19 Kasım 2017 - Pazar

Şu anda buradasınız: / OSMANLI’DA DARÜLHADİS VE HADİS-İ ŞERİFLERE VERİLEN ÖNEM

OSMANLI’DA DARÜLHADİS VE HADİS-İ ŞERİFLERE VERİLEN ÖNEM

Mensubu olmakla şeref kazandığımız İslâm’da Kur’an’dan sonra ikinci önemli kaynak bilindiği gibi, hadis-i şeriflerdir. Türklerin İslâm’ı kabulü olan onuncu asırdan sonra mevcut idareler ve ulema bu konuya ayrı bir ehemmiyet vermiş ve çaba göstermiştir. Adını bile birçok yazar ve kaynağın yanlış olarak Osmanlı İmparatorluğu diye ele aldığı Devlet-i Aliyye-i Osmaniye döneminde dinin her alanında olduğu gibi hadis ilminde de hizmeti geçmiş birçok ilim adamları vardır. Bununla da yetinilmeyerek, insanlık âlemine kalıcı hizmet amacı ile hadis üzerinde yoğunlaşan ve memleket sathına yayılmaya çalışılan  kurumları görürüz. Bu sayede altı asır sağlıklı ve dinamik bir toplum meydana getirildiği gibi gelecek nesillere de ışık tutulmuştur. Bu konuda çaplı araştırmalara el atılması ana görevimiz iken ne yazık ki uzun bir dönem Osmanlı tamamen karalanmakla kalmayıp tamamen unutturulmaya çalışılmış hatta vagonlarca nadir eser hurda kâğıt diye satılmıştır. Yirmi iki ırktan insanları üç büyük kıtada huzur içinde idare eden Osmanlıda, sadece hadis değil, her yönden başarısı ile öne çıkmış ilim adamının bulunmadığı gibi fasit bir kanaat yaygınlaştırılmıştır.

Yüce Kur’an’ın gereği gibi anlaşılmasında ve öğreticisi Hz Peygamber (s.a.s.) olan İslâm’ın nesillere mal olmasında muazzam bir hazine olan Hadis-i şeriflerin toplanıp incelenmesinde Müslümanlar çok titizlik göstermişlerdir. Bilindiği gibi Resulü Ekrem (s.a.s.) daha Mekke’de iken Safa Tepesine yakın bir yerde bulunan sahabeden Erkam’ın evinde eğitim ve öğretime başlamış ve daha sonra Mahreme bin Nevfelin evinde devam ettiğini biliyoruz. Hicretten sonra da ilk iş olarak üzerine döşeme atılma imkânı bulunmayarak hurma dalları ile üstü kapatıldığı için Suffa denilen eğitim merkezini meydana getirmişlerdir. Derse devam edenlerin sayısı artınca Efendimiz (s.a.s.) den sonra hadis halkaları kurulmuştur. Böylece sevgi ve coşku içinde emekler ve kalpler perçinleştirilerek gerek İslâmî kaynaklara ve gerekse hafızalara içten ve dıştan sokulmak istenen her türlü menfi çalışma ve hurafelerin bulaşmasına fırsat verilmemiştir. Sahabenin çalışma aşkına bakın ki, Ebu Hureyre (r.a.) başta olmak üzere her biri binden fazla hadis rivayet eden yedi sahabeyi biliyoruz. Onları takip eden tâbiîn ve muhadremun tabakasındaki zatlar (Cenab-ı Hak hepsine, rahmet eylesin) sadakat ve samimiyetle bu konu üzerinde çalışmışlardır. Sadece İmam Buhari Hazretlerinin çalışma tarzına bakıldığı zaman, hayran olmamak mümkün değildir.1 Kütüb-i Sittenin (en muteber hadis kaynaklarının) başında gelen Sahih-i Buhari’yi altı yüzbin hadisden titizlikle seçerek on altı yılda tamamladığını ve hatta Mescid-i Haramda bunları tasnif ederken gusledip iki rekât namaz kıldıktan sonra hadisi kitaba aldığını beyan etmektedir. Yine o mübarek zatın bir hadisi ravisinden almak ve dürüstlüğünü tetkik etmek için Buhara’dan Bağdada olan bin kilometreye yakın mesafeyi o kıt imkânlarla nasıl kat ettiğinin düşünülmesi gerekir. Yalnız bu çalışma ile de iktifa etmeyerek Dârüssünne adı ile kurulan ilim yuvasında yıllarca hadis dersleri okutmuştur. 

İşte başına yer, mekân, konak anlamına gelen dâr ekini alarak içinde hadis ilimlerinin geniş çapta tahsil edildiği bu hayırlı mekânlara hadis medresesi, hadis ocağı veya mektebi anlamına gelen Dârülhadis denilmiştir.

 Dârülhadislerin Tarihine Kısa Bir Bakış

İslâm devletleri tarihinde ilk Dârülhadis “Nuriyye Dârülhadis” adı ile 1006 yılında Selçuklular zamanında şehzadelerin terbiyesi için görevlendirilen  Nureddin Atabey Mahmud Zengi tarafından o zamanki adı Dımışk olan Şam’da kurulmuştur. Büyük âlim ve muhaddis İbni Asâkir’in burada uzun yıllar ders vermeğe devam ettiğini görüyoruz. Selçuklular döneminde Anadolu’da kurulan ilk Dârülhadisler ise şunlardır: Çankırı Dârülhadisi, Sivas Çifteminareli Medrese, Konya İnce Minare Darülhâdisi (Vezir Sâhib-Ata Fahreddin Ali) ve Erzurumda ise Ahmediye Dârülhadisidir.

Selçukluların açtığı Dârülhadis çığırının daha sonraki devletlerde de takip edildiğini görüyoruz. Bu cümleden olarak Eyyûbilerden el-Melikü’l–Kâmil Nâsirüddin tarafından Mısırda yaptırılmış olan “Dârül-Hadis- El Kâmiliyye”yi ve yine Eyyubi hükümdarlarından Ei-Melik-ül Eşref Mûsa bin Âdil tarafından kurulan “Dârü’l Hadîs’il- Eşrefiyye “ yi zikredebiliriz. Burada ulemadan İbnü’s-Salâh ve Muhyiddin en Nevev’î ders vermişlerdir. İsimlerinde Dârülhadis ibaresi geçmese bile daha sonra hadis eğitimi konusunda faydalı hizmetleri olan medreseler, kuran zatların isimlerini kısaca şöylece sıralayabiliriz: Mısırda Şeyhûniye Hângâhı (Emir Seyfeddin Şeyhu El-Ömerî), Fâziliye (Vezir Kadı El-Fâzıl) Urviye, El Eşrefiyyetül Cevvaniye ve Eşrefiyyetül–Berrâniyye) (Melikül Eşref Musa), Kürusiyye (Cemaleddin bin Mürus), Nâsıriyye (Melikünnasır II.Selahaddin), Sükkeriyye (Sultan Baybars), Nefisiyye (Nefis İsmail El Harrâni), Sameriyye (Seyfeddin Es-Sâmeriyye) ve Devâdâriyye (Alemüddin Sencer).

Osmanlıda ilk Dârülhadis Mederesesi üçüncü Osmanlı hükümdarı Sultan I.Murad döneminde Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın teklifi üzerine 1378 de o zaman devlet merkezi olan İznik’de yaptırılmıştır. Fakat maalesef bunun izine bugün rastlanmıyor. Bunu Makedonya’nın Doğu Bölgesindeki İştip’de II. Murad’ın bina ettirdiği Hüdavendigâr Dârülhadisi (1434) açılıyor. Gayret ve muhabbet idarenin elinde kökleşince en meşhur ve bugün kısmen ayakta kalan Tunca Nehri kıyısında, Germe Kapı Caddesinde yine onun eseri olan Edirne Dârülhadisi yapılıyor.2O zamanki cami anlayışı külliye (site) özelliği taşıdığı için cami merkezli Dârül Kurra (Hafız evi), Dârülhadis, İmarethane (Kimsesizlere Yardım Evi), Aşevi, Kervansaray, Sıbyan Mektebi, Hankâh (Medrese), Tabhane (Misafirhane) ve Şadırvan olmak üzere on bölümden teşekkül etmektedir. Bugün Ümraniye’de bulunan II.Sultan Hamid’in sır  kâtibi Cafer Ağa’nın camisi yanında da buna benzer bir külliyenin olduğu bilinmektedir. Sultan II. Murad Resulü Ekrem (s.a.s.) den rüyada bu hayırlı eserin işaretini aldığı, uzun ömürlü ve semereli olması için Edirne içindeki zengin vakıfların gelirinin de ona bağlandığı kaydedilmektedir. Şehir dâhilindeki 188 dükkân, 20 oda, iki fırın, üç ev, boydan boya bir çarşı ve iki köyün gelirleri bu meyanda zikredilmektedir. Ayrıca görev başına da dönemin en meşhur âlimi Fahrettin-i Acemi’yi getirmesi de dikkate şayandır. Bu sistem bütün Dârülhadis Medreselerinde ciddiyetle muhafaza edilerek en seçkin ulema bu müesseselerde istihdam edilmiştir. Edirne Dârülhadis Medresesesinin Vakfiyesinde “şer’i ve edebî ilimler ile hadis ve diğer derslerin eğitimi şart koşulmuş kafaları karıştırıp istikameti değiştirecek felsefe derslerinin girmemesi” esas alınmıştır. Edebî ilimlerden de maksat Beyân, Bedî ve Meânî’dir. Dünyaya metelik vermeyen güçlü âlimlerin yetişmesinde hizmeti olan Şeyhülislamlık makamının Sultan II. Murad tarafından kurulması ile İslâm dünyasının değişik ülkelerinden güçlü âlimler cazip imkân ve saygı içinde davet edilmiştir. Hatta oğlu Mehmed için Mısır’dan ağırlığını koyarak Molla Gürânî’yi getirttiği gibi ardından Sadeddin Taftazânî ve Seyyid Şerif Cürcânî gelmişlerdir. Böylece Yahşi Fakih, Şeyh Bedreddin Mahmud, Sofu Bayezid, Şah Melik Paşa, Şeyh Şücâeddin Karamanî, Kadıasker Veliyüddin bin İlyas, Hasan Paşa, Timurtaş Bey ve Fahreddin Acemi gibi ilim adamları yetişmiştir. Edirne Dârülhadisinde şevkle çalışıp gözleri dışarıda kalmaması için müderrislerin her biri için yüklü maaş dışında vakfiyede belirtilen bir köyün geliri de bağlanmıştır.3Tahsil gören her talebeye de günde iki akçe verilmesi de büyük teşvik olmuştur. Bu tarihi medresede 100 müderrisin görev yaptığını ve 412 adet ilmî eser kaleme alındığını düşünürseniz ilim halkasının ne derece genişleyip halka mal olduğunu tahmin edebilirsiniz. 1550-1650 yılları arasında 30 eser ve takip eden yıllarda da en az yılda bir eser yazılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ve Zenbilli Ali Efendiden sonra 9. Şeyhülislam olan İbni Kemal’in o ağır görevine rağmen telif ettiği eser sayısı 300 civarındadır. Edirne Dârülhadisine önceleri dışarıdan ilim adamı geldiği halde 17.yüzyıldan itibaren ilim halkasının tamamen Edirne civarından sağlanmıştır. Edirne Dârülhadisi halkın o derece teveccühünü kazanmıştır ki vakıf mallarının fazlalığı sebebiyle toplanan gelirlerin bir kısmı civar medrese ve camilerin görevlilerine tahsis edildiği gibi bir kısmı da Haremeyn Hazinesine aktarılmıştır. İlk medrese kütüphanesi de geniş muhtevasıyla bu Dârülhadiste açılmıştır. Yine bu müesseseye olan sıcak alâka sebebiyle Osmanlı Hanedanına mensup birçok zevat bu medresenin haziresinde yatmaktadır. Takip eden yıllarda Fatih Sultan Mehmet ilim adamına o derece değer vermiştir ki Semerkant’tan İstanbul’a meşhur Matematik dehası Ali Kuşcu’yu getirdiği gibi devlet bütçesinde ilim ve medreselerin ağırlığını korumuştur. Osmanlı hainane plânlarla yıkılıp birer ilim fedaileri olan hanedan mensupları dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen zulme maruz bırakıldığı gibi pek çok cami ve külliye satılıp yok edildiği için bugün bu muazzam mekânların birçoğunu doya doya ziyaret etmekten maalesef mahrumuz.

Edirne Dârülhadis’ini takiben Fatih Sultan Mehmet tarafından Bursa merkez ve İstanbul Vefa’da, II. Bayezid-i Veli eliyle de Amasya’da hadis medresesi inşa edilmiştir. Kanuni döneminden II. Mahmud devrine kadar ikisi Ödemiş ve Edirne’de diğerleri İstanbul’da olmak üzere merkezlerde 37 adet Dârülhadis Medresesinin hizmete girdiğini görüyoruz. Osmanlı’da en uzun ömürlü ve köklü hizmet veren iki Dârülhadisden biri Edirne diğeri Süleymaniye Dârülhadisidir. Ama Dârülhadisler bunlardan ibaret de değildir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde gezdiği yerlerden bahsederken Osmanlı’nın Mısırda 871, Mekke’de 40, Suriye’de 24, Irak’da 40, Anadolu’nun muhtelif il ve ilçelerinde 34, bugün Yunanistan bünyesinde kalan 13, Bulgaristan’da 2, Makedonya’da 4, Sırbistan’da 10, ve Bosna-Hersek’de 11 tane olmak üzere toplam 1049 adet Dârülhadis merkezlerini en mahir ulema amirliğinde açıp yıllarca bütün cihanın hizmetine şerefle sunduğunu kaydetmektedir.

 Dârülhadis Medreselerinde Eğitim

Dârülhadis müesseselerinde temel İslâmi ilimler okutulmakla beraber genelde hadis ilminin ağırlıkta olduğu medreselerdir. Sıbyan Mektebini bitirenler müderrisin günlük 20 akçe aldığı ve yirmilik veya ibtida-i hariç denilen Dârülkurra medresesine alınırdı. Kur’an’ı ezberledikten sonra bir üst medreseye devam ederdi. Burasını da hitam ettikten sonra, hafız ve imam görevlerine gidebilirdi. Devam edeceklerin ise eğitimi 30-40-50-60-70-80-90 kademe kademe yüzlük denilen medreselere kadar ilerlerdi. Belirli bir tahsilden sonra İcâzet, Berat ve Mülâzemet diploması alınarak önce Muid (Muallim Yardımcısı) görevini yürüterek başarılı olanlar hocalığa geçirilirdi. Buradan da başarı ile mezun olanlar en yüksek seviye olan Dârülhadis Medresesine kaydedilirdi. Dârülhadisde okutulan dersler ise Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Mesabihüs-sünne, Meşârikul-Envar ve diğer hadis kitapları idi. Önemli olan Resülü Zişan (s.a.s.)’in hadislerinin sağlam kaynaklardan en uygun şekilde öğrenilmesi ve Ahbar-ı Mustafaviyye’nin mükemmel anlaşılmasıydı. Böylece hem ilimde hem ahlâkta Resulün (s.a.s.) sünnetinin eksiksiz yaşanıp ve yaşatılması hedef seçilmişti. Böylelikle bu ciddi müesseselerde her dönemde olduğu gibi iç ve dış düşmanlar tarafından fesat sokulup terör estirilmesine asla müsaade edilmemiş ve Kadızâdeler akımı perişan duruma düşmüştür. Bu konuda devlet idaresindeki başarılı hizmeti yanında sonraki karışık hadiselerin zuhur ettiği asırlarda Dârülhadislere emek veren Köprülü Mehmet Paşayı da rahmetle anmak gerekir.

Böylece medreselerde sarf, nahiv, belâğat dersleri yanında talebe Arapçaya hâkim olduktan sonra Tefsir, Fıkıh Usulü, Kelâm, Akaid, Mantık, Ferâiz (Miras Hukuku) ve diğer dersleri takip ederek hadisde mükemmel yetişmeleri sağlanırdı.4 Hadis ilimlerinden Rivayet, Dirayet, Usul-ü hadis, İsnâol, Terâcim-i Ahval, Tenkid-i Ahval-i Rivayet gibi konular detaylı olarak senetleriyle birlikte ezberletilirdi. Vakfiyelerde sadece talebe ve derslere değil, bilhassa eğitimin başında olan müderris ve muîd’lerin vasıfları sıkı kayıt altına alınırdı. Müderrislerde önce takva sahibi olma, her yönden temiz, şer’i ilimleri hakkıyle bilen, nakli müşkülleri yenebilecek kabiliyet arandığı gibi devamlı dersi ile meşgul olma şart, heves ve kabiliyetleri sıralanmıştır.

Medreseler kötülenirken, söylendiği gibi sosyal hayata asla kapalı kalmamışlardır. Bir yandan en dirayetli rehberler öncülüğü ile yüzme, güreş, koşu, ok atma, cirit atma, ata binme ve benzeri sporlarda yetişirken öte yandan asırlar sonra insanları hayran bırakacak hüsn-i hat, tezyinat ve diğer mimarî alt sanatlara yönlendirilerek hattat, nakkaş ve mimarlık sevdirilip benimsetilmiştir. Osmanlı’da bütün devlet kademesinde liyakat, ciddiyet ve edep her şeyin üstünde gelirdi. İmtihan başarısı ve ahlâk esas alınıp torpile meydan verilmezdi. En takdire şayan tarafı da zamanın kıymetini bilinerek en uygun şekilde kullanılırdı.

Gerek talebe ve gerekse hoca olarak yükselmenin değerli yollarından biri de velûd (verimli) kalem sahibi yazarlığa teşvik edilerek yeni eserlere zemin hazırlanmasıydı. Bu bakımdan idareci ve Hocaefendilerin kaleminden çıkan ve diğer eserlerin yer aldığı çok zengin kütüphaneleri vardı.

Medreselerin ciddiyet ve verimliliğini kaybetmemesi için bütün İslâmi bilimler ana merkezde tutulup diğer bilimler onlara yardımcı kılınmıştır. Böylece batının faydalı bilimlerine kapı açmakla beraber istilâcı ve gizli akımlardan eğitim camiası ve kadrolar korunmuştur.

Osmanlı’da padişahlardan en alt kademeye kadar divan şiiri ile ilgilendiklerini görüyoruz. Devlet kademesinin ağırlığına rağmen çoğunun birer Divanının vardır. 100 müderrisin 15 tanesi yüksek seviyede şâirdir. İşte bu gelenek medreselerde de devam etmiş, öğrencilerin şiir zevki içinde başarılı olmaları için bütün medreselerde daha sonraki asırlarda ders kitaplarının manzum olarak yazılmaya başlandığını görüyoruz. İbni Arapşah’ın Meâni ve Beyan ilmlerine dair  “Mir’atül-Adâb” isimli 2000 beyitlik  eserini buna örnek gösterebiliriz.

Dipnot

1- Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-İ Sarih Tercemesi,1.Cilt. Mütercimi Ahmed Naim shf:5-29

2- Osmanlı İlim Geleneğinde Edirne Dârülhadîsi ve Müderrisleri (Dr. Selahattin Yıldırım).İst.2001

3- Ali Yardım, Temel Kültür Müesseselerimizden Dârülhadisler) Kuruluştan 18.yüzyıla kadar.

4- Prof. Dr. Mefail Hızlı (Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi), Osmanlı Medreselerinde okutulan dersler 

          

      

Yazar:
Aydın TALAY
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul