18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ÇAĞIN HASTALIKLARINA KARŞI SIZLANIYOR MUYUZ?

ÇAĞIN HASTALIKLARINA KARŞI SIZLANIYOR MUYUZ?

İncelik, nezafet, hareket adamı olması gereken müslüman çeşitli hayat tarzlarının sürükleyici ortamına karşı çoğu zaman tavrını ortaya koyarak kendisinden bekleneni gösteremiyor. Ya alabildiğine aşağılık kompleksi içinde gevşeyip kendisini ortama kaptırarak taviz taviz üzerine veriyor.  Yahut aşırı hiddete kapılarak çevresini kırıp geçiriyor. Hâlbuki inandığı hayat tarzını çekinmeden, sıkılmadan ve nefsinden garip şeyler katmadan önce yakinen öğrenip sonra yaşayarak ortaya koysa hem nefsini ve neslini korumuş hem de uçurumdan aşağı giden insanlığın imdadına koşup ona derman olacaktır. İşte bunun adı salih amel sahibi olmaktır. Hâlbuki samimiyetten uzak Batı medeniyetinin asırlardır bize aşıladığı husus bilgi hamallığıdır.  Oysaki yaşanmayan ilmin hiçbir hükmü olamaz.

Merhum Necip Fazıl Kısakürek “Destan” adlı şiirinde İslâm’dan kopuk sosyal hayatımızın bizi nasıl çıkmazlara  sapladığına işaret ettikten sonra halimizi şöyle özetler:

“Durum diye bir laf var, buyurunuz size durum

Bu toprak çirkef oldu bu gökyüzü bodurum

Bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey...

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık ne yaptılar mukaddes emaneti…”

Bizden kopan husus her güzel şeyin mayası, aslı olan Kur’an ve Sünnet’teki emirlerdir. İslam düşmanları bu hükümleri sulandırıp rüyalarına giren genç nüfusumuzun şahsiyet sahibi olmaması için her türlü şenaati rezilce işlemektedirler. Kaldı ki merhumun kendine has üslubu ile ifade ettiği mukaddes emanet kavramının içine sadece İslam’ın beş şartı girmiyor. Her an sönme tehlikesi geçiren imanımızın koruyucusu, sağlıklı yaşamanın temeli, izzet ve vakarımızın mihenk kaynağı olan Sünnet-i Seniyyeye tam intibak halindeki ahlâkımız ve yirmi dört saatlik gündelik hayatımıza parmak basılıyor. Bugün bu hususlarda yığınca kitaplar yazılıp okunuyor, sohbetler ederek gözyaşları döküyoruz ama ardından çoğu kez vurdumduymazlar gibi eski alışkanlıklarımıza kaldığımız yerden dalıp gidiyoruz. Cahiliye döneminin zifiri karanlığına rağmen sahabenin pişip yetişmesindeki prensibi hatırlayalım. Onlar Kur’an ayetlerine dört elle sarılıp bir âyeti sadece yüzünden okumakla yetinmiyor manasını çok iyi kavrayarak hayatlarına geçirmeden diğer bir âyete geçmiyorlardı.

Batılı hayata  özendirilip tahkik etmeden balıklama daldığımız günden beri nefsin emirlerini ambalajlayıp sureti haktan göstererek Allah’ın emirlerini son plana koyduk. İnsanı yaratılmışların en şereflisi olan makamından yuvarlayıp hayvandan bile aşağı seviyelere düşürecek yolları medeniyet diye takdim ederek dünyevileştik. Buna “sekülerizm” diye bir kılıf bulduğumuz gibi insanın başına derdi, sıkıntı ve belâları açan şeytanın tuzağındaki nefsi “izzet-i nefs” payesiyle yücelttik. Karşı çıkanları siyonizmin sinsi tuzağı ile çağdışı ilan etmekle kalmayıp ilerleme haklarını ellerinden aldık.İşte nefsin sürüklediği çağın çeşitli sosyal hastalıklarının başında da çok yeme, çok uyuma ve çok konuşma gelmektedir.Bu sakil hal de tabiatiyle zalim ve zulme karşı hassas duruşumuzu bozdu.Halbuki dünyanın gerçek mimarı olmak için yaratılan müslüman en güzel örnekler sergileyen neslini unutarak dengeli ve tedbirli hareketlerin dışına kaymakla dünya sarhoşu olmaya gidiyor.

Beslenmede önemli olan temel gıda maddelerinden yeteri kadar alıp fazlasından kaçınmak esas olduğu halde, Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında bir öğün olan günlük beslenme daha sonra Kanuni Sultan Selim zamanına kadar iki öğün olarak devam ettirilmiş fakat daha sonra çığırından çıkarılıp üçe hatta dört öğüne çıkardığımız yetmez gibi düşüncemizi bu konuda yoğunlaştırıp rehavete büründük.

Hâlbuki Allah’ın yüce Resulü (s.a.s.) “Bir Müslüman mideden daha kötü kap doldurmamıştır.” buyurmadı mı? Davet ve misafir ağırlamada çoğu kez fakirleri ihmal edip menfaat çevresine öncelik verirken öte yandan ağzımızdan “Allah’ın rızası” tabiri de hiç düşmez oldu. Bir de bunların çoğunlukla kontrol dışı ve aşırı kazanç hırsı ile zararlı maddeler içerdiğini düşünürseniz acıklı halimiz ortaya çıkıyor. O zaman hastanelerde yer bulunmadığından ve ilaçların yetersiz kaldığından, huzur ve sükunun yokluğundan şikâyete bir hakkımız kalır mı dersiniz? Sağlığını koruyamayan zulüm karşısında ne kadar sağlıklı düşünür ve hakkı ortaya koyabilir acaba?

Bugünkü bitip tükenmek bilmeyen yolsuzluklara kapı açan ve koca Osmanlı’yı darma duman eden Siyonist İttihat Terakki Cemiyeti şairlerinden Tevfik Fikret bile onlara dayanamayacak hale gelip istihza ediyordu:

“Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştiha sizin

Patlayınca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Durmayın tıkın tıkıştırın, sıkın, sıkıştırın

Yiyin efendiler yiyin çatlayıncaya kadar yiyin”

Yüce kitabımız Kur’an’daki kıssalar geçmiş kavimlerin azgın hayatından bahsederken aslında müslümanı her an diri tutma hedefi taşır. Yok, olup gideceği akla bile gelmeyen Roma İmparatorluğunun hayatını kaleme alan tarihçiler bilhassa devrin idareci ve şövalyelerindeki doymak bilmez yemek sarhoşluğundan  bahsederler. Tıka basa yiyip  birbirlerini göklere çıkaran zırva konuşmalarla yağlarken ardından tekrar yiyebilmek için parmaklarını ağızlarına sokup kendilerini affedersiniz kusmaya zorlarlardı.

Rasulullah (s.a.s.)sağlık, huzur ve afiyet kaynağı olarak midenin üçte birini yemek, üçte birini su ve geriye kalanının da rahat nefes için boş bırakılmasını emretmektedir. Acaba bugün buna riayet eden insanımız ne kadardır? Yine Efendimiz şöyle buyurur: “Kalpleri fazla yemek ve içmekle öldürmeyiniz. Çünkü kalp ekin gibidir. Ekinin üzerinde su çoğaldı mı ölür.” Gerçekten fazla yemek insanı ağırlaştırıp rehavete salarken, mide rahatsızlıkları baş gösterdiği gibi insanı tembellik ve uyku sardığını çok iyi bilirsiniz. Özellikle son yıllarda her köşe başında batıdan ilham alınarak açılan Fast-food (acele yemek yeri)larda ayakta tıkıştırılan olur olmaz şeyler insanımızı mide fesadına uğrattığı gibi afiyet ve huzur içindeki bereketli sofralardan bizi mahrum bıraktı. Hikmet sahibi ve Kuran-ı Kerim’de adı ile anılan bir surenin bulunduğu Lokman Hekim oğluna şöyle diyor: “Ey oğul mideyi doldurduğun zaman, fikir uyur. Hikmet dilsiz olur. Azalar ibadetten bıkıp otururlar.”

Bu, şekilde hareketle ne fikri ve kültürel toplantılardan, ne de alınan önemli kararlardan çoğu zaman fayda ve katkımız olmuyor. Fahri kâinat Efendimizin (s.a.s.) çeşitli ülke hükümdarlarına gönderdiği mektuplardan biri de Mısır liderine yazılmıştı. Mukavkıs bunun mukabilinde çeşitli hediyelerle birlikte uzman bir hekim göndermişti. Hekim üç yıla yakın Medine’de kaldığı halde başvuran olmadı. Artık geri dönmek için izin istemeye gittiğinde Peygamberimizden (s.a.s.) müslümanların yabancı bir hekime niçin gelmediklerini sormuştu. Efendimiz tatlı tebessümü ile müslümanın Sünnete sımsıkı uymak kaydı ile kolay kolay hastalanmadığı için başvurmaya gerek duymadığını ifade buyurdular. Müslüman tıka basa yemeden ve hatta tam doymadan sofradan kalkar ve acıkmadan da yemeğe oturmaz. Onun içindir ki, Peygamberimiz; “Mümin kimse bir karınla, münafık ise yedi karınla yer” buyurur. Hatırlanacağı gibi üzerinde bulunduğumuz bu toprakları Diyar-ı Rum’dan Anadolu haline çeviren fazilet ve gönül erleri Âhiyan-ı Rum, Bâciyan-ı Rum ve Abdalân-ı Rum denilen, İslam’ı yaşayan ve yaşatan bacı, kardeş ve hak aşığı insanlar topluluğu idi. Abdalân-ı Rum ocağı erlerinden bahsederken Abdullah bin Sehl Et-Tüsteri şöyle diyor: “Karınlarını aç bırakır, fazla uyumaktan çekinir, sükûta alışır ve kendilerini hakka verirlerdi.” Tarih boyunca Allah’ın veli kulları mecliste yemek yokken yemek üzerine konuşmaktan kaçınır, yemeği azımsayıp ayıplamaz, helâl yemeğin bile fazlasından sakınırlardı. Zira kazanç ve lokmasında helâli ve yeter olanı koruyamayanlar israf ve yalana kapı açmış olur. Öte yandan birlikte ve bir kaptan yemek Sünnet olduğu gibi lokmaların iyice çiğnenmesi de onun cümlesindendir. Efendimizin (s.a.s.) evlerde başucumuza asmamız gereken hadisi şeriflerinden birisi de şöyledir: “Âdemoğluna belini doğrultacak kadar birkaç lokma yeterlidir.” Geçen gün bir fakiri araştırıyordum. Eline geçeni hemen yiyip geriyi düşünmüyorlar dedi komşusu...

Üç kuruş para uğruna telefon reklamları ile insanları bedava diye konuşma yarışına iterek bunu bir salgın hastalık haline getirdiğimiz gibi insanın itibarını da ayaklar altına alıp onu sunileştirdik. Hâlbuki ağızdan çıkan her sözden insanın sorumlu olduğunu ve her sözün torpil tanımayan, bozulmayan, yıpranmayan kayıtlar altına alındığını ve annenin evladına bile bile faydasının olmayacağı o dehşetli hesap gününde insanın suratına çarpılabileceğini müslüman olarak niçin aklımıza getirmiyoruz acaba? Öte yandan çeşitli toplantılarda süslü edebiyata, dalkavukluklara, yalana yer veren konuşmalar asrımızın gerçekten en salgın hastalıklarından biri haline gelmiştir. Toplumun temel dinamiklerinden olması gereken müslümanın her hali gibi yemesi, konuşması ve hatta uyuması bile ölçülü ve örnek olmak borcundadır. Fazla yemek, fazla uyumak ve fazla konuşma insanları aşağıların en aşağısı seviyesine indirir ve bu konularda dikkatli olmayan kişilerin sonu hüsranla biter. 

Her konuda israfa sürüklenmekte olan insanlık âleminin seksen yıl öncesinden dikkatini çeken Bediüzzaman Said Nursi “Lemalar” eserinin otuzuncu bölümünde kendini çekip çevirerek kontrol altına almayan ve israfa dalanlara şöyle seslenir: “Ey israflı, iktisatsız… ey zulümlü, adaletsiz... ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-i hareketi (hareket prensibi) olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata (bütün yaratılmışlara) muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki: Umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla (ölçü tanımazlığınla), israfınla, nezafetsizliğinle (kirli halinle) kızdırıyorsun?..”   

 

Yazar:
Aydın TALAY
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul