17 Ocak 2018 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / Lübnan Notları

Lübnan Notları

  
Ahmet Varol

übnan en çok ziyaret ettiğim ülkelerdendir. 2007 içinde toplam üç ziyaretim oldu. Geçtiğimiz Ekim ayında da iki kez ziyaret ettim. 26-28 Ekim tarihlerinde gerçekleştirdiğim ziyaretle Lübnan'a yaptığım ziyaretlerin sayısını ona tamamladım. Ancak geçen ay gerçekleştirdiğim birinci ziyaretin benim açımdan özel bir yeri ve anlamı vardı. Bu, aynı zamanda Lübnan içinde en geniş çaplı seyahat gerçekleştirme imkânı bulduğum ziyaret oldu. Ülkenin en güneyinden en kuzeyine geniş bir eksende dolaşma ve ülkenin karşı karşıya olduğu durum hakkında kapsamlı fikir edinme imkânımız oldu. Mübarek Ramazan ayına denk gelen bu seyahati kalabalık ve oldukça değer verdiğim bir ekiple gerçekleştirmem ise benim açımdan ayrı bir anlam ve önem taşıyordu. Bu yazımızda da söz konusu seyahatimizden biraz ayrıntılı bir şekilde söz etmek, gördüklerimizden ve görüştüklerimizden aldığımız bazı notları, edindiğimiz birtakım intibaları sizlere aktarmak istiyoruz. 
   İHH İle Lübnan'a 
   Bütün ihtiyaçlı halklara, zor durumda olan insanlara uzanan yardım köprümüz haline gelen IHH kendisiyle iftihar ettiğimiz önemli kuruluşumuzdur. Bu kuruluşumuz, Lübnan Siyonist işgal güçlerinin saldırısına uğradığı zaman hemen oraya ulaşmış ve ateş yağmurunun altında kalan insanlara yardım elini uzatmış, o insanlara en zor durumda oldukları sırada yardım dağıtmıştı. Savaşın bitmesinden sonra ise "artık ateş yağmuru sona erdi, bu insanların da yardıma ihtiyacı kalmadı" demeyip onlarla ilgilenmeye, yardım götürmeye, kalıcı hayır yatırımları yapmaya devam etti. 
   İHH Lübnan'da sadece işgal devletinin 2006 saldırısında mağdur edilenlere el uzatmakla yetinmeyerek bu devletin kuruluşuyla birlikte mağdur edilip yurtlarından çıkarılan mültecilerden Lübnan'a yerleşmiş olanlarla da doğrudan ilgilendi. Özellikle Nehru'l-Bârid mülteci kampının dağıtılması sebebiyle perişan edilen binlerce mülteciye sahip çıktı.
   Biz de geçtiğimiz Ramazan ayının son haftasında IHH'nın ekibiyle birlikte Lübnan'da idik. Hayırlı ve güzel hizmetlerini her zaman yakından izlediğimiz İHH ekibiyle daha önce Somali'ye bir ziyaretimiz olmuş, orada da hayırlı hizmetlerine şahitlik etmiştik. Ayrıca geçtiğimiz Kurban bayramında gerçekleştirilen kampanyada Uganda'ya gönderilen kurban ekibi içinde yer alma fırsatı elde ettik. 
   Değişen Ama Durulmayan Lübnan 
   Lübnan'ı her ziyaretimizde mutlaka önemli değişikliklere ve yeniliklere şahit oluruz. On dört yıl süren iç savaşa sahne olmuş, önemli bir bölümü üç yıl süreyle sadece güney bölgesi ise on sekiz yıl süreyle Siyonistlerin işgali altında kalmış. Dolayısıyla büyük bir yıkım ve tahribatın gerçekleştirildiği bir ülkenin böyle bir değişime zaten ihtiyacı vardı. Bu sebeple ilk ziyaretimizde yarıya yakın bir kısmı harabe veya en azından mermi izleri taşıyan Beyrut'la bugünkü Beyrut'un çok farklı olduğunu söylemek mümkündür. 
   Ne var ki değişim ve yenilenme bir türlü Lübnan'ı huzur ve istikrara kavuşturamadı. Huzursuzluğun ve kargaşanın tek sebebi sürekli işgalci Siyonistlerin tehditleriyle karşı karşıya olması değil. Kendi iç dünyasında da tam bir siyasi ve toplumsal uzlaşmaya kavuşamadı. Böyle olması ülkenin, fitne ateşini eski yangının küllerinin altında muhafaza etmesi anlamına geliyor. Bu da potansiyel bir tehlikenin sürekli saklı kalması demektir. Bunda Lübnan'da fitne ateşinin tümüyle söndürülmesini kendi hesaplarına uygun görmeyen birtakım dış güçlerin yönlendirdiği olumsuz gelişmelerin büyük rolü olduğu biliniyor. 
   Son dönemde yaşanan birtakım siyasal kargaşalar, bazı söylentilerin veya yorumların da önünü açan gelişmeler olmuş. 1989 Taif Anlaşması'nda güneyde işgalci Siyonistlere karşı savaş veren İslâmî Direniş (Hizbullah'ın askerî kanadı) dışındaki bütün silahlı güçlerin dağıtılması ve ellerindeki silahların toplanması kararlaştırılmıştı. Anlaşmanın uygulanması safhasında bu gerçekleştirildi ve silahlar genellikle toplandı. Şimdi bütün herkesin yeniden silahlandığı iddiaları Lübnan'ın geneline yayılmış. Bu kadar geniş çaplı bir silahlanma olduğunu pek tahmin etmiyoruz. Ama böyle bir söylenti toplumun bütün kesimlerinde endişe oluşmasına ve tedbir alma ihtiyacı doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden özellikle örgütsel yapılanmaların içinde olanlar kuvvetli ihtimalle, "ya bir de 1989 öncesi duruma dönülürse biz ne yapacağız?" diyerek silahlanma ihtiyacı duyuyorlardır. 
   Silahlanma söylentileri devlet mekanizmasında da ciddi endişelere sebep olmuş. Bu yüzden Lübnan'da yavaş yavaş bir olağanüstü hal havası her tarafı kuşatıyor. Geçen yılki ziyaretimizde gece yarısında bile rahatça dolaşabildiğimiz Beyrut'ta, Nehru'l-Bârid olaylarının yaşandığı Haziran 2007'de gerçekleştirdiğimiz ziyaretimizde daha gecenin ilk saatlerinde en işlek caddelerden birinde nöbet tutan askerler tarafından kimlik sorgusundan geçirilmiştik. Yine aynı ziyaretimizde sabaha doğru kalkacak uçağımıza yetişmek için gece geç vakitlerde havaalanına giderken aracımızın durdurulması ve valizlerimizin özel yetiştirilmiş köpeklere koklatılması zorumuza gitmişti. Son ziyaretimde de askerler beni havaalanına götüren aracı hemen havaalanı yakınında durdurup paspaslarının altına bile bakmışlardı. 
   Bütün bunlar Lübnan'da yeniden korku ve endişe havasının hâkim olduğunun habercileri. Böyle bir havadan kaynaklanan söz konusu uygulamalar ise turistik hareketliliği son derece olumsuz etkileyecektir. Nitekim son seyahatimde İstanbul havaalanından çıkarken x-ray cihazından geçmek için bayağı sıra beklediğim halde Beyrut havaalanından çıkarken x-ray cihazlarının birçoğunun durdurulduğunu, sadece birileri geçerken çalıştırıldığını müşahede ettim. 
   Siyonist Saldırganlıktan Geriye Kalan Yıkımlar 
   İHH'nın oluşturduğu ekiple birlikte gerçekleştirdiğimiz ziyarette otele yerleşip biraz dinlendikten sonra ilk olarak Beyrut'ta, Siyonistlerin 2006 yazında gerçekleştirdikleri saldırıda hedef alınıp tahrip edilen yerleri gezdik. Gördüğümüz manzaralar Siyonist vahşetin gerçek kimliğini gözler önüne seriyordu. Buraları gezerken bize rehberlik edenler Siyonistlerin son saldırılarında attıkları mermileri ve bombaları mümkün mertebe boşa harcamamaya çalıştıklarına, bu yüzden hedef aldıkları yerlere ağır zayiat verecek taktiklere başvurduklarına dikkat çektiler. Gördüklerimiz de bu söylenenleri doğruluyordu. Ama zayi verdirmekle amaçladıkları karşı tarafın askerî gücünü yıpratmak değil. Hedefteki bölgede yaşayanların tümünü, kundaktaki bebeğinden yatağından kalkamayan hastasına kadar hepsini düşman addedip imha etmek. Saldırılara hedef olan binalardan bazılarının duvarlarındaki deliklerin ne olduğunu sorduğumuzda öğrendiklerimiz Siyonist vahşetin bu stratejisini daha net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bu deliklerden işgalcilerin attığı bazı roketler girmiş. Ama bu roketler öyle düzenlenmiş ki duvara değdiğinde patlamıyor, duvarı delip içeri girerek binanın içinde patlıyor. İşgalci Siyonist attığı roketin boşa gitmemesi konusundaki hesabı işte böyle yapmış. Duvara değip patladığında belki can kaybına yol açmayacak. Ama Siyonist vahşet buna razı olmamış ve roketin içeri girip kundaktaki bebekten yürümekte zorlanan dedesine kadar bütün aile efradını yok etmesini istemiş. 
    Sığınaktakilerin İmhası 
   İşgalcilerin saldırıları sonucu harabeye çevrilen yerlerde insanların parçalanıp dağılmış giysilerini, okul çağındaki çocukların etrafa saçılmış eşyalarını görmek yürekleri parçalıyordu. Ama saldırıya hedef olan bir yer hakkında öğrendiklerimiz işgalci Siyonistlerin vahşet ve saldırganlıktaki sınır tanımazlıklarını teşhis açısından son derece düşündürücüydü. Gördüğümüz yerde hedef alınmış bina sadece yıkılmamış, bodrum katlarına ve temeline doğru derinlemesine bir çukur açılmıştı. Sebebi ise hedef alınan apartmanın bodrumunda sığınak olmasıymış. Demek ki işgalci Siyonistlerin Beyrut içine yerleştirdikleri ihbarcılar o apartmanın bodrumunda sığınak olduğunu bildirmişler ve işgalcilerin uçakları bu apartmanın altındaki sığınağın tamamen tahrip edilmesi, bir tek kişinin sağ çıkmaması için arka arkaya bombalar ve füzeler atmışlar. Sonuçta apartman tamamen yıkıldığı gibi bodrum katları da birbirine yapıştırılarak söz konusu çukur oluşturulmuş. Böylesi bir saldırıya maruz kalan sığınıktan bir insanın sağ çıkması ihtimali de zaten yok. Nitekim oraya sığınan, geneli çocuk ve kadın 35 kişiden tek kişi sağ çıkmamış. 
   Acaba insanlık, kendilerini "uluslar arası toplum" olarak nitelendiren güçler ve muhtelif insan hakları kuruluşları Siyonist işgal devletinin bu saldırgan politikasını sorgulama ihtiyacı duyuyorlar mı? Sorgulamayı bırakın, Siyonist işgal güçlerine hizmet eden medya organlarının karartma politikası sebebiyle birçoklarının böyle bir saldırıdan haberi bile olmadı. Haberleri olanlar ise gündemlerine almamayı tercih ettiler. Siyonistleri saldırganlıkta bu derece cüretkâr yapan da zaten bu vurdumduymazlık değil midir? Siyonistlerin vahşet ve saldırganlıkta sınır tanımazlıkları artık iyice ortada. Buna sınır koyacak, insanlığın tavrı ve duyarlılığı olacaktır. 
   Güneye Doğru 
   Ziyaretimizin ikinci gününde Lübnan'ın güneyine doğru yola çıkıyoruz. Beyrut'un güneyinden itibaren artık Güney Lübnan sayılır ve buralar sürekli Siyonist işgalcilerin tehditleriyle karşı karşıya olmanın sıkıntısını yaşıyor. Güney Beyrut, yurtlarından çıkarılmış Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarının yoğun olduğu bölgedir. Bu kamplara yerleştirilen mülteciler oldukça zor şartlarda hayatlarını sürdürmek zorundalar. Ünlü Sabra, Şatilla ve Burcu'l-Beracine mülteci kampları bu bölgede yer alıyor. Ben daha önceki ziyaretlerimde buralara gitmiş, ahalisiyle sohbet etmiş, içinde bulundukları hayat şartları hakkında bilgi edinmiştim. Bu kez mülteci kamplarının içine girmeyerek sadece kenarından geçtik. Güney Lübnan'da yoğun bir programımız olduğundan ve akşam iftardan sonra yeniden Beyrut'a dönmemiz gerektiğinden ziyaret planına alınan yerlere doğru hareket etmemiz gerekiyordu. 
    Nebatiye'ye Sağlık Merkezi 
   Güneye doğru ziyaret programımızın ilk durağı İHH'nın güzel bir hayır hizmeti gerçekleştirdiği Nebatiye şehriydi. Burada IHH'nın yardım ve destekleriyle bölgenin ihtiyaçlı insanlarına hizmet amacıyla bir sağlık kliniği kurulmuş. Biz de bu kliniği ziyaret ettik. Oradaki hizmeti organize edecek olanların söylediklerine göre sağlık kliniği bölge için en iyi düşünülmüş hizmet türünden. Çünkü şehrin çevresinde bulunan köylerde ikamet eden çok sayıda ihtiyaçlı aile var ve bunların genelinin herhangi bir yerden sağlık sigortaları, güvenceleri yok. Bu ailelere ücretsiz ya da sembolik ücretlerle sağlık hizmetleri verilmesi onların bu alanda kendilerini hizmet güvencesi içinde hissetmeleri açısından büyük önem arz ediyor. 
   Kurulan sağlık kliniğindeki görevliler şehirde ve civardaki tüm köylerde ikamet eden ihtiyaçlı ailelerin tespitini yaparak haklarında kayıt dosyaları oluşturmuşlar. Bu kayıt dosyalarından yararlanılarak onlara söz konusu klinikte gönüllü sağlık hizmetleri verilecek. Bizim ziyaretimiz esnasında kliniğin gerekli tüm malzemeleri yerleştirilmiş ve hizmete açılış için hazır hale getirilmişti. Oraya yaptığımız ziyaretin bir amacı da zaten bu kliniğin açılışına iştirakti. Ziyaretimizde kliniği de gezerek yerleştirilen araçlar, kurulan düzen ve verilecek hizmetin mahiyeti hakkında bilgi aldık.  
    Siyonistlerin İşkence Merkezinde 
   Nebatiye'de sağlık kliniğini gezdikten sonra güneydeki gezi programımızın bir sonraki durağı olan el-Hıyam esir kampına gittik. Burası tabii ki artık bir esir kampı değil, sadece bir müze. İnsanî değerlere saygıya önem verenlerin Siyonist vahşeti tanımaları için açık tutulan bir müze. 
   el-Hıyam kampı Fransız işgalcilerce askerî üs olarak kurulmuş. Siyonistlerin bölgeyi işgal etmelerinden sonra ise esir kampına dönüştürülmüş ve 18 yıl boyunca bu amaçla kullanılmış. İşgalci Siyonistler açısından esir kampı aynı zamanda bir işkence merkezi anlamına geliyor. 2000 yılında onların bölgeyi terk etmek zorunda kalmaları üzerine kamp Siyonist vahşetin insanlığa tanıtılması amacıyla müzeye dönüştürülmüş. 2006 yazında gerçekleştirdikleri saldırılarında Siyonistler geriye bıraktıkları kirlerinden birini, önemli bir ayıplarını temizlemek amacıyla burayı bombalamış ve önemli bir kısmını tahrip etmişler. Ama ayakta kalan bölümleri bile Siyonist işgalcilerin gerçek kimliklerini ve onların işkencedeki uzmanlıklarını tanıtmaya yetiyor. 
   Bizi dört yıl esir kampında tutulmuş ve Siyonistlerin muhtelif işkencelerine maruz kalmış şimdi de müze görevlisi olarak çalışan Ebu Ali gezdirdi. Ebu Ali gerek kendisine ve gerekse esir kampında tutulan arkadaşlarına uygulanan işkenceleri suç aletlerini de göstererek anlattı. 
Siyonistin F tipi hücresinde yatma imkânı bile yok. Bir kişi dimdik ayakta durduğu zaman ancak sığabiliyor. Koğuş bölümlerinde ise ranzalar birbirine yapışık vaziyette. Ebu Ali diyor: "İşte böyle bir hücrede insanları günlerce tutuyorlardı. Şu gördüğünüz direk elektrik direği değil. İşkence direği. Tutsakları kışın soğukta çırılçıplak bir vaziyette bu direğe bağlıyor, sonra omuzlarından aşağıya bir buz gibi soğuk su bir sıcak su dökerek işkence ediyorlardı. Şu gördüğünüz metal sandık ise işkence sandığı. Tutsakları tekmeleyerek bu sandığa tepiyorlardı. Gördüğünüz gibi bir insan içine girip çömeldiği zaman kafası sandığın tavanına değiyor. İşgalci asker işkence edeceği tutsağı buraya tıktıktan sonra eline bir demir çubuk alıp üstünden dank dank vurarak saatlerce ses işkencesi yapıyordu." Bunun gibi daha nice işkence uygulamasından söz etti ve bütün bu işkencelerde kullanılan aletleri gösterdi.
   UNIFIL Askerleriyle İşgalci Askerlerin Arasında 
   el-Hıyam esir kampında Siyonist vahşetin kimliğini biraz daha yakından tanımamıza imkân veren işkence aletlerini ve mekânlarını gördükten sonra güneye doğru devam ederek sınıra kadar geldik. Ama burası Lübnan - İsrail sınırı değil. Sınırın öte tarafı da İslâm beldesi. İsrail orada sadece işgalci. Siyonistlerin oraları 1948'de işgal etmiş olmaları oralardaki gayrimeşru hâkimiyetlerini meşru hâle getirmez. Sınırın bir tarafında işgalci Siyonist askerler diğer tarafında ise BM adına gönderilmiş UNIFIL askerleri var. İşgalci askerler kendilerini kocaman barakaların içine kapatmışlar. Kafalarını değil ellerini bile dışarı çıkarmaktan çekiniyor, dışarıyı küçük pencerelerden gözetliyorlar. Bazı arkadaşlarımız Filistin'deki çocukların yaptığı gibi "şeytan taşlama" işi yaparak Siyonist işgale karşı nefret duygularını ifade etmek istediler. Özellikle el-Hıyam işkence merkezinde gördükleri ve duydukları bu nefretlerinin tazelenmesine sebep olmuştu. Ama "atılan taşlarla sadece barakaları dövmüş olacağız" düşüncesiyle vazgeçtik. 
   Harabeye Çevrilen Bintu Cubeyl 
   Bintu Cubeyl, Siyonist işgalcilerin 2006 yazında gerçekleştirdikleri saldırılarında ismini en çok duyduğumuz şehirdi. Bizim de güneyde sınır boyunca ilerlerken bir sonraki durağımız burasıydı. Siyonist saldırganların 2006 saldırılarında bombalarını ve roketlerini boşa harcamamak için izledikleri stratejinin geriye bıraktığı manzaraları burada da gördük. Şehrin epey bir kısmı harabeye çevrilmişti. İşgalci saldırganlar askerî bir savaş değil katliam, yıkım ve mümkün olduğunca büyük miktarda zarar verme amaçlı saldırılar gerçekleştirmişler. Saldırılarında hedef gözetmemiş değiller. Aksine gözetmişler. Ama hedefleri insanlar olmuş. Lübnan tarafında yaşayan tüm insanları savaşın karşı tarafı addederek tümüne zarar vermeye çalışmışlar. Ama ne kadar ilginçtir ki uluslar arası güçler, onların hizmetindeki medya organları ve onların etkisinde kalan insanlar her zaman "sivil - asker" sorgulaması yaparken Siyonistlerin bu tutumlarını hiç gündemlerine bile alma ihtiyacı duymuyorlar. 
   Kanlara Boyanan Kana 
   Bintu Cubeyl'den sonra Siyonistlerin iki kez katliam gerçekleştirdikleri Kana'ya gittik. Önce birinci katliamın gerçekleştirildiği mekânı ziyaret ediyoruz. Burası bir BM sığınağı imiş. Yanında da yine BM askerlerinin ibadet yapabilmesi için kilise inşa edilmiş. İşgal devletinin uçakları Kana semalarında ateş bulutları oluşturmaya başlayınca civardaki insanlar daha güvenli olacağı beklentisiyle BM sığınağına toplanmışlar. Ama Siyonistler de bu kadar insanın bir araya toplandığının haberini alınca fırsatı kaçırmamak istemiş ve özellikle o sığınağı bombalamışlar. Çoğu kadın ve çocuk 103 kişi katledilmiş. Katledilenlerin bazıları da kiliseye sığınmışlarmış ve işgalciler o kiliseyi de hedef alarak yerle bir etmişler. Ama civardaki diğer binalara bir şey olmamış. Bizimle beraber dolaşarak bilgi verenlerden biri: "Şu binada oturan aileden dört kişi buraya sığınmıştı ve hepsi de katledildi" dedi. Sığınağın hemen yanı başında bulunan bina yerinde duruyor. Ama BM sığınağına sığınanlardan bir tek kişi sağ kalmamış. İşgalci Siyonist devletin o zamanki başbakanı Şimon Peres yanlışlık yapıldığını iddia etmişti. Nasıl yanlışlık yapılıyor ki civardaki binalara bir zarar gelmezken, BM sığınağına arka arkaya bombalar ve roketler atılarak tüm sığınanlar imha ediliyor. Bosna-Hersek'teki Srebrenitza katliamına çok benziyor. 
   Sonra ikinci katliamın gerçekleştirildiği yeri ziyaret ediyoruz. O da birinci katliama ve Beyrut'ta altında sığınak bulunan apartmanın bulunduğu yerde bir çukur oluşturulması suretiyle gerçekleştirilen katliama çok benziyor. İşgal devleti uçakları Kana şehri semalarında gece yarısı tehdit uçuşları yapmaya başlayınca bir mahallede insanlar, yeni yapılmış ve altında sığınak bulunan bir binaya toplanıyorlar. Az sonra uçaklardan atılan roketler ve bombalar özellikle bu binayı hedef alıyor ve bütün bina tahrip ediliyor. Gece boyunca tehdit uçuşları ve saldırılar devam ettiğinden kimse dışarı çıkamıyor. Sabah gittiklerinde söz konusu binanın yıkıntılarının arasından sadece cesetleri çıkarıyorlar. O zaman ekranlara yansıyan görüntülerden hatırlanacağı üzere yıkıntıların arasından küçük bir bebeğin cesedi ağzında emziğiyle birlikte çıkarılmıştı. Ziyaret ettiğimiz yerde yürekleri parçalayan o görüntü duvara asılan fotoğrafların içine konmuştu. 
    Bu Kez Kuzeye Yolculuk 
  Ziyaretimizin üçüncü gününde Lübnan'ın kuzeyine doğru, Trablus şehrine bir yolculuk yaptık. Şehre vardığımızda önce Fethu'l-İslâm örgütünün hedef alınmasına dair senaryoyla askeri operasyona maruz bırakılan, büyük bir bölümü yıkılan ve içinde oturanların tümü tahliye edilen Nehru'l-Bârid mülteci kampını dıştan ziyaret ettik. Kampın içine girilmesine ve gerçekleştirilen saldırının geriye bıraktığı manzara hakkında yakından inceleme yapılmasına izin verilmiyordu. Ama dıştan görünenler de gerçekleştirilen saldırının ne boyutlarda olduğu hakkında yeterince fikir veriyordu. 
   Nehru'l-Bârid'in tahliye edilmesinden sonra dışarıya atılan 35 bin Filistinliye, söz konusu operasyonu gerçekleştiren Lübnan hükümeti sahip çıkmamış ve "kendi başınızın çaresine bakın" demişti. Filistinli mülteciler, çeşitli zorluklarla karşı karşıya olmalarına rağmen yine de birbirlerine el uzatmışlar ve 25 bin mülteci Trablus'taki ikinci mülteci kampı olan Beddavi'ye yerleştirilmişti. Biz daha sonra bu kampı ziyaret ederek mültecilerin birbirlerinin yaralarını sarmalarına şahit olduk. Ama karşılaştığımız manzara gerçekten yürekler acısıydı. 
   İHH bu kampta Ramazan'da sıcak yemeğin dağıtıldığı bir aşevi kurmuştu ve ilgilenenler böyle bir aşevi kurulmasının çok faydalı olduğunu dile getiriyorlardı. Yine İHH'nın öncülüğünde düzenlenen, sunuculuğunu Ümit Sönmez beyin yaptığı ve mültecilerin yetimlerine sahip çıkmayı hedefleyen canlı yayın programımız da bu kamptan yayınlandı.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul