeye devam edecekti.

Eylûl- 1982’de, İsrail rejimi de boş durmuyor ve Güney Lübnan’daki Sabra ve Şetila mülteci kamplarında yaşayan onbinlerce Filistinlinin üzerine Lübnanlı marounî hristiyan falanjistleri saldırtıyor ve savunmasız binlerce Filistin’li katlediliyordu.

Menahem Begin ise, o büyük soykırımı, ‘yahudi olmayanlar yahudi olmayanlarca öldürülmüştür ve bizim açımızdan önemli bir problem yoktur..’ diyecekti.

 

Bu katliâm ve ağır baskılar, mukabil dirençleri de geliştirecekti.

Nitekim, Beyrut’taki Amerikan ve Fransız askerlerinin kaldığı büyük binalara patlayıcı yüklü kamyonlarla yapılan saldırılarla, bir anda 260 kadar Amerikan ve 60 kadar da fransız askeri öldürülünce, Reagan Amerikası, Lübnan’dan geri çekilmek, kaçmak zorunda kalıyordu.

 

Ama, bunu 1983’de, Yâsir Arafat ve binlerceEl’Feth militanının da Batı dünyasına aid  gemilerle Lübnan’dan çıkarılıp, Tunus’a gönderildiği hazin gelişmeler takib edecek ve nice seçkin Filistinli liderler de sionist rejimin gizli polis örgütü olan MOSSAD eliyle gerçekleştirilen suikasdlerle öldürüleceklerdi.

 

1989’da, Tunus’ta toplanan Filistin Ulusal Meclisi, El’Feth’in tüzüğünün ilk maddesinde yer alan ‘İsrail’in yokedileceği’ni hedef edinen ifadeyi kaldırıyordu.

Bunu, Madrid ve Oslo’da El’Feth ile İsrail rejimi arasında Amerikan baskı ve kontrolünde  yapılan görüşmeler takib edecekti.

Ve nihayet, Clinton’un baskısıyla, İsrail rejimi başbakanı İtzak Rabin ve El’Feth lideri Yâsir Arafat arasında 20 Ağustos 1993 tarihinde  Oslo Andlaşması imzalanıyor ve böylece, Filistin topraklarının yüzde 30 kadarının Filistinlilere bırakılacağı vaad olunuyordu.

Ama, bu vaad bile, hiçbir zaman gerçekleşmiyecekti.

 

‘Uluslararası teröristlik’ten, ‘barış kahramanlığı’na geçişin traji-komikliği..

 

Gerçekleşen ise, bir diğer emperyalist yaldızlama oyunu idi..

Çünkü, Enver Sedat ve Menahem Begin’den 12 sene sonralarda, şimdi de Yâsir Arafat ve İtzak Rabin’e Nobel Barış Ödülü veriliyordu, 1994 tarihinde.. (Bu durumu, Ürdün Kralı Huseyn, bir karşılaşmasında, Arafat’a, ‘Yahu Ebû Ammâr, senin uluslararası teröristlikten, bir gecede uluslararası barış kahramanlığı mertebesine yükselişini hayranlıkla izliyorum..’ diyerek ironik bir şekilde dile getirecekti. Emperyalist dünyanın propaganda merkezleri böyle çalışıyordu.)

 

4 Kasım 1995 gecesi, İsrail rejimi başbakanı İzak (Yitzhak) Rabin, tam da, ‘Ben 27 yıl savaşlarda katıldım, neticede şunu anladım ki, bizim burada barıştan başka bir yaşama şansımız yoktur..’ diye konuşma yaptığı bir miting sonrasında, ‘kazanılmış topraklardan vazgeçtiği ve sionizm dâvâsına ihanet ettiği’gerekçesiyle, İgal Emir isimli bir fanatik sionist tarafından öldürülüyordu.

 

Sionist İsrail cebhesinde bunlar olurken, tabiatiyle, Filistin Mes’elesi’nde, tâviz ve uzlaşma yoluyla bir yere varılamıyacağı ve bir karış Filistin toprağının bile, silahlı zorbalara bırakılamıyacağını savunan İslamcı güç odakları da konularını halk kitlelerine daha kolay anlatmak imkanı buluyorlardı.. Nitekim, açılımı (Hareke-t-ul’Muqaveme-t-ul’İslamiyye’ olan/(HAMAS) örgütü etrafındaki İslamî Direniş Hareketi, daha bir güçleniyordu.

Ve 2006 yılında Filistin’in müslüman halkı arasında yapılan ilk seçimlerde HAMAS, yüzde 65’sini alırken, Filistin Mes’elesi’nde 40 senedir lider konumunda bulunan El’FETH ise, sadece yüzde 30 oy alabilmişti.. Geriye kalanı ise, küçük gruplara gitmişti..

Ama, bu tabloyu beklemeyen İsrail rejimi ve B. Amerika, hemen  bu seçim sonuçlarının kabul edilemiyeceğini, HAMAS’ın terör örgütü olduğunu ifade etmeye başladılar. Halbuki, bu rakamlar meselâ ters şekilde çıksaydı, o terör örgütü suçlaması gündeme gelmiyecekti.

 

Bir taraf inanç temeline göre savaş verirken; ‘reel-politik’le nereye kadar..

 

Filistin Mes’elesi’nin özü, Yahudilerin arz-ı mev’ûd, (vadedilmiş topraklar) inancında..

Asırlarca vatansız kalmış, sürgünlerde, getto’larda yaşamış, hristiyanlar tarafından mahalleleriyle, şehirleriyle birlikte ateşe verilmiş ve bütün bunları geçirilmekte oldukları imtihanın gereği olarak kabullenmiş yahudiler adına oluşturulan sionist idealleri uğruna her türlü saldırganlığı, barbarlığı, vahşiliği kendileri için bir hakk olarak gören sionist-yahudilerin, gerçekten de Tevrat’a mensubiyet ve bağlılık iddiaları ne kadar geçerlidir?

Üstelik, kendilerine asırlarca, ‘Onlar da Allah’ın kulları..’ olarak bakıp, bir saldırı olmadıkça, her insana ve canlıya merhametle bakmakla mükellef olan müslümanlara karşı bugün sergiledikleri- uyguladıkları korkunç barbarlıkların; kendilerine tarih içinde başkalarınca yapılan korkunç cinayetleri, terörleri, tedhişleri, sürgünleri, vatansızlıkları, acıları müslümanlara taddırmanın hiçbir insanî -ahlâkî izahı yoktur. O halde, Filistin halkından da, müslümanlardan da, kendilerinin bu saldırganlıkları sürdüğü müddetçe barış içinde birlikte yaşamak gibi bir bekleyişleri olmamalıdır.

 

El’FETH tarafı, bugün halâ, muamelelerden, uzlaşmalardan, tâvizlerden, meded umuyor olsa bile...

İsrail tarafı ise, zorla, işgal ve gasb yoluyla ele geçirdikleri topraklarda kendilerinden olmayanların, kendileri için devamlı bir tehdid unsuru oluşturacağının paranoid etkileriyle fırsat buldukları her durumda saldırıyor. Sırtlarını da Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve bütün NATO ve AB dünyasına dayıyarak..

Ama, bu durum, onlara bu saltanatlarının da birgün sona erebileceğini unutturmuyor. Üstelik, ‘Biz iki bin yıl öncelerdeki atalarımızın topraklarına yeni dönüyoruz..’ gibi laflara dünyada itibar edecek kimse yoktur herhalde..  Çünkü, iki bin yıl öncesinden hangi ülkenin hangi toprağı kalmıştır ki, yahudiler için de kalsın..

Kaldı ki, sionistiyle, anti-sionistiyle yahudilerin, 2000 yıl öncelere aid topraklar üzerindeki hak iddia edişlerine karşı, Filistinliler ve bütün müslümanlar da, bu topraklar üzerindeki haklarının binlerce yıl öncesinden beri oluştuğundan söz ediyorlar.

Şunu da belirtelim ki..

Gazze bugün, sadece Filistin müslümanlarının, bütün dünya müslümanlarının haklılığının, mazlumiyetinin, hakk uğrunda ne gibi bedeller ödenmesi gerektiğinin idrakini haykırıyor..

Her ne kadar Gazze’de verilen bu direnişlerin neticesiz olacağını, sadece reel-politik şartlara bakarak söyleyenler olsa da..

Ama, ne yapılması isteniyor?

 

‘Teslim ol, barış olsun..’ şeklindeki Roma Usûlü Barış’a,‘Evet!’mi?

 

Teslim mi olsunlar? ‘Teslim ol, barış olsun’ şeklindeki Pax Romana (Roma Usûlü Barış)

çağrıları bile yapılıyor.

Zafer kazanılmayacak savaştan kaçınılması gibi zâhiren aklî tedbirlerden bile sözediliyor.

Hangi zafer?

Yezid de Kerbelâ’da, Hz. Huseyn karşısında zâhirî ölçülere göre zafer kazanmıştı.

Ama, asırlar sonrasında kimin haklı olduğuna bakılınca..

Hangisinin hâtırâsı, insana şeref ve haysiyet bahşediyor?

Gazze’de de, fizikî ve fiilîaçıdan bakıldığında, sadece şu son Temmuz-Ağustos ayındaki İsrail rejimi saldırılarında bile, her taraf yerle bir olmuş, on binlerce insan yaralı, yüzbinler evsiz-.barksız, gıdasız, susuz, ilaçsız, hastanesiz; ikibinden fazla insan hayatını kaybetmiş..

Bu tabloya bakıldığında evet, Gazze yenilmiştir denilebilir.

Ama, bir insanın ruhunu, beynini teslim alamadıysanız, onun fizikî ve cismanî varlığını esir etmiş olsanız, ne yazar?

Galibiyet, düşmanın artık mücadeleden vazgeçmeyi kabullenmesiyle sağlanır.

Gazze ve Filistin halkı, aralarında birkaç aykırı ses çıksa bile, ruhen, aklen, kalben teslim olmaya, esaret zenciriyle kendi gönlünün rızasıyla bağlanmaya niyeti olmadığını ve bu mücadelenin, tek bir insan bile kalsa, sonuna kadar devam edeceğini ilan ediyor.

Ve yahudilerin bir (sion) vatan edinmek savaşı, 2000 yıl öncelerden beri devam ediyor idiyse;  müslüman halkın mücadelesi onların uzun tarih dönemlerine göre daha yeni başladı sayılır ve onlar gibi gerekirse ikibin yıl sürecek bir mücadeleyi de göze almış bulunduklarını ortaya koyuyor.

Zorla kabul ettirilen bir barışın, insanlık haysiyet ve şerefini ve adâlet duygularını garanti altına alamıyacağı açıktır.

Böyle olunca da, bugün Gazze’de bayraklaşan müslümanca dik durma mücadelesinin, yarın daha başka yerlerde de, bu modern çağın barbarlıkları karşısında dikilmeye devam edeceklerdir.

Zorbalık ve zulüm var oldukça, direniş ve cihad da olacaktır.

İnsanca, yiğitçe ölmek, elbette ki, esir ve köle olarak yaşamaya tercih edilir..

Gazze ve bütünüyle Filistin toprakları da, şuûrları açık her müslümanın varlığı da dünyaya bu mânâyı haykırıyor.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul