18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İSTANBUL EFENDİLİĞİ OSMANLI’NIN EN GÜZEL MİRASIDIR

İSTANBUL EFENDİLİĞİ OSMANLI’NIN EN GÜZEL MİRASIDIR


 


 

Seksenli yıllarda Bursa’nın Hürriyet semtinde Cennetmekân II. Sultan Abdülhamid’in kurduğu  ve o zamanki adı Hamidiye Ziraat Mektebi olan Bursa Ziraat Meslek Lisesinde Müdür Başyardımcılığı görevine başlarken elimi attığım bodrumun her köşesinde bir şeylerle karşılaşıyordum. Birbirinden değerli laboratuvar malzemeleri, büyük ebatlı diplomalar, zengin ve nadide eserler. Bunları ilgili yerlerine yerleştirdikten sonra bir gün bodrumda çalışırken bir asır öncesinin öğrencileri ile ilgili kuyûdat defterlerine rastlamış ve sevinç gözyaşları ile okumuştum. Gayr-i Müslim öğrenci, muallim ve idarecilere kadar hep isimler Efendi kelimesi ile bitiyordu. Hıristaki Efendi, Teodor Efendi, Palyaki  Efendi. Yine düşündüm uzun uzun aynı padişah Ermeni kelimesi yerine Millet-i Sâdıka dedirtmemiş miydi? Bu yüzden Ermenilerle tam beş asır en küçük bir sorunumuz olmamış batılıların tahrik ve yer altı çalışmaları ile I88O’den sonra ne hazindir ki toplu katliamlara Ermeni Çeteleri eli ile girişilmiş ve ırkçılık damarları depreştirilmişti.

Görülüyor ki, sahib-mâlik anlamında saygı ve nezaket ifadesi olarak kullanılan Efendi kelimesi dilden fikirlere ve oradan  yürek ve hayata akınca, Yüce Mevlâmızın bahşettiği en güzel hasletlerden birisi olmuş ve Osmanlı’da bu güzellik doruğa ulaşmıştır. Yine Osmanlı makam sisteminde insana verdiği değer isimlerde de kendini göstermiş ve önce isim sonra makam sıralanması esas alınmıştır. Ebussuud Efendi, Ali Usta gibi. Hâlbuki Avrupa’da asırlardan beri önce makam ismi sonra şahıs ismi gelir. Senyör George, Kral XVI. Lüi gibi. Şüphesiz bu husus batı âleminin gurur ve kibrinden başka bir şey değildir. Hâlbuki müslüman Hazreti Resulü Ekrem (s.a.s.)’e “Efendimiz” der ve bundan büyük kıvanç duyar.

Sadre şifa hadis-i şeriflerinden birisinde, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Müminin misali koku satan kimse gibidir. Yanında otursan için açılır, gezsen yarar verir ve ortak olsan fayda getirir.”

Zira mümin yeryüzünün denge unsuru, tadı ve tuzudur. O görüldüğü zaman Allah’ı hatırlarsınız, hayır ve bereket kaynağıdır. Beşuş çehresiyle çevresine ümit, hal ve hareketiyle sevinç ve sürûr verir. Ölçülü ve bilgilidir. Onun fizikî görünümü kadar kalbi ve dili de temizdir, güven vericidir. İşte Osmanlı da coşkulu olduğu için mübalağa sıygasıyla söylenen “Efendiliği” meslek edinmiş ve çevresi kadar bütün cihana da  bu güzelliği yaymayı amaç edinmiştir.

 I9. Asır Fransız Oryantalist yazarlarından Edmondo De Amicis şöyle diyor:

“Bütün Türkler (Osmanlılar) aynı fikir üzerine düşünceye dalan filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatın ifadesi okunur. Hep aynı asalet mertebesine sahip insanlardır. Şarkı söylemek, gürültülü kahkaha, çığlık atmak ve lüzumsuz izdihamlara onlarda rastlanmaz.”

Bu bakımdan, yirmi bir ırktan insanı altı asır boyunca kırıp dökmeden ve takvadan başka üstünlük tanımadan bir arada barındıran, kabiliyet ve istidatların önündeki bütün engelleri kaldırarak işi bilene tevdi eden Osmanlı, günümüzdeki bazı çıkışlar gibi ırkçılığa asla pabuç bırakmamış sevgi, saygı ve hoşgörü tabanına dayalı bir toplum oluşturmuştur. Bir inci dizisi gibi dünyanın dört bir yanına hayır eserleri serpiştiren ve üzerinde yapanın isimlerini bile kaydettirmeyen vakıf sahiplerini ve devlet ricalini görürsünüz. Bunların çoğu yabancı ülkelerdeki esir pazarlarından satın alınıp getirildikten sonra Acemioğlanlar, Enderun ve Harem mekteplerinde verilen fevkalade terbiye ve kültür onları becerikli birer hizmet adamı haline getirmiştir. Ne yazık ki batıda ve Amerika’da hâlâ ırkçılığın izleri silinmemiştir. İşte bu İslâm kardeşliği ve efendilik ruhu günümüzden doksan yıl önce bir kolunu Çanakkale savaşlarında kaybeden Fransız Generale şu sözü söyletebilmiştir: “Çok şükür bir Türk subayını selâmlamak için öbür kolum yerinde duruyor.”

Lâle devri şairlerinden, Nedim İstanbul’un I8. Yüzyıldaki güzelliklerini şiirlerinden birinde terennüm ederken acaba cennet şu İstanbul’un altında mı yoksa üstünde midir diye sorup altınla tartılsa azdır ifadesinde bulunacaktır. Elbette bu cazibe sadece tabii güzellikle kalmıyor ve İstanbul Efendiliği de bunu tamamlıyordu. Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde bunu teyiden şöyle buyurmuşlardır: “Bir yerin şerefi orada oturanın şerefi ile ölçülür.” İnsanî ilişkiler o derece tekâmül etmişti ki, Kanuni devrinde Avusturya-Macaristan büyükelçisi Busbecq hatıralarında koca İstanbul’da hırsız ve dilenciye rastlamadığını kaydeder. Osmanlı, bu İstanbul Efendiliğine gölge düşürecek  davranışlara asla imkân ve taviz vermezdi. Taşradan gelip İstanbul’da işi olanları Yeniçeri Ağası ve Kadı tarafından tayin olunan Mübaşir tek tek yardımcıları vasıtasıyla araştırıp birbirine kefâletle deftere kaydederdi. Bu defterin bir nüshası Başmusahip’de diğer nüshası Yeniçeri Ağasında bulundurulur ve ilgili kişilerin en kısa zamanda işlerini tamamlayıp dönmeleri sağlanırdı. Aksi halde ifadesi alındıktan sonra dokuz sopa ile başlayıp otuz dokuza kadar çıkan ta’zir cezasına çarptırılarak derhal memleketine yollanırdı. Daimi olarak yerleşmek isteyenler ise başta kendi hamşehrilerinden seçilen Oba Başkanı, imam, muhtar ve mahalleden iki kişi tarafından her yönden tam beş  yıl araştırması yapılır ve zarurete binaen ikamesine kefalet olunarak yerleştirilir, aksi vaki olursa kefiller hesaba çekilirdi. İstanbul’un I453 de 36OOO olan nüfusu I897 de I.O59.OOO kişiden ibaretti. Fakat çeyrek asırda bir yandan oy telaşı öte yandan ileriyi görememek yüzünden bir yandan çulunu çaputunu alan gelirken öte taraftan beton kule gibi yapılar yeşil kuşağı tüketti. Evlerde letâfeti, yumuşak huy ve güzel davranışları bütünleyip ruha ters gelmemek için şeddadî denilen yüksek taş yapılar yerine bir çiçek bahçesini andırırcasına Osmanlıda ahşap yapılara ağırlık verilirdi. Aksi halde yüce mevlânın yüksek taş binalarda gurur kibirle oturan İrem Kavmine geldiği gibi ceza yağdırmasından herkes çekinirdi. Gayr-i müslimlerle müslümanların tesbih insicamı içinde hiçbir niza olmaksızın bir arada yaşar sabahleyin erken kalkan kardeş gibi yekdiğerini işe veya sabah namazına uyandırırdı. Çeşitli batılı kaynaklar Osmanlı evinin sade, temiz ve gösterişten uzak halini ve hatta gün içinde aynı odanın nasıl oturma, yemek ve yatak hizmetini aralıklarla rahatça hizmet gördüğüne şaşırıp kaldıklarını beyan etmektedir. Hoşgörü o derece yaygın idi ki birbirinden güzel ve hat sanatları ile bezenmiş ev ve iş yerlerini süsleyen “Seversen Subhanı, incitme hiçbir canı”,”Eline, diline beline hâkim ol”,”Eşine, aşına, işine sahip ol” ,”Bu da geçer yahu” gibi levhalar bulunurdu. Hangi dilde olması önemli değil en küçük yazılı bir kâğıt parçası bile yere atılmazdı. İsyanlar, benzeri karışıklıklar ise hep dış mihraklı ve batıdan tezgâhlanmış ve devletin müstahkem yapısını bozmalarından ileri gelmiştir.

 I8.yüzyılda İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisinin hanımı yazar Lady Montague hatıralarında yalanı sabit olarak ortaya çıkan kişilerin en yakın merkezde alnına yalancı damgası vurulduğunu ve misafir olarak memlekete gelenlerin hiçbirinden ise vergi alınmadığını ifade etmektedir.

İstanbul Efendiliği asırlar boyunca hem lisan hem davranış bakımından en güzel meziyet sayılmış fasık, yalancı ve bozguncuların İstanbul’da barındırılmasına fırsat  verilmemiştir. Hemen her cami bünyesinde ve vakıflarda yer alan İmaretlerde musevî, hıristiyan veya putperest ayrımı yapılmazdı. Buralarda garip gureba en az üç gün sırf Allah rızası için yatırılıp ve yedirilirdi. Ayrıca gideceği istikamete göre harçlık da verilirdi. Dilenciliği meslek edinenler kürek veya kalebentlik cezasına çarptırıldığı için kolay kolay bu göze alınmazdı.

 Vakıflar arasında öyle hassas konular vardı ki, batının hayal ve idrak gücünü aşar: Yaşı geçmiş kızlara çeyiz dizilmesi, çamur deryası olan arka sokaklara sal dizilmesi, çalışmak zorunda olan hanımlar için sütanneliği, kolu kanadı kırık kuşlar için tedavi merkezleri, et fiyatlarının kışın yükselmemesi. Vezir ve zenginlere ait konakların çatı katları “Hilye-i saadet (Efendimizin hayat) odası” tarzında birbirinden güzel levhalarla donatılır, böylelikle Efendimizin müstesna sîret ve suretinin kalplere ve gönüllere perçinlenmesi sağlanırdı.

Unutmamak gerekir ki uygarlık, modernizm diye süslü kelimelerle takdim edilen hayat İslam’a karşı evrensellik iddiasında bulunan batının bir oyunu olup iş kişinin aynasıdır. Batılı dün Romalı ırkından olmayanlara barbar diyordu. Neyazık ki bugün de insanlarla bir türlü kaynaşıp barışamıyor ve siyah beyaz ayırımı yapıyor. Kültürü ırkçılık boyutuna taşıyarak şirin gösterip istismar etmeğe çalıştığı gibi kalkınmakta olan halkı müslüman ülkeleri de sömürmeye devam etmek için her türlü dolapları çevirmektedir. Teknik ve kalkınmayı insanları sömürme ve hâkim olma aracı olarak gaye ediniyor.

 “Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” hadis-i şerifinin emrince tekniği nereden olursa alırız ama sosyal hayat tarzının dayatılması ile İstanbul Efendiliği tepetaklak olmuş birbirinden güzel değerlerimiz silinip gitmiştir. Cenab- ı Hak, Efendiler Efendisine bizleri lâyık kılsın, âmin.  

 

Yazar:
Aydın TALAY
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul