19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / CİHAD VE BARIŞ PEYGAMBERİ

CİHAD VE BARIŞ PEYGAMBERİ

 

 

                                   

 

                                                                                 
 
                                                                                  

 

 

 

İslâm, Dünya-Ahiret Dengesinin İyi Kurulmasını Emreder

 

Din: Dünya ve Ahiret saadetini temin için Allah tarafından konulan, Peygamberleri vasıtasıyla kullarına tebliğ edilen, inanç, ibadet, ahlak ve hayat nizamıdır. İslâm, ilk, son ve tek ilahî dindir. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın dini de; Hz. Muhammed Mustafa’nın dini de İslâm’dır. Bütün Peygamberler aynı iman esaslarını tebliğ etmişlerdir.

 

Dünya-Ahiret dengesine büyük önem veren İslâm, biri lehine diğeri aleyhine bu dengenin bozulmasını hoş karşılamamıştır. Müslüman, hem dünyanın imarına, hem ahiretin imarına taliptir. İslâmî yaşayışı ile ve dünyada kurduğu veya kuracağı İslâm Medeniyeti ile ahiretini kazanacaktır. Cennet’e talip olan Müslüman, yaşadığı her yeri elinden geldiği kadar Cennet’e çevirmekle yükümlüdür. Müslüman huzur, barış, mutluluk, adalet, hürriyet ve hoşgörü adamıdır.

 

Müslümanlar; ne hristiyanlar gibi sadece ruhanî, mistik bir hayat anlayışına, ne de yahudiler gibi sadece maddeci, materyalist, pragmatist bir dünya görüşüne sahiptir. İslâm; ruh ile maddenin birleştiği, hem maddî hem manevî hayatın önemsendiği bir hayat anlayışıdır. Ahiret yurdunu talep etmekle yükümlü olan Müslüman, dünyadan da nasibini unutmayacaktır: “Allah’ın sana verdikleri ile Ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma.”[2]

 

İslâm Ana Kaynaklarıyla Tanınmalıdır

 

İslâm’ı Kur’an ve Sünnetin ışığında anlamak, Kur’an ve Sünnet ölçüleriyle tanımak ve tanıtmak zorundayız. Kur’an ve Sünnet çerçevesinde değerlendirmeyi bir yana bırakıp İran ve Libya gibi bazı ülkelerde veya bazı bölgelerde yaşanan İslâm’ı daha doğru ifade ile “gerçek anlamıyla yaşanmayan” İslâm’ı ölçü kabul etmek, bu bulanık fotoğrafı göz önünde bulundurarak İslâm’a çatmak gerçekleri çarpıtmaktan başka bir şey değildir.

 

Hiç kimsenin İslâm’ı olduğundan farklı gösterme, karalama veya değiştirme hakkı yoktur. Hiçbir merci İslâm’ı çarpıtma, birilerine şirin gösterme yetkisine sahip değildir. Allah’ın Kitabı önümüzde, Allah Resûlü’nün hadis-i şerifleri elimizdedir. Uygulanması emredilen İslâm, ana kaynak Kur’an ve Sünnet’te bildirilen, Asr-ı Sadette yaşanan İslâm’dır.

 

İslâmî emirler doksan dokuzluk bir tesbihin taneleri gibidirler. Hepsi aynı derecede,  aynı konumdadırlar. İlmî bir gerekçe olmaksızın birini diğerine tercih etmenin anlamı yoktur. İslâmî emirler birbirlerini tamamlamaktadır. Kur’an ayetleri arasında bütünlük, tutarlılık ve uyumluluk mevcut olup âyetler arasında kesinlikle hiçbir çelişki, tutarsızlık ve eksiklik bulunmamaktadır.

 

Cihad Kavramı Çarpıtılmamalıdır

 

Günümüzde yaşanan kavram kargaşasında kasıtlı ye da bilgisizce pek çok kavram ve terimin içi boşaltılmış, birçok kavram ve terime yanlış, eksik, çarpık anlamlar yüklenmiştir.

 

Cihad kavramı da bunlardan biridir. İslâm literatüründe Cihad; ülkeler fethetmek, yeni toprak kazanmak, anarşi, terör, fitne ve fesat sayılabilecek eylemler ortaya koymak, ideolojik bir mücadele peşinde olmak değildir. Masumların kanını akıtarak, tehdit, korku, terör ve şantaj vasıtalarıyla, çete ve mafya anlayışıyla yapılan kanlı mücadele cihad değildir.

 

Cihad: bütün gücünü Allah yolunda harcamak, Allah’ın adını yüceltme uğrunda gönülden ve içtenlikle İslâmî anlamda mücadele etmektir. İslâm Medeniyetini nefisden ve aileden başlayarak bütün topluma, sonuçta bütün yeryüzüne yaymak için meşrû, makbul, geçerli bütün vasıtalarla hayat boyu, çağlar boyu sürecek ulvî mücadeledir. Cihad; kalemle, sözle, alın teri ile, göz yaşı ile, maddî imkânlarla ve son olarak canı feda ederek sergilenen her çeşit ihlaslı azamî gayretin adıdır. Mücahidiler için Cennet’te özel dereceler, ikramlar, eşsiz nimetler hazırlanmıştır:

 

“Cennette yüz derece vardır ki, Allah bu dereceleri Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Bu derecelerden her iki derece arasında yerle gök arası kadar mesafe vardır.”[3]

 

Cihad, zulüm, diktatörlük, sömürü ve her çeşit haksızlığın kaldırılması, gözü yaşlı mazlumların hukukunun her platformda savunulması, zalimin zulmüne engel olunması için ortaya konan kutlu bir eylemdir. Cihad, İslâm Medeniyetini bir adım ileriye götürmenin yolu olduğu gibi; barış da aynı şekilde önemli tebliğ ve davet vesilelerinden biridir. Aslında cihad, barışı temin etmede en önemli, en etkili vasıtadır. Barışı arzulayan kişi, savaşa hazır olmalıdır: Hazır ol cenge, ister isen sulh u salah.[4]

 

Cihad, imanın, İslâm vatanının, imanî değerlerin, iffet ve namusun korunması ve kollanması için, İslâm topraklarının istiklali için yapılan şerefli mücadeledir. Cihad; Bedir’de, Uhud’da, Hıttîn’de, Malazgirt’te, Kosova’da, İstanbul’un Fethinde, Çaldıran’da, Çanakkale’de mücahitlerin sergiledikleri şanlı mücadelenin adıdır.

 

Allah yolunda cihad eden “mücahid”, cihad yolunda her çeşit aşırılıktan, kontrolsüz davranışlardan, meşrû olmayan tavırlardan uzak durur. Elindeki bıçakla sağa sola saldıran bir saldırgan edasıyla değil, elinde neşter tutan bir doktor edasıyla hareket eder. Allah sevgisi ve Allah korkusuyla, helâl-haram duygusuyla davranır, insanlık onur ve haysiyetine yakışmayan seviyesiz tavırlardan sakınır.

 

Cihadın gerçek anlamda cihad olabilmesi için en önemli şart, cihadın fî sebilillah (Allah yolunda, Allah için, Allah rızası için) olmasıdır. Cihad, kuru kof iddialarla değil, samimiyetle ve ihlâsla yapılmalıdır. Cihadda ana gaye, Allah’ın emrinin en güzel şekilde, O’nun emrettiği biçimde yerine getirebilmek için gerekli zeminin hazırlanması olmalıdır.

 

Cihad eri, bunun için sürekli kendini kontrol edecek, gönlünü ve gayesini devamlı test edecektir. Acaba ben ne kadar Allah yolundayım? Acaba ben gerçekten Allah yolunda cihad edebiliyor muyum? diye düşünecektir.

Kim gerçekten Allah yolunda cihad etmektedir? Kim Allah yolundadır? Cihadla ilgili hadislerde bu soruya şöyle cevap verilmiştir: “Allah yolunda cihad eden (mücahid); hiç ara vermeden sürekli oruç tutup sürekli namaz kılan kimse gibidir. Ancak kimin Allah yolunda cihad ettiğini en iyi bilen Allah’dır”.[5]

 

Peygamberimiz Cihad Peygamberidir

 

Peygamberimiz (s.a.s.), sevgi ve rahmet peygamberi olduğu gibi Cihad Peygamberi’dir. Her vesile ile sevgi, şefkat, rahmet ve hoşgörüyü emreden Peygamberimiz, bu sevgi ortamının kurulması ve devamı için, sevgi ve hoşgörü ortamını tehdit edenlere karşı mücadele etmeyi de emretmiştir. Allah Rasûlü takva ve zikri, dua ve tesbihi tavsiye ettiği gibi, Allah yolunda cihadı da tavsiye etmiştir.

 

Cihad, İslâm’ın gönüllere ve hayata hâkim olması için izlenecek en güzel, ideal yoldur. Allah Rasûlü’nün hayatında cihad, kulluğun ve takvanın bir parçasıdır. O’nun hadislerinde: “Cihad, İslâm’ın zirvesidir”.[6]

 

Peygamberimiz (s.a.s.) hadislerinde nöbet bekleyen asker ile Allah korkusuyla gözyaşı döken zikir ehlini birlikte zikretmektedir: “İki göz vardır ki, bu iki göze Cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusuyla yaşaran göz.. Allah yolunda nöbet bekleyen göz”.[7]

 

Cihadı sürekli vurgulayan Kur’an’ın mesajına uyarak Peygamberimiz (s.a.s.) de cihadı sürekli gündemde tutmuş, cihad olayını hayatımızın bir parçası olarak mütalâa etmiştir. Allah yolunda cihad etmeksizin, cihadı düşünmeksizin geçen hayat, O’na göre gayesiz, ruhsuz, idealsiz, samimiyetsiz, ikiyüzlü, tek kelime ile “münafıkça” bir hayat olarak telakkî edilmiştir. Allah Rasûlü, Allah yolunda cihad etmeden veya nefsine cihadı hatırlatmadan ölen kimsenin münafıklık şubesi üzerinde öleceğini yani “bir çeşit münafık” olarak öleceğini ifade etmiştir: “Kim cihad etmez ve nefsine cihadı hatırlatmazsa münafıklık şubesi üzerine ölür”.[8]

 

Nübüvvet ve risalet gibi en üstün makama ve en yüce rütbeye sahip olan Sevgili Peygamberimiz, şehid olmayı, sonra tekrar şehid olmayı, sonra tekrar şehid olmayı temenni ettiğini ifade etmektedir.[9] Bu ifade, şehitliğin yüksek derecesini ortaya koyma konusunda çok anlamlıdır.

 

Peygamberimiz (s.a.s.), “Cihad Peygamberi” olarak gazve adı verilen askerî harekâtın bizzat komutanlığını üstlenmiş, müslümanın cesur olmasını emretmiş, savaşlarda en önde mücadele ederek, bizzat kılıç, kalkan kullanarak, ok atarak cesaretiyle sahabe-i kirama örnek olmuştur. Bedir’de, Uhud’da, Huneyn’de savaşın en tehlikeli anlarında bile yiğitçe, kahramanca, yüz yüze göğüs göğüse çarpışan Şanlı Peygamber’i gören ashabı O’nun korkusuzluğuna ve yürekliliğine hayran kalmışlardır.[10]

 

Ramazan ayı; oruç, Kur’an, takva ve kardeşlik mevsimi olduğu gibi; aynı zamanda cihad mevsimi, zaferler ve fetihler ayı olarak tarihe geçmiştir. Cihad ibadeti ile diğer ibadetler iç içedir. Cihad ederken “Allah.. Allah..” deyip zikreden mü’minler, zikrederken de cihadı düşüneceklerdir. Cihad ve zikir beraberliği, gönül erbabında özellikle Rus işgaline karşı kutlu direnişin sembolleri, İmam Şamil torunları Çeçen mücahidlerinde açıkça görülmektedir.

 

Anadolu’nun güneyinde sınırda ribatta nöbet bekleyen, düşman hücumlarına karşı kahramanca çarpışan mücahid ve muttakî alim Abdullah b. Mübarek (rh.a), Mekke’de Kâbe-i Muazzama’da nafile ibadetle meşgul olan, takva, zikir, ilim ve irfan ehli olan arkadaşı Fudayl b. Iyad (rh.a.)’a yazdığı mektupta cihad ibadetiyle diğer nafile ibadetler arasında şu karşılaştırmayı yapmaktadır:

 

“Ey nafile ibadetle meşgul olan kişi Haremeyn’de!..

Bizi görseydin, oyun oynadığını anlardın nafile ibadetinde.

Ey yanaklarını ıslatan göz yaşı damlalarıyla!..

Bizim göğüslerimiz boyanıyor kan damlalarıyla.

Ey atını yoran boş meydanlarda!..

Bizim atlarımız yorgun düşüyor cihad meydanında.

Sizin olsun misk ü anber,

Temiz toprağın tozları bize yeter.

Bize doğru bir haber geldi Efendimiz’den,

Asla yalan söylemeyen, o sâdık Peygamberimiz’den:

Cihad yolunda koklanan tozlar, Allah’ın yolundaki süvarinin burnunda;

Bir olmayacaktır, alevli Cehennem ateşinin dumanıyla.

Allah’ın kitabı aramızda haykırıyor, yalan söylemez:.

Allah yolunda şehid olanlar asla ölmez.”

 

Bu şiirli sitemli mektubu alan gönül ve irfan adamı Fudayl b. Iyad (rh.a.):

 

— Abdullah b. Mübarek doğru söyledi ve bana nasihatte bulundu, demiş, ona mücahidlerin manevî derecesi ile ilgili şu hadis-i şerifi yazarak cevap vermiştir:

 

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor. Biri Allah Rasûlü’ne geldi:

 

Ya Rasûlallah!.. Bana Allah yolunda cihad eden mücahidlerin sevabına erişeceğim bir ameli öğret, dedi. Peygamberimiz (s.a.s.):

 

— “Hiç durmadan sürekli namaz kılabilir, hiç orucunu açmadan sürekli oruç tutabilir misin?” diye sordu. Adam:

 

— Ben buna yapamayacak kadar güçsüzüm, deyince; Peygamberimiz (s.a.s.):

 

— “Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, buna gücün yetse bile yine Allah yolunda cihad edenlerin ulaştığı dereceye ulaşamazsın. Bilmiyor musun ki, cihad yolundaki at koşturmaya devam ettikçe, bu durum mücahide sevap olarak yazılır.”[11]

 

Barış Peygamberi

 

Sevgili Peygamberimiz, cihada verdiği önem kadar barışa da büyük önem vermiştir. O’nun muazzez Sünnetini iyi inceleyenler, O’nun huzur ve barışa verdiği değeri takdir edeceklerdir. Medine’de Yahudilerle birlikte yıllarca barış içerisinde yaşayan mü’minler, Barış Peygamberi’nin talimatıyla hareket etmişler, yabancılarla huzur ve barış içinde “birlikte yaşama” projesini en güzel şekilde uygulamışlardı.

 

Toplum barışını sağlamak için önce kendimizle, ailemizle mü’min kardeşlerimizle barışı gerçekleştirmek zorundayız. “Allahım!.. Kalplerimiz arasında sıcaklık meydana getir. Aramızda barışı sen temin eyle...”[12] duası Peygamberimizin sık sık yaptığı dualardan biridir. Hadislerde aile içi barışı veya toplum içi barışı temin için arabulucu tarafından söylenen gerçeğe aykırı ama yapıcı ve birleştirici sözlerin yalan kabul edilmemesi huzur ve barışa verilen değeri göstermektedir.

 

İslâm kelimesi, barış anlamındaki Arapça “silm” kökünden gelmektedir. İslâm, barışı temin etmek demektir. En hayırlı, en güzel hayat, barış ve huzur içerisinde yaşamaktır. “Barış, daima daha hayırlıdır,”[13] âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. İnsan önce kendisiyle barışık olmalıdır. Nefsiyle cihad eden, nefsinin azgınlıklarını dizginleyen kendi kendisiyle barışık olan müslüman, aile ve toplum barışını sağlamakta Allah’ın izniyle başarılı olacaktır..

 

Dünya ve Ahiret mutluluğunu temin etmek, gönül barışı, aile barışı, toplum barışı ve dünya barışını sağlamak, gönülleri ihya etmek gibi ulvî bir ideali olan İslâm’ın terör kelimesiyle yan yana zikredilmesi İslâm’a yapılacak en büyük hakarettir.

 

İslâm Terörü, İslâmî Terör ifadeleri kesinlikle kabul edilemez. İslâm; her çeşit terörist, anarşist, yıkıcı, bölücü ve ırkçı faaliyetleri şiddetle reddetmekte ve kınamaktadır. İslâm her çeşit saldırganlığı, arsızlığı, her çeşit tecavüzü, düşmanca davranışları yasaklamaktadır. Bazı müslümanların sergiledikleri Kur’an ve Sünnete asla uymayan bu çeşit provakatif, saldırgan, ölçüsüz, nefsî ve keyfî davranışları kesinlikle İslâm’a mal edilemez. Kimsenin İslam’ın nurlu veçhesine zift sürme hakkı yoktur.

 

Önemli olan; İslâm inancının ve İslâm düşüncesinin insanlığa güzellikle sunulmasıdır. İslâm inancı barış yoluyla sunulamazsa; zulüm, saldırganlık ve haksızlıklar yaygınlaşır, bunu engellemek için bütün yollar denenir de yine çare bulunmazsa o takdirde meşrû ölçüler çerçevesinde yetkili ve etkili meşrû güç (ordu, jandarma, polis) eliyle son çareye –silahlı mücadeleye- başvurulacaktır.

 

Silahlı çatışmayı, düşmanla karşılaşmayı tavsiye etmeyen Peygamberimiz, bütün şartlar oluşup da düşmanla çarpışma durumunda kaldığımızda ise savaştan kaçmayı en büyük günahlardan saymaktadır. “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Karşılaştığınız zaman da sebat edin,”[14]hadisi ile Cihad ve Barış Peygamberi olduğunu en güzel şekilde ifade etmektedir.

 

Sonuç

 

Tarih boyunca savaş şartlarında sivillere, silahsız savunmasız kadınlara, masum çocuklara, mabedlerinde ibadetle meşgul olan silahsız din adamlarına dokunulmaması, ağaçların, evlerin yakılmaması, kulak ve burunların kesilmemesi, gözlerin oyulmaması, eziyet ve işkence yapılmaması gibi dinî, ahlakî, insanî ve medenî kurallar, İslâm’ın insana verdiği değerin ve saygının gereği olarak uygulanmıştır. Düşmanla savaşta manevî, insanî ve ahlakî kurallar ihmal edilmemiş, mücahidlerin insanî tavır ve davranışları İslam düşmanları tarafından daima takdir edilmiştir.

 

 

SPOT İÇİNDİR

 

Cihad, zulüm, diktatörlük, sömürü ve her çeşit haksızlığın kaldırılması, gözü yaşlı mazlumların hukukunun her platformda savunulması, zalimin zulmüne engel olunması için ortaya konan kutlu bir eylemdir.

 

Peygamberimiz (s.a.s.), “Cihad Peygamberi” olarak gazve adı verilen askerî harekâtın bizzat komutanlığını üstlenmiş, müslümanın cesur olmasını emretmiş, savaşlarda en önde mücadele ederek, bizzat kılıç, kalkan kullanarak, ok atarak cesaretiyle sahabe-i kirama örnek olmuştur.

 

Cihad ederken “Allah.. Allah..” deyip zikreden mü’minler, zikrederken de cihadı düşüneceklerdir. Cihad ve zikir beraberliği, gönül erbabında özellikle Rus işgaline karşı kutlu direnişin sembolleri, İmam Şamil torunları Çeçen mücahidlerinde açıkça görülmektedir.

 

 

 

Dipnot



[1]- Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekan Yrd. ve Hadis Anabilim Dalı Öğ. Üyesi

[2]- Kasas: 77

[3]- Buharî: Cihad 4.

[4]- Barış ve huzur istersen savaşa hazır ol.

[5]- Buharî: Cihad 1; Müslim: İmare 104; Nesaî Cihad 14; Malik, Muvatta: Cihad 2.

[6]- Tirmizî: İman 8.

[7]- Tirmizî: Fezailü’l-Cihad: 12

[8]- Müslim: İmare 158, Ebu Davud: Cihad 17; Nesaî: Cihad 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/374.

[9]- Buharî: İman 26; Müslim: İmare 103, Cihad 18; Nesaî: Cihad 1; Malik b. Enes, Muvatta. Cihad 27

[10]- Kadı İyaz, Şifa: 1/237 (Bab 1, Fasıl 14)

[11]- İbn Kesîr, Tefsir: Âl-i Imran Sûresi: Son âyetin tefsirine bakınız. bkz. Buharî: Cihad: 1; Nesaî:Cihad 17.

[12]- Ebu Davud: Salât 178

[13]- Nisa: 128.

[14]- Buharî: Cihad 112; Müslim: Cihad 19; Ebu Davud: Cihad 89; Darimî: Siyer 6.

Yazar:
Dr. Halil İbrahim Kutluay
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul