20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / CUMA RİSALESİ MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

CUMA RİSALESİ MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

                               

 

Hamdi Yazır tefsirinde şöyle diyor: "Eğer imamdan istizan müteazzir olur ve nâs intihab ettikleri bir adamın başına toplanır da o kıldırırsa caiz olur."1

 

Adliye vekili Seyyid Bey tarafından irad olunan nutukta şunlar geçmektedir: "Fukahayı Hanefiyye'de Sultan olmayan yerlerde Hatibi ve İmamı ahali kendisi intihab ve tayin eder."

 

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Kim kendisine bir ilim sorulurda, o da onu gizlerse Allah kıyamet günü onu ateşten bir gemle gemler."2

 

Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir ki: "Kim bir ilmi gizlerse Allah (c.c.) 'da onu Kıyamet günü ateşten bir gemle gemler."

 

Hanefi Mezhebine Göre Cuma'nın Sıhhati Konusu

 

Son zamanlarda ülkemizde cumanın sıhhati meselesi iki grup arasında çok tartışılan bir konu olmuştur. Hak ve batıl grup.

 

Birinci grup şöyle diyor: "İbn-i Mace'nin Sünen adlı eserinde rivayet ettiği sahih bir hadisten İmam-ı Azam Numan b.Sabit'in anladığı ve çıkardığı hükme göre cumanın sahih olmasının şartlarından bir tanesi de kendisinden daha üstün biri bulunmayan Veliyy'ül Emr'in -İslam devletinin başkanının- veya cumayı kıldırması için izin verdiği bir kimsenin olmasıdır.

 

 

Bu şartın bulunmaması halinde halkın öğle namazını kılmaları gerekir. Çünkü bu şart olmadan cuma namazı kesinlikle fasiddir. Bu İmam-ı Âzam ve İmameyn'in görüşüdür. Bu grup yine diyor ki: Bu şart bulunmadığı zaman halk bir kimse üzerinde anlaşıp öne geçirebilir. Bu takdirde de cuma zaruret olduğu için caiz olur.

 

İkinci grup kendi içinde birçok kısımlara3 ayrılmıştır. Bunlardan bir kısmı;

 

söylenilen şeylerden hiç bir şeyi kabul etmiyor, bilakis; "Bizim ikâmet ettiğimiz ülke Darü'l İslam'dır, dolayısıyla hiç şüphesiz cuma sahih olur" diyor.

 

Diğer bir kısmı da, "Türkiye'de laik Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendirilen hatipler dini selahiyete sahiptirler, öyleyse cumayı kıldırmaları sahihtir" diyor.

 

Bir başka kısmı ise müslümanların sadece namaz için camilere gelmelerinin, imam tayin ve tansib etme olduğunu iddia ediyor. Müslümanlar sanki camilerde toplanmakla o camilerde görevli imamları öne geçirmede de icma ve ittifak ediyorlar. Bugün ülkemizdeki ve toplumumuzdaki durum budur.

 

Hakikat şu ki: Semavi kanunları teyid eden birinci gurubun görüşü doğrudur. Çünkü bu konuda Hanefi Mezhebinden bahseden fıkıh kitabları bu gurubun söylediği şeylerle doludur. Şimdi ben size burada bu konuyla ilgili muteber fıkıh kitablarından bir takım ibareleri nakledeceğim. Bu karmaşık meselede inceden inceye araştırmayı seven değerli okuyucuların görüşlerine sunacağım. Tevfik Allah (c.c.)'tandır.

 

Şerh-i İnaye Ale'l-Hidaye sahibi şöyle diyor: Cuma'yı ancak Sultanın kıldırması caizdir. Yani kendinden daha büyük bir idareci bulunmayan valinin kıldırması. Bu da halife, Sultanın görevlendirdiği emir, kadı veya hatiplerdir.

 

Şafii şöyle diyor: "Bu şart değildir. Çünkü rivayet edilmiştir ki; Hz. Osman (r.a.) Medine'de mahsur iken halka cumayı Hz.Ali (r.a.) kıldırmıştır. Emir, Hz.Osman (r.a.)'ın elinde olmasına rağmen onun emriyle kıldırdığı rivayet olunmamıştır." (c.l, s.412)

 

Bunu söyledikten sonra İnaye müellifi Şafii'nin delilini reddediyor ve şöyle diyor: "Hz. Ali'nin rivayeti Şafiiler için delil değildir. Çünkü Hz.Osman'ın emriyle yapmış olabilir." vs...

 

Fethu'l-Kadir kitabının sahibi Hanefilerin görüşünü teyid ederek şöyle yazıyor: "Hz. Osman mahsur iken Hz. Ali'nin insanlara cumayı kıldırması onun izniyle de olabilir. İzniyle olamayabilir de. Dolayısıyla bunda ne Şafiiler için bir delil vardır, ne de Hanefiler için. Böylece geriye sadece Rasulullah (s.a.s.)'in şu sözü kalır: "Kim adil bir imamı olduğu halde cumayı terk ederse ilh… Bu hadisi İbn-i Mace ve diğerleri rivayet ediyor. Rasulullah (s.a.s.) imamın gerekliliğini şart koşuyor." (c.l, s.412)

 

Değerli okuyucu! Hamişiyle beraber Haleb-i Sağır kitabında şu ibareyi bulabilirsin: "İkinci şart cumada imamın Sultan veya Sultanın izin verdiği bir kimse olmasıdır... Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Kim onu terk ederse…”4 yani, adil ve cair bir imam olduğu halde cumayı terk ederse. “Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde bereket vermesin ..."5

 

Şüphesiz Rasulullah (s.a.s.) cumayı terk edenin cezayı hak etmesi için, imamın olmasını -ki O da Sultandır- şart koşmuştur.

 

Habib b.Ebi Sabit şöyle diyor: "Cuma ancak emir ile olur, sahabe ve ondan sonrakiler böyle yapmıştır. Hatta Hz. Ali (r.a.) bile Hz. Osman (r.a.)’ın mahsur olduğu günlerde onun emriyle cuma kılmıştır. Kebir'de de böyledir."6

 

Mecma’ül - Enhûr müellifi şöyle söylüyor: …Şafii, diğer namazlara itibarla bu şart değildir diyor. Fakat bizim için önemli olan Rasulullah (s.a.v.)'in "Kim adil ve cair imam olduğu halde cumayı terk ederse Allah (c.c.) onun iki yakasını bir araya getirmesin..." sözüdür. Burada herhangi bir imamın olması şart kılınmıştır.”7

 

Biz yine Fefh'ul-Kadir'de aşağıdaki hükmü görüyoruz:

 

"Kim imamı olduğu halde cumayı terk ederse..." İmamın gerekliliği şarttı. Zira cümlenin hal olarak vaki olması bunu ifade eder.8

 

Dairet'il Mearifil-Karn'ir-Rabia-Aşara (14.Y.Y.Ansiklopedisi) yazarı da bizim zikrettiğimiz şeyden bahseder ve şöyle der: "Eğer Sultanın izni olmadan cuma kılınsa İmam-ı Malik, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed'e göre sahihtir. Ama İmam-ı Ebu Hanife'ye göre batıldır."9

 

İbn-i Abidin'de cumanın sıhhatinin şartlanın sayarken şunu zikrediyor:

"…Ve ikincisi, Sultan veya onun cumayı kıldırmakla görevlendirdiği kimse."10

 

Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı kitabında cumanın sıhhati için Veliyy'ül-Emr'in izninin şart olması tam anlamıyla açıklanmıştır. Dolayısıyla imam hakkında (cuma imamı) kendisinden daha üstün bir veli olmayan Veliyy'ül-Emr'in veya cumanın ikâmesi için izin verdiği kimsenin olmasında şüpheye mahal kalmamıştır.11

 

Birçok Şafii kitablarında da bu meseleye işaret edilmiştir. Mesela Ahkâm-ı Sultaniyye, Feth'ul-Muin, Haşiyet'ü İanet'üt-Talibin... vs.

 

Şimdi size bu kitablardan sırasıyla aşağıda konu ile ilgili ibareleri nakledeceğiz.

 

Cuma namazına imam tayininin vacib olması hususunda fakihler ihtilaf etmişlerdir.

 

Ebu Hanife'ye ve Iraklı fukahaya göre cuma imamlığı, devlet başkanının görevlerindendir. Cuma namazı ancak Sultanın veya tayin ettiği kişinin hazır bulunmasıyla sahih olur.

Şafii ve Hicazlı fukahaya göre ise, cuma için imam tayin etmek menduptur (sünnettir). Sultanın (devlet başkanının) hazır bulunması cumanın şartlarından değildir. Cuma namazım şartlarına göre cemaat ikâme ederlerse yerine gelmiş olup, sahihtir.12

 

Bize göre cumanın ikâmesi için devlet başkanının13izni ve mahallin şehir olması onun hilafına14 şart değildir.15

 

Her ne kadar iddia zayıfta olsa bazı Maliki imamları İmam-ı Malik (r.a.)’ın de İmam Ebu Hanife gibi devlet başkanının iznini şart gördüğünü iddia ediyorlar. Şu cümlelere dikkat et:

 

…Yani başlangıçta cumanın ikâmesi için imamın izninin alınması müstehaptır. Sahih olan görüşe göre izni şart değildir.16

 

Muhammed eş-Şeybani, el-Cami'ül-Kebir adlı kitabında şöyle diyor:

 

...Sultanın bizzat kendisi veya cumayı kendisine tevdi ettiği vekilinin olması cumanın sıhhatinin şartlarındandır. Şafii ise "devlet başkanı şart değildir" diyor. Bizim için önemli olan Peygamberimizin  "... adil veya cair imamın olması..."sözüdür.

 

Feteva-yı Hindiyye'de geçen ibarede şöyledir: Adil veya cair Sultanın olması cumanın şartlarındandır. Tatarhaniye'de Nassab'dan naklen böyledir. Veya Sultanın emrettiği bir kimsenin olması. Bu da ya emir olur veya kadı olur, yahut da hatipler olur. Hidaye şerhi Ayni'de de böyledir. Cumanın ikâmesi devlet başkanının veya naibinin emri olmadan caiz olmaz. Muhid'üs-Serahsi'de böyledir.

 

İmamın izni alınamazsa halk cumayı kendilerine kıldıracak bir adam üzerinde anlaşır17 ve bu caiz olur. Tezhib'de böyledir. Şayet halife ölse ve onun müslümanların işlerine bakan valileri, emirleri varsa, onlar azledilmedikleri sürece onlar üzerinde velayet hakları olduğu için cumayı kıldırırlar. Muhid'üs-Serahsi'de böyledir.18

 

Meşhur araştırmacı Muhammed b.Muhanımed Cabir el-Mısri "Kavaninû't-Teşri' ala Tarikati ebi Hanife ve Ashabihi" adlı kitabında meseleyi uzunca izah eder:

 

...Cuma namazında imamın halife veya emirler, kadı, hatip gibi kimselerden kendisine halifenin izin verdiği kişi olması. Âlimlerimiz bu şart için şunu delil getiriyorlar:

 

İbn-i Mace Cabir'den şöyle naklediyor: Her kim benim hayatımda veya ölümümden sonra adil veya cair bir imam olduğu halde cumayı küçümseyerek ve inkâr ederek terk ederse Allah (c.c.) onun iki yakasını bir araya getirmesin, işinde bereket vermesin. Haberiniz olsun ki, o kimsenin namazı da yoktur, zekâtı da yoktur, haccı da yoktur, iyiliği de yoktur. Bunu Bezzar el-Evsat'ta Taberani'den rivayet etmiştir. Şafii cumanın sıhhati için devlet başkanının izni şart değildir diyor. Aynı şeyi İmam Malik ve bir rivayette İmam Ahmed'de söylüyor. Ve şunu delil getiriyorlar:

 

Hz. Osman (r.a.) Medine'de mahsur iken cumayı halka Hz. Ali (k.v.) kıldırmıştır. Emir onun elinde olduğu halde Hz. Osman'ın emriyle kıldırdığı rivayet olunmamıştır.

 

İmamlarımızın19 bu namaz hakkında nakledilen rivayetlerle icmaya benzer bir şekilde istidlal etmeleri mümkündür. Yani cuma namazı ancak Rasulullah (s.a.s.), halifeleri ve tabiinler devrindeki şekline göre ikâme edilir. İbn'ül-Münir20 "Öteden beri sünnet (adet), cumayı Sultanın veya onun emriyle birinin kıldıra gelmiş olmasıdır. Böyle olmadığı zaman insanlar öğle namazını kılarlar." diyor. Hasan-ı Basri'de Sultanın hakkı olan dört şeyden birinin cuma olduğunu söylemiştir.

 

Habib ibn-i Sabit: "Emirsiz ve hutbesiz cuma olmaz" demiştir. Bu el-Evzai'nin21 sözüdür. Muhammed b.Mesleme ve Ömer el-Maliki'nin görüşleri de böyledir.

 

İmam Malikten rivayet edildiğine göre: "Bir adam imamın izni olmadan öne geçse, insanlardan namaz sakıt olmaz". Şafii'den gelen bir söz de şöyledir: "Cuma ancak Sultanın veya onun naibinin arkasında sahih olur."

 

Ebu Yusuf tan rivayet edildiğine göre: "İnsanlara cumayı kıldırmak kadıdan evvel emniyet amirinin hakkıdır."

 

Âlimlerimiz22 şöyle demişlerdir: "İmamın iznine ulaşılmadığı zaman, halk toplanıp kendilerine namaz kıldıracak kimseyi öne geçirebilir."22

 

Âlimlerimiz şöyle demiştir: "Cumanın sıhhati için malum şart bulunmadığı zaman ki, o Sultanın bizzat veya izin verdiği kimsenin cumayı ikâme etmesidir. O zaman kendilerinden birisi üzerinde anlaşırlar ve onu öne geçirirler. Bu öne geçirme, cuma ikâmesi için Sultanın izin verdiği bir kimsenin bulunmadığı yerde, halkın her şeyin idrakinde olarak, mesela o kimseye; "sen geç ve bize cumayı kıldır" demesiyle gerçekleşeceği açıktır. Çünkü cumanın ikâmesi için Sultanın izin verdiği bir kimse bulunmamaktadır."

 

Bu cumanın sıhhati için sebep olan öne geçirmedir. Yoksa sadece insanların cuma günü bir mescidde hiçbir şeyin şuurunda olmadan toplanmaları, sonra imamın öne geçirilmesi, selahiyete haiz olmayan bir müessese tarafından tayin edilmesi öne geçirme sayılmaz ki, cumanın sıhhati için sebep olabilsin. Bilakis insanlardan en ufak bir girişim olmaksızın kendi kendine bir öne geçme vardır. İşte size bizim söylediğimize işaret eden fukahanın ibareleri:

 

1- İmamın iznine ulaşılamadığı zaman, halk kendilerine cumayı kıldıracak birisi üzerinde anlaşır ve onu öne geçirebilirler.24

 

2- Sultana gelince, o cumanın edasının şartıdır bize göre. O veya onun vekili hazır bulunmazsa cuma caiz olmaz... Çünkü Hz. Osman mahsur iken halk Hz. Ali'yi öne geçirmiş, o da onlara cumayı kıldırmıştır.25

 

3- ...Muhammed (r.a.)'den rivayet edilmiştir ki; şayet İfrikiyye valisi ölse, halk bir adam üzerinde anlaşır, o adam da onlara cumayı kıldırır, bu onlara yeter. Çünkü Hz. Osman mahsur kaldığı zaman, halk Hz. Ali (k.v.) üzerinde ittifak etmiş, o da onlara cumayı kıldırmıştır. Halife bunu kendisinin halka nazaran durumunu göz önüne alarak emreder. Halk kendilerinin konumuna bakarak, o kimse üzerinde ittifak eder. Bu da ona halifenin emri gibi olur.26

 

4- Halkın hatip tayin etmesi eğer halife, vali, emniyet amiri, kadı varsa muteber değildir. Olmadıkları zaman zaruretten dolayı caizdir.27

 

5- Eğer orada kadı ve ölünün halifesi (velisi) olmazsa halk bir adamı öne geçirmede anlaşsa, zaruret yeri olduğu için caizdir.28

 

Cumanın ikâmesi için Veliyyü'l-Emr'in (devlet başkanının) izni mescid yapılırken şarttır. Mescid yapılırken Sultanın kendisine izin verdiği kimse başkasına izin verebilir. Bu başkası da diğer birine izin verebilir ve böyle devam eder. Fakat ilk önce izin veren veliyyü'l-Emr öldüğü zaman, zamanımızda bulunan veliyyü'l-Emr'in izni şarttır.

 

Eğer dilersen bütün dikkatinle "ed-Dürrül-Muhtar maa Hâşiyet-i Reddi'l-Muhtar" kitabından alınan gelecek ibareleri oku, görürsün ki, çok açık bir şekilde bizim söylediğimiz şeye işaret ediyor. (ve "ibn-i Cürübaş'ın en-Nüc'a fı ta'dadi'l-Cum'a" adlı kitabında da vardır.)

 

Şüphesiz cumanın ikâmesi için izin29 mescidin yapılışı anındadır. Bundan sonra izin şart değildir. Yoksa izin her hatibin beraberindedir. Tamamı Bahir'de.30

 

 

Mecmau'l-Enhûr'da şöyledir; İstihlaf (birini kendi yerine geçirme) mutlak olarak caizdir. Yani zaruret için olsun veya olmasın. Çünkü izn-i âm31 945 tarihinde vuku bulmuştur, fetva da bunun üzerinedir.32

 

Aşağıda üstad İbn-i Abidin haşiyesinden ibarelerin nakledilmesinde büyük fayda vardır. Çünkü sathi ve basit ilim ehline karışık gelen bazı noktalardan maksadın ne olduğunu açıklayacağız. -Yorumlar kısmında açıklayacağım.-

 

İbareler şöyle: (Tetimme); Camiu'l-Fusuleyn'in evvelinde zikredildi ki; kâfirler tarafından tayin edilen müslüman bir valinin bulunduğu her şehirde, o valinin cumayı ve bayramları ikâme etmesi, haraç alması, kadı tayin etmesi, bekârları evlendirmesi caizdir. Çünkü onlara müslüman birisi hâkimdir de ondan.33

 

Kâfirlere itaat edilmesi ya bir anlaşma gereğidir veya aldatmadır. Ama içerisinde kâfir valilerin bulunduğu yerlerde cuma namazım ve bayramları ikâme etmek müslümanlar için caizdir.34 Kadı ınüslümanların rızasıyla kadı olur. Ve ınüslümanların kendileri üzerine kadı aramaları vaciptir. Bezzaziye'den cuma babında bu şekilde takdim ettik.35

 

Şurası açıktır ki, cuma namazına koşmayı emreden ayet, fakihlerin beyanına göre has'tır, mutlak değildir. Dilerseniz "Fetlu'l-Kadir" müellifine azıcık kulak verelim: "Şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın 'koşun' ifadesinin mutlak olması mekânın hususiliği ve yolcular, köleler gibi birçoğunun tahsis edilmiş olmasıyla mukayyettir. Böylece diğer zanni delillerle tahsis edilmesi caizdir. Sultanın emrettiği kimseyle de tahsis edilir."36

 

Cumanın sıhhatinin birinci şartı, namaz kılınacak yerin şehir olmasıdır. Bu yerin tarifinde iki görüş vardır. Onlardan bir tanesi cuma vacip olan ahalinin hepsi toplandığı vakitte mevcut en büyük camiye bil-fıil gelmeseler bile, sığmayacak kadar kalabalık olan yerdir. Fetvada bu görüş üzerinedir.

 

İkinci görüş -mezhebin zahiri böyledir- içinde emirin (vali) ve şer'i hadleri ikâme etmeye muktedir kadının bulunduğu yerdir.

 

Sözlerinden anlaşılıyor ki; bu görüşe göre orada cumanın sıhhati için kadının şer'i hükümleri bil-fıil hepsini uygulaması şart değildir. Çünkü zulümce en şiddetli vali zamanında cuma ikâme edilmiştir. Haccac Abdulmelik'in valisiydi. Bununla beraber o hükümlerin hepsini uygulamıyordu. Öyleyse cumanın sıhhati için bu yere kadının, hükümlerin çoğunu uygulamaya gücünün yetmesi kâfidir. Zira valiler tarafından bazı hükümlerin ihlal edilmesi her asırda vuku bulmuştur. Veliyyü'l-Emr (Sultan) bazen de kadının bazı hükümleri uygulamasına mani olur. Yani ona her haddi uygulama yetkisi vermez.

 

Eğer cumanın sıhhati için kadının bil-fıil bütün hükümleri uygulamasını şart koşarsak hiçbir zaman İslâm beldelerinden bir beldede cumanın sıhhati mümkün olmaz.

 

Hatta beldenin valisi ölse veya beldede meydana gelen bir fitneden dolayı cumada hazır bulunmasa, bu beldede kadı ve emir bulunmamakla beraber halk bir kişiyi cumanın ikâmesiyle mükellef tutar. Bu söylediğimizden şüphe ediyorsan, sana ibn-i Abidin'in sözünden okuyacağımız şeyi iyi dinle!

 

Cumanın sıhhati için yedi şey şarttır. Birincisi cumayı kılmakla mükellef olan ahalinin hepsini, toplandıkları vakit en büyük camisinin almadığı şehirdir. Fıkıhçıların çoğunluğunun fetvaları buna göredir. Mücteba: çünkü ahkâm hususunda gevşeklik meydana gelmiştir.

 

 

Zahir olan mezhebe göre şehir, hadleri uygulamaya gücü yeten, kadısı olan her yerdir. Nitekim mülteka üzerine yaptığımız şerlide bunu yazdık.38

 

Konuyu hakkıyla ele alan âlimlerden biri "İ'laû's-Sünen" kitabının müellifi Pakistanlı büyük âlimdir. İşte önünde, güzel bahçelere bir göz at:

 

Ali b.Haşrem, İsa b.Yunus, Şu'be, Ata b.Ebu Meymune ve Ebi Rafi'den rivayet edilmiştir ki; Ebu Hüreyre Bahreyn'deyken39 Hz. Ömer'e mektup yazıp, cuma hakkında som sordu. Hz. Ömer (r.a.)'de "her nerede olursanız olun cumayı kılın" diye cevap gönderdi. Bu hadisi ibn-i Hüzeyme sahihinde rivayet etmiştir. Beyhaki el-Marife'de şöyle der: bu hadisin isnadı hasendir. Et-Ta'liku'-Muğni'de de aynıdır. (1-166)40 Ahmed "Her nerede namaz vakti gelirse abdest alır, namazı kılarım" sözünü ilave etmiştir. El-Fetih'te bunu Hafız zikretmiştir. "Her nerede namaz" vakti gelirse" sözüyle uygun mekân kastediliyor. Çünkü kabirde, mezbahada, hamamda, develerin yattığı vb. yerlerde namaz kılmak mekruhtur. Necis olan yerlerde de ittifakla sahih değildir. İşte burada da öyledir. İyi anla!

 

Karşı taraf hadisin manalarını düşünmüyor ve derinlemesine bir araştırma yapmıyor. Çünkü Hz. Ömer (r.a)'in "Her nerede olursanız olun" sözünün genel olduğunu iddia ediyor ve o sözü mutlak olarak cumanın köylerde de caiz olacağına delil getiriyor. Bilmiyor ki, bu ittifakla uygun olan mekânlara hastır. Çünkü kapalı evlerde, necis olan mekânlarda cuma sahih olmaz. Durum böyle olunca, hadisin genel olması ortadan kalkar. Bundan dolayı bizim üzerimize düşen o hadisi diğer bir delil ile şehirlere veya hitabın emire olmasından dolayı imam tarafından tayin edilen emirin bulunduğu köylere has kılmamız gerekir. Allahû Â'lem.

 

Ebu Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.s.) bir gün bize hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah (c.c.) sizin üzerinize cumayı benim bu makamımda, bu saatte, bu ayda ve bu senede kıyamete kadar farz kılmıştır. Kim onu özürsüz olarak, adil veya zalim bir imam olduğu halde terk ederse, Allah (c.c.) onun iki yakasını bir araya getirmesin, işinde bereket vermesin. Dikkat edin onun ne namazı vardır, ne iyiliği vardır, ne de sadakası vardır." Bunu el-Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir. Bu rivayette Musa b.Atiyye el-Bahili vardır, ben onu tanıyana rastlamadım. Diğer ravileri sikadır. Mecmâu'z-Zevaid'de aynı şekildedir.

 

Ben derim ki, ibn-i Hibban'ın kaidesine göre onun benzerleri sikadır. Zehebi el-Mizan'da, el-Hafız, el-Lisan'da, Faslüa'l-Müteferrikat'ta el-Lisan'ın sonunda belirttiğimiz gibi sikadır veya mesturdur diye herhangi bir şey zikretmemişlerdir. (6-866) Bu hadisi aralarında Yahya b.Said b.Abdullah, Ali ibııü'l-Hüseyin b.Cürsüme'nin de olduğu bir cemaat imam Ahmed'in arkadaşı Müheıuıe' b.Yahya es-Sami'den (Darekutni ve ibn-i Hibban buna güvenilir demiştir) o da Zeyd b.Ebi Zerka'dan, o da Sufyan-ı Servi'den, o da Ali b.Zeyd'den, o da Said b.Müseyyebden, o da Cabir'den (r.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Rasulullah (s.a.s.) bize cuma günü hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah Tealâ bu günümde... farz kılmıştır." El-Lisan'da da aynıdır. (6-108) Ali b.Zeyd hariç bu hadisin ravilerinin hepsi sikadır. Ali b.Zeyd hakkında ihtilaf edilmiştir. Yakub b.Şeybe onun güvenilir olduğunu söylemiştir. Tinnizi de sadıktır demiştir. Saci de şöyle der: "O ehl-i Sıdk'tandı ve birçok kişi ondan rivayet etmiştir41

 

Ben derim ki, ondan şube rivayette bulunmuştur. O da ancak sika (güvenilir)

birisinden rivayet eder. Başka bir rivayete bitişik olarak. Müslim bu kişininrivayetini de tahriç ediyor. Sünen sahipleri ve Buhârî el-Edeb'te onunla ilticac (delil gösterme) etmişlerdir.      Et-Tazhib'de de aynı şekildedir. Hadis hasendir. İbn-i Mace, Ali b. Zeyd'den Adevi tarikiyle uzunca rivayet etmiştir. İbn-i Abdilberr şöyle demiştir: Hadis ilmi ehlinden bir grup şöyle der: "Bu onun uydurmasıdır. Onlar bundan dolayı ona hamlettiler." Dedi ki: "Fakat biz o hadisi başka birinin rivayetinden bulduk. Sonra Muhammed b.Vaddah'ı zikretti o sika idi. O bu hadisi ibn-i Ebi Haysûme'den rivayet etti. O da Muhammed b.Musaffa'dan, o da Bakiyye'den, o da Hamza b.Hassan'dan, o da Ali b.Zeyd'den rivayet etti. El-Lisan'da da böyledir." Hafız şöyle der: "Bu rivayette Hamza b.Hassan hariç hiç bir şey yoktur. Hamza b.Hassan meçhuldür." Ayni el-Umde'de şöyle der: "Benzerini Ömer'den; Taberani el-Evsat'ta rivayet etmiştir. Hadis birçok yönden ve muhtelif yollardan rivayet edildi mi kuvvet kazanır ve delil olmasında hiçbir engel kalmaz."

 

Ebi Said el-Hudri'den rivayet edilmiştir…. sözü hadisin cuma için imamın (devlet başkanı) şart olduğuna delaleti açıktır. Çünkü Rasulullahı (s.a.s.) cumayı imam olduğu halde terk edeni cehennemle tehdit, etmiştir. Cezanın gerekli olabilmesi için imam şart olmuş oluyor. Nitekim cümlenin "hal" olarak gelmesi buna işaret eder. İmam olmadan cuma sahih olmaz. Bizzat şartın manası budur.

 

Bu vücubunun şartı mı, yoksa sıhhatinin şartı mı olduğuna gelince, açıktırki, vücubunun şartlan bizzat namaz kılanla ilgili olan şartlardır. Mesela hürriyet, sıhhat, selamet, mukim olma, buluğ çağına erme gibi şeyler. Namaz kılanla ilgili olmayan şartlara gelince, işte onlar sıhhatinin şartlandır. Açıktır ki; imam cemaat her ikisi de vakit ve şehir şartı gibi namaz kılanla bizzat alakalı değildir. Bilakis başkasıyla alakalıdır. Vücub ve sıhhat şartı her ikisi de beraber olur. Sadece vücub şartı olmaz.     

 

Belirttiğimiz gibi cumanın nafile olması meşru değildir. Yine aynı şekilde öğle farzdır. Onun farziyeti ancak kendisi gibi farz olan bir şeyle düşer. Böylece imam olmadan cumanın sıhhatinin nafile olma ihtimali boşa çıkmıştır. Anla!

 

Ayni'nin el-Umde'sinde şu vardır: cumayı Sultan veya onun emir verdiği kimseler kıldıra gelmiştir. Eğer böyle olmazsa öğle namazını kılarlar.(3-26S)

 

Ben derim ki; bu üzerinde icma olan şeyi anlatır gibi. Ebu Said el-Hudri'nin hadisi, Cabir'in merfu hadisi ve sahabenin rivayetlerinden zikrettiğimiz şeyler bunu destekliyor.

 

Ayni şöyle der: "Hasan-ı Basri dört şey Sultana aittir" der ve onlardan bir tanesinin de cumanın (ve iki bayramın)42ikâmesi olduğunu zikreder.

 

Habib b. Ebi Sabit şöyle der: "Cuma ancak emir (devlet başkanı) ve hutbe ile olur, bu Evzai, Muhammed b.Mesleme ve Yahya b.Ömer el-Maliki'nin sözüdür. İmam Malik'ten rivayet edilmiştir ki; bir adam imamın izni olmadan öne geçse cuma onlardan düşmez."

 

El-Beyan sahibi Şafii'ye ait eski bir sözü zikreder: Cuma ancak Sultanın veya onun izin verdiği kimsenin arkasında sahih olur. (3-269)

 

Muhalifler şunu delil getiriyorlar: Hz. Osman (r.a.) Medine'de mahsur iken Hz. Ali (r.a.) halka cuma (ve bayram) namazlarını kıldırmıştır. Emir onun elinde olduğu halde Hz. Osman'ın emriyle kıldırdığı rivayet edilmemiştir.

 

Biz deriz ki; bu delil geçersizdir. Çünkü Hz. Ali Hz. Osman'ın emriyle bu işi yapmış olabilir veya Hz. Osman'ın iznine ulaşamamış olabilir.

 

Ayrıca şunu da ifade ediyoruz; imamın iznine ulaşılamadığı zaman insanlar bir araya gelir, kendilerine cuma namazını kıldıracak birisini öne geçirirler. Bunu Ayni el-Umde'de ifade ediyor.(3-368)

 

Biz cuma için Sultan kıyas yoluyla şart koşmuyoruz... Sem'î, merfu ve mevkuf rivayetlerle şart koştuk. Eğer şari'in cuma namazı ile diğer namazları ayırdığı sana yeterse böyle. Yoksa fark yönü aramak ancak şari'den olur. Eğer buna cüretliysen ondan iste.43

 

Geçen bütün sahih nakillere istinaden diyoruz ki; Hanefi mezhebine göre Türkiye'de cuma namazı sahih olmaz. Çünkü cuma imamının şu ikisinden birisi olması Hanefilere göre cumanın sıhhatinin şartlarındandır. Ya İslâmî devlet başkanı veya cumanın ikamesi için onun izin verdiği bir kimse.

 

Bilinmektedir ki, anayasasında belirtildiği gibi Türkiye Devleti İslâmî bir devlet olmayıp, laik bir devlettir. Laik bir devletin başkanına 'imamdır', 'İslâm devlet başkanıdır' denemez.

 

Bizce imam (İslâm Devlet Başkanı) bulunmadığına göre, onun izin verdiği bir kimse de bulunamaz. İşte burada sıhhat şartı yok olmuştur. Böylece cuma kesiti olarak fasit olur. Bu imam Ebu Hanife ve İmameyn'e (r.a.) göredir.

 

Fakat Hanefilerden müteahhirin ulemaya göre: Sultanın veya onun izin verdiği kimsenin olmadığı zamanda cumanın sıhhati diğer bir şeyin gerçekleşmesiyle mümkün olur. O da, cumayı ikâme etmek için belli bir kişi üzerinde anlaşarak ve onu imam olarak öne geçirerek, insanlar (müslümanlar) tarafından cuma imamının tayin edilmesidir.

 

 

 

 

Açıktır ki, ülkemizde Sultanın olmadığı gibi, son zikredilen "cuma imamım halkın tayin etmesi" şartı da yoktur. Hanefilerin görüşlerine göre ülkemizde sıhhat şartı asla mevcut değildir.

 

Kardeşlerim! Müsaade ederseniz size şunu söyleyeyim; uzun zamandan beri müslümanların zihnini meşgul eden bu önemli meselenin mevcut şartlar içindeki biricik çözümü; Türkiye'de cami imamlarının hepsinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından değil de, müslüman halk tarafından belirlenmesi ve tayin edilmesidir.

 

Bu Hanefilerden müteahhirin âlimlerinin görüşüne göre en azından cumanın sıhhatinin gerçekleşmesi için şarttır. Doğru yola erdiren ancak Allah (c.c.)'tır.

 

Son olarak şunu söylemek istiyorum: cumanın farz ve caiz olması için gerekli şartlar aynı zamanda iki bayram namazınında farz veya caiz olmasının şartlarıdır. Ancak hutbe hariç. Çünkü hutbe iki bayram için sünnettir. Hanefi âlimlerinin telif ettiği fıkıh kitaplarının hepsinde açık olarak yazılıdır. Bundan çıkan netice; ülkemizde sıhhat şartının olmamasında cuma ve bayram namazları arasında bir fark yoktur.

Allah (c.c.)'ın salât ve selamı efendimiz Muhammed'e (s.a.v.), onun Âl'ine ve Ashabına olsun.

 

 

Ek:

 

Son günlerde ismini açıklamayan Iraklı bir şahıs tarafından gönderilen altı sayfadan oluşan arapça bir mektup elime geçti. Daha sonra gözden geçirdim ve baktım ki, bu meçhul yazar benim Hanefi mezhebine göre cuma hakkında Arapça olarak yazdığım risaleyi tenkid ediyor. Risalemi tenkid eden zannediyor ki, ben risalemde üç imamın değerini düşürmek istiyorum. Yani Imam-ı Malik b.Enes, İmam Muhammed b.İdris eş-Şafıi ve İmam Ahmed b.Hanbel (Allah (c.c.) hepsine rahmet etsin.)

Gerçek şu ki; ben orada İmam Ebu Hanife'nin (r.a.) mezhebine göre önemli bir meseleyi açıklamak ve tahkik etmek istedim. Böylece bu büyük imamın mezhebinde olanlar tanısın ve bilsinler ki, mezheplerinde önemli bir mesele var. Bu mesele ehemmiyetli olmasına rağmen, onlar bundan gafil.

 

Bu yanlış zanna dayanarak, bu meçhul adam bütün Hanefi âlimlerine ve onların imamı İmanı Ebu Hanife'ye (r.a.) üstün gelmeye, hücum etmeye, saldırmaya başlıyor. Onlara mektubunda öyle bir üslupla itiraz etmeye başlıyor ki, sanki müctehid olsun olmasın, bütün Hanefi âlimlerinden daha bilgili ve daha büyük.

 

Sanki herkes ona göre cahil ve fakir. Hâlbuki onun ilmi seviyesi failin ve muzaf’un ileyh olan ismin arasındaki farkı göremeyecek derecededir. Çünkü mektubunun birinci sayfasında nahiv ilminin kaidelerine göre failin hakkı raf olmasına rağmen, fail olan iki kelimeyi mecnur olarak harekeliyor. Bunu ilkokul birinci sınıf öğrencisi bile bilir. Bununla beraber o kendisini en büyük rütbede ve o büyük âlimlerin hepsinden kendini ilimce daha çok görüyor.

 

Öyleyse bu cür'etli adanı ne yazıyor ve ne diyor?

 

Özetle ve mefhum olarak şöyle diyor:

 

Önce İmam-ı Âzam Ebu Hanife'nin, daha sonra da ondan sonraki onun mezhebinin âlimlerinin hepsinin delil getirdikleri hadis Zevaid-i Sünen-i İbn-i Mace' de açıklandığı gibi zayıftır. Bu hadis ahaddır, haddi zatında zayıf hadistir. Cuma namazına gitmeyi emreden âm olan ayeti tahsis etmesi mümkün değildir. Ayet şöyle: "Allah (c.c.)'ın zikrine koşun...". O Hanefiler'e yaptığı her hücumda sanki Şafii'lerin görüşünü müdafaa eden bir avukat gibi görünüyor.

 

Onun itirazlarına cevap vermeden önce Allah (c.c.) şahittir ki, bizim bu konuda yazmakta olduğumuz veya yazdıklarımızdan maksadımız: İslâm mezheplerinin mukallitleri arasında münakaşa ve tartışma yaymak değildir. Biz aynı zamanda bu konuda -cuma namazında Sultanın izni - konusunda- üç mezhebin Hanefi mezhebine muhalif olduğunu inkâr etmiyoruz. Gün ortasında güneşten daha parlak olan bir meseleyi nasıl inkâr edebiliriz?

 

Bizi bu hassas ve nazik meseleye dalmaya sevk eden şey, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin İslâm Devlet Başkanının bulunmasını, cumanın sıhhatinin şartlarından bir şart saymasıdır. Ve bu şartın ülkemizde gerçekleşmemesidir. Bunun için bizim bu konuya eğilmemiz ve ibadetlerini Hanefi mezhebine göre yapan mukallitlere onunla amel ettikleri zaman namazlarını sıhhatli şekilde eda edebilecekleri yolu göstermemiz gerekti. Bu yolda bu gün cuma imamının belirlenmesi ve halk tarafında tayin edilmesidir, başka değil. Bu Hanefilerin müteahhirinlerinin görüşüdür. Şimdi Iraklı'nın itirazlarını cevaplamaya dönebiliriz:

 

İtirazlarının birincisinde şöyle diyor: "İmam-ı Âzam Ebu Hanife'nin delil getirdiği hadis zayıf hadistir."

 

Kadir ve yüce olan Allah (c.c.)'tan yardım isteyerek cevaben diyoruz: Herkes bilsin ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İbn-i Mace ve diğerlerinin rivayet ettiği bu hadisin sıhhatine tam olarak kani idi. Bunun için bu hadisi delil getirdi ve ondan bu şer'i hükmü çıkardı. Yoksa onun gibi büyük bir imam doğruluğuna inanmadığı bir hadisle nasıl delil getirir? Bu katıksız bir yalandır. İmam Muhammed eş-Şeybani'de el-Camiü'l-Kebir adlı kitabında delil getirmiştir. Sonra bu hadisin sıhhatine en ufak bir şüphe duymadan bu mezhebin fakihleri fıkıh kitablarında bu hadisle delil getirmişlerdir.

 

Bu meselenin bir yönü, diğer taraftan hadis âlimlerinin meşhurlarından azımsanmayacak bir grup da bu hadisin sahih ve hasen olduğuna hükmetmişlerdir. Eğer istersen Pakistanlı büyük âlimin "İ'laûs-Sünen" kitabına bak, orada hastaya şifa veren ve susayanı kandıran şeyi görürsün. Şöyle ki:

 

İbn-i Mace'nin ve diğerlerinin cuma hakkında rivayet ettikleri hadisin ravilerinin hepsi sikadır (güvenilirdir). Ancak Ali b. Zeyd hariç, onda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Yakub b. Şeybe güvenilir (sika) demişti ve Tirmizi çok doğrudur (saduk) demiştir.

 

Saci de şöyle diyor: "O sıdk ehlindendi. Birçok kişi ondan rivayet etmiştir."44

 

Ondan Şu'be rivayette bulundu, bilindiği gibi O sadece sika olan kimseden rivayet eder.

 

Başka bir rivayete ek olarak Müslim bu kişinin rivayetini de tahriç ediyor. Buhârî el-Edeb'de ve sünen sahipleri hüccet kabul etmiştir. Tehzib'de de aynı şekildedir. Hadis hasendir. İbn-i Abdilberr şöyle diyor: Hadiscilerden bir grup der ki; bu hadis -ibn-i Mace'nin rivayet ettiği hadis- onun uydurmasıdır. Yani Ali b. Zeyd'in uydurması. Onlar ona hamlettiler, ondan dolayı diyor ki: Fakat bu hadisi başka rivayetten de bulduk...45

 

Zehebi'nin "Mizanü'l-İtidal fi Nakdir-Rical" adlı eserine de bakınız, orada da şu ifadeyi bulacaksınız:

 

Ebu Hatem şöyle demiştir: Ali b. Zeyd b. Cüd'an'ın hadisi yazılır. Tirmizi şöyle der: O saduktur.

 

Abdullah b.Muhammed el-Adevi'ye gelince şüphesiz Yakııb b.Ed-Devıaki ve diğerleri ondan hadisler rivayet etmişlerdir.

 

Umdetü'l-Kari şerhi Sahihi'l-Buhârî sahibi Aynî, cuma ile ilgili ibn-i

Mace'nin hadisini naklettikten sonra şöyle yazar: ...Eğer sen ibn-i Mace'nin senedinde Abdullah b. Muhammed el-Adevi ve Bezzarin senedinde Ali b. Zeyd b. Cüd'an her ikisi üzerinde laflar edilmiş dersen, ben derim ki: Bir çok yoldan ve muhtelif vecihlerden bir hadis rivayet edildi mi, artık o hadis kuvvet kazanır ve delil olarak kullanılmasında bir engel kalmaz. Özellikle bu hadis ibn-i Ömer'in hadisiyle kuvvetlenmiştir, (c.5, s.275)

 

Bizim bütün bunları nakletmemize ve zikretmemize rağmen Iraklı adam hadisin zayıflığına ve o hadisle delil getirmenin sahih olmayacağına hükmetmede müctehidlerden, âlimlerden, hadisçilerden adları geçen kimselere en ufak bir ölçü ve değer sunamaz.

 

Mektubunda serdettiği ikinci itiraz anlam olarak şöyle: İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin delil getirdiği hadis ahaddir. Ahad hadisler zannidir. Dolayısıyla âm olan cuma ayetini tahsis için bir sebep olamaz.

Bunun üzerine diyoruz ki: Usûl'ü Fıkıh âlimlerinden büyük bir çoğunluk bu gibi itirazlara fıkıh kitaplarında yer vermişlerdir. Fakat biz bunun cevabını "İlm-i Usûli'l-Fıkıh" kitabının müellifi üstad Abdulvehhab Hallafa bırakmak istiyoruz. Çünkü o Iraklı adamın Hanefilere olan itirazına aslen meydan vermiyor. Şöyle diyor Abdulvehhab Hallaf:

 

            …İçinde Şafiiler’inde olduğu bir grup şu görüşe sahiptir. Tahsis edilmeyenbir âm lafız zahirdir, kati değildir. İçine aldığı fertlerin tamamına zanni olarak delalet eder. Tahsis edildiği zaman tahsisten sonra geri kalan fertlerine de delaleti zanni olur. Tahsisten önce de soma da delaleti zannidir ve bundan- anlaşılır ki, âm’ın zanni delille tahsisi mutlak olarak sahihtir. İster birinci tahsis olsun, isterse de ikinci tahsis. Çünkü zanni olan şey diğer bir zanni delille tahsis edilir.(s. 183)

 

İçlerinde Hanefiler'inde bulunduğu bir grubun görüşüde şöyledir: Tahsis edilmeyen âm kat’idir.

 

İçine aldığı bütün fertlerine delaleti kat’idir. Tahsis edildiği zaman tahsisten sonra geri kalan fertlerine delaleti zahirdir. Yani delaleti zanni olur. Bu mezhebe göre: Tahsis edilmeyen âm'ın içine aldığı bütün fertlerine delaleti kat’idir. Tahsis edildiği zaman geri kalan fetlerine delaleti zanni olur.

 

Buradan çıkan netice: İlk tahsiste âmin zanni bir delille tahsis edilmesi sahih değildir. Çünkü zanni olan kat’i olanı tahsis edemez. İkinci ve üçüncü olarak âmin zanni bir delil ile tahsis edilmesi sahih olur. Çünkü ilk tahsisten sonra zanni olmuştur. Zanni olan da diğer bir zanni ile tahsis edilebilir.46

 

...Mütevatir olmayan sünnet ile Kur'ân'ın tahsisi meselesine gelince usulcülerin çoğunluğuna göre caizdir. Vaki olmasını ve onunla amel üzerindeki ittifakı delil sayıyorlar. Mesela: "(denizin) suyu temizdir, ölüsü de helâldir" hadisi umum olan Allah Teâlâ’nın şu sözünü tahsis

ediyor; "Sizin üzerinize ölüyü (ölmüş hayvanı) haram kıldı."

 

"Katile miras yoktur." hadisi varisler hakkındaki umum olan ayeti tahsis etmiştir. Recm hadisi zâni ve zâniye diye belirtilen ve âm olan ayeti tahsis etmiştir. "Nesebten haram olan sütten de haram olur." hadisi, "Bundan gayrisi size helâl kılındı." ayetini tahsis etmiştir.

 

Bu hadisleri mütevatir veya meşhurdur diye iddia edenlerin delili yoktur. Mütevatir olmayan sünnetle kitabın âminin tahsisine mani olanlar, birçok nebevi tahsisle karşı karşıya gelmektedirler. Bunu inkâr etmeleri, te'vil etmeleri veya mütevatir olduğunu isbat etmeleri imkânı yoktur.47

 

Yaptığımız bu alıntılardan özetle şu anlaşılıyor: Şafiiler'e göre ahad hadis zanni bir delille âmin tahsis edilmesi mutlak olarak sahihtir. -Çünkü onlara göre âm da zannidir. Zanni olan bir şey diğer bir zanni olan şeyle tahsis edilebilir. -

 

Hanefiler'e göre ise, âm olan lafız zanni delille başlangıçta tahsis edilemez. Çünkü onlara göre âmin delaleti kat’idir. Ahad hadis gibi zanni bir delille tahsisin sahih olması için ilk önce zanni olmayan bir delille tahsis edilmesi gerekir. Ondan sonra âm lafzın diğer zanni lafızla tahsisi sahih olur.

 

Buna binaen Şafiiler'e göre âm nassı ahad hadisin tahsis etmesi sahih olur. Mesela cuma ayeti zanni delil olan zikredilen ibn-i Mace'nin hadisiyle tahsis edilebilir.

 

Çünkü zikredilen ayeti kerime sahih bir hadisle tahsis edilmiştir. Şöyle ki:

 

 

 

Tarık b. Şihab (r.a.)'dan yapılan rivayete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:       

 

"Cuma namazı cemaat halinde her müslüman üzerine vacip bir haktır; ancak şu dört kimse müstesna: Başkasının malı olan köle, kadın, çocuk ve hasta."48

 

Bu ayet, sahih hadisle tahsis edildikten sonra İbn-i Mace'nin rivayet ettiği hadis gibi ahad hadislerle de bir kere daha tahsis edilmesi sahih olur.

 

Bu usûl âliminin sözünden şu anlaşılıyor ki; usûlcülerin çoğunluğu bir çok hadisten örnek vererek mütevatir olmayan hadislerle ânı olan ayetlerin tahsisini caiz görüyorlar.

Bu hadislerden bazılarının mütevatir veya meşhur olduğu iddiası hiçbir hüccete ve delile dayanmıyor. Tahsis eden bu hadislerden bazıları mütevatir veya meşhur olmadığına göre şüphesiz ahad olur. Zira haber-i vahid "Nuru’l-Envar Şerhi'l-Menar" müellifinin bu kitabın ikinci cildinin sekizinci sayfasında açıkladığı gibi meşhur hadisten bir derece daha aşağıdır. Öyleyse çok kuvvetli sandığı bu Iraklı adamın kalesi fethedilmiştir. Hakka teslim olmaktan ve bunu itiraf etmekten başka önünde bir şey kalmamıştır. Yoksa kaçış yok...

Şimdi diğer bir meseleye geçebiliriz: Cuma Mekke'de mi farz kılındı, yoksa Medine'de mi?

 

Siz de biliyorsunuz ki, bu mesele mezhebler arasında ihtilaflı bir meseledir.

 

Şafiiler'e göre bu ayet -cuma ayeti- Medine'de inmiştir. Fakat cuma namazı Mekke'de farz olmuştur. Onlara göre cuma ayeti inişi hükmünden sonra olan ayetlerdendir.

 

Hanefiler'e göre cuma Medine'de farz kılınmış, cuma ayeti de orada inmiştir. Bunun delili İbn-i Mace, Taberani ve Bezzar’ın rivayet ettikleri uzun bir hadistir. Rasulullah (s.a.s.) Medine'ye gelmeden önce cuma nafile kabilinden eda ediliyordu. Nitekim şu nakilden de çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır:

 

...Abd b. Hümeyd'in tefsirinde bize Abdurrezzak, o da Ma'mer'den, o da Eyyub'dan, o da İbn-i Şirin’den haber verdi ki: Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'ye gelmeden ve cuma ayeti nazil olmadan önce Medine ehli (Medine'deki müslümanlar) cuma kılmışlar, o günü cuma olarak isimlendirmişlerdi. Ensar demişlerdi ki: "Yahudilerin bir günü var, her yedi günde bir onda toplanıyorlar. Hristiyanların da öyle. Gelin biz de bir gün tayin edelim, Allah (c.c.) zikredelim, namaz kılalım, Allah (c.c.)'a şükredelim. Böylece Arube gününü tayin ettiler. Es'ad b. Zürare'nin yanında toplandılar. O da onlara iki rekât namaz kıldırdı ve va'zetti. Toplandıkları sırada o güne cuma adım verdiler...."

 

Ondan sonra Allah (c.c.) şu ayeti indiridi:49"Namaz için cuma günü

Çağırıldığı zaman…"

 

Risaleme son vermeden önce konumuza ışık tutması açısından konuyla alakalı iki tane tarihi olayı değerli okuyucuların görüşlerine arzetmek istiyorum.

 

O olaylardan ilki, Ensar'dan büyük sahabi Sa'd b. Ubade'nin hadisesidir. Çünkü o Hz. Ebubekir (r.a.)'ın hilafetini meşru görmediği için cuma ve cemaate ömrü boyunca katılmamıştır. Hz. Sıddık'in hilafetini kabul etmemekte haksız ise de cuma namazının sıhhatinde ümmetin imamının varlığını şart koşması bakımından haklıdır....

 

İbn-i Kuteybe'ye51 kulak verelim, o şöyle diyor:

 

...Sa'd b.Ubade onlarla namaz kılmıyor, cemaatlerine katılmıyor, Arafat'tan Mina'ya gittiklerinde gitmiyordu. Şayet kendisine yardım edenler olsaydı onlara hücum ederdi. Onlarla savaşmak için tek bir kişi beyat etseydi, savaşırdı. Hz. Ebubekir (r.a.) vefat edinceye kadar böyle devam etti.52

 

Hz. Ebubekir vefat edip, Hz. Ömer başa geçinceye kadar böyle devam etti. Şam'a gitti ve orada vefat etti. Hiç kimseye beyat etmedi. Allah (c.c.) rahmet eylesin.53

 

İkinci hadiseye gelince, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin hocası fakih ve tabiinden olan İbrahim en-Nehai'nin olayıdır. Bunu İbn-i Nüceym el-Mısri el-Hanefi'nin "el-Bahru'r-Raik" adlı eserinden takip edelim:

 

....Zahiriyye ve Haniyye'de İbrahim en-Nehai ve İbrahim b. Muhacir'den anlatılır ki, o ikisi hutbe esnasında konuşuyorlardı. İbrahim en-Nehai'ye bunun sebebi soruldu. O da şöyle dedi: "Ben evimde öğleyi kıldım, sonra takiyye yaparak cumaya geldim." Bunun iki te'vili vardır. Onlardan birisi o zaman insanlar iki gruptu. Onlardan bir grup cumayı kılmıyorlardı. Çünkü onlar zalim bir kimseyi Sultan olarak kabul etmiyorlardı.54O zaman onların Sultam (devlet başkanı) zalimdi. Onlar da bundan dolayı cumayı kılmıyorlardı. Diğer grup ise Sultanın cumayı vaktinden geciktiriyor diye cumayı terk ediyorlardı. Evlerinde öğle namazlarını kılıyorlar, sonra da imamla beraber namaz kılıyorlar ve o namazı nafile sayıyorlardı.55

 

Son olarak kadir olan Cenab-ı Allah'tan bizleri kendi dini üzere canımızı arzu edip dua ediyoruz.

 

Dipnot

 

1- Hamdi Yazır, c.6, s,4984

2-Ahmed b.Hanbel Ebu Davud, Tirmizi

3-Burada kısımlardan maksadımız imam Ebu Hanife'ye (r.a.) tabi olduğunu iddia eden gruplardır. Artık düşün...

4- Hadisin başı şöyle varid olmuştur; "Şüphesiz Allah (c.c.) cumayı sizin üzerinize benim şu makamımda, şu saatimde, şu ayımda ve bu

senede kıyamete kadar farz kılmıştır." İlh… Açıkça anlaşılıyor ki, cuma namazı Medine-i Münevvere'de farz kılınmıştır. El-İtkan fî

Ulum'il-Kur'ân adlı eserinde İmam-ı Suyuti gibi Şafii âlimlerinin iddia ettiği gibi Mekke-i Mükerreme'de değil.

5- İbn-i Mace, c.l, s.343

6- s. 317

7- c.1,s.84

8-c.1,s.412

9- c.1,s.140

10- c.1,s.546

11-Bu kitapta Hanefililer maddesinde açıklanmıştır, c.l, s.38S

12- Ahkâm-ı Sultaniyye

13- Ebu Hanife'nin tersine, üç imamın ittifakıyla cumanın ikâmesi devlet başkanı veya onun vekilinin iznine bağlı değildir. (Haşiyet'ü İanet'üt-Talibin)

14- Yani cumanın ikâmesi için devlet başkanının iznini ve kılınan yerin şehir olmasını şart koşan imam Ebu Hanife'nin hilafına. (Haşiyet'ü İanefüt-Talibin)

15- Feth'ul-Muin, c.2, s.57

16- Yahya b.Ömer'in sözü de şart olduğu yönündedir. Şöyle Diyor: imam Malik ve arkadaşlarının üzerinde anlaştığı şudur; ancak üç şartla ikâme edilebilir, şehir, cemaat ve muhalefet etmesinden korkulan imam. Bunlardan herhangi biri olmadığı zaman cuma olmaz. (EK. Huraşi ale Muhtasar-u Seyyidi Halil fi Mezheb'il-Malikiyyeti, c.2,s.84 el-Haşiyet'ü li'ş-Şeyh Ali el-Adevi)

17- Burada anlaşmadan maksat, bu konuda bütün fıkıh kitablarının ibarelerine dayanarak öne geçirme şeklinde olan bir anlaşmadır. Yoksa her hangi bir anlaşma, yani "mutlak ictima" bir şey ifade etmez. Bunu iyi düşün!

18- El-Fetava-yı Hindiyye, c.l, s. 145-146

19- İmamlarımızdan maksat. Ebu Hanife ve iki arkadaşıdır.

20- (...-H.309) Abbasi halifesi Muktedir bi'i-lah zamanında vefat etmiştir. Muhammed b.İbrahim b.El-Munzir en-Neysaburk Fakih. müctehid, huffazdan Mekke'de Mescid-i Haram şeyhi idi. Fıkıh konusunda "Mebsud" diye kitabı var. Mekke'de vefat etmiştir. (el-Alâm'dan naklen)

21- (H.88-157) Abdurrahman b.Amr Evza' kabilesindendir. Abbasi halifesi Mansur zamanında vefat etmiştir. Fıkıhta ve sünnetle Şam diyarının imamı. "Sünen" diye fıkıh konusunda kitabı vardır. "Mesail" diye de bir kitabı vardır. Yetmiş bin mesele sorulduğu ve hepsine cevap verdiği söyleniyor. Hakem b. Hişam zamanına kadar onun görüşüne dayanan fetvalar Endülüs'te süregelmiştir. (el-Alâm'dan naklen)

22- Bunlardan maksat seleften sonraki kimselerdir. Selef H.692 Kadıhan'ın vefatına kadar olan mezheb adanılan.

23- Kavanini't-Teşri c.2. s.75-76

24- Kavanini't-Teşri e.2, s.72

25- Kâşânî, Bedayi's-Sanayi', c.l. s.261

26- Mebsut, Cuma bahsi

 

27- 'Ed-Dürrü’l Muhtar c.l, s.594 (Sultan zorla, insanların toplanmalarına mani olursa, kendilerine namaz kaldırması için bir adam üzerinde anlaşabilirler. Haşiyat-i Reddül Muhtar)

28-El-Fetava-yı Hindiyye c.1, s. 174 (Fıkıh kitaplarının birçok yerinde bazen "caizdir" ve bazen de "lin-Nâsi (insanların hakkıdır)" tabirlerinden anlaşılan; insanlara cumanın farz olması bu şartın yokluğunda düşer. Geriye kalan caiz olmasıdır. Böylece insanlar için kendilerinden birini cumanın ikâmesi için öne geçilmeleri caiz olur. Bu durum kadınların, yolcuların, hastaların ve kölelerin durumuna benzemektedir. Çünkü bunlara farz olmamakla beraber kılmaları caizdir. Düşün!)

29- Bundan anlaşılır ki, Sultanın izni bir kere şarttır. Cumanın ikamesi için bir şahsa izin verdi mi, o da başkasına izin verebilir. O da diğerine izin verebilir ve böyle devam eder. Yoksa Sultan cumanın ikâmesi için bir mescide izin verdiği zaman, her şahıs veya her hatip bu mescidde cumayı kıldırmaya Sultanın veya onun izin verdiği kimsenin izni olmadan izinlidir demek değildir. Sözün zahiri yanlış anlaşılıyor. (Haşiyet’ü Reddü'l-Muhtar)

30- Ed-Dürrü'I-Muhtar, c.l, s.591

31- Yani her hatibin tayin edilmesidir. Yoksa her şahsın istediği mescidde hutbe okuyabilmesi değildir. Ben diyorum ki; buna İzin veren Sultanın ölümünden sonra bu izin günümüze kalmaz, ancak zamanımızın Sultanı da (Allah (c.c.) yardımcısı olsun) izin verdiği zaman kalır. Nitekim Tenkihü'l-Hamidiye'de bunu açıkladım ve yine buna delalet eden şeyi Münye Şerhi'nden bayram bahsinde zikredeceğim, uyanık ol! (Haşiyetti Reddü'l-Muhtar)

32- Ed-Dürrü'1-Muhtar, c.1.s.591

33- Bazı muhalifler* Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanını bu müslüman valiye (hâkim) kıyas etmektedirler. Böylece cuma ve bayramların ikâmesi salahiyetini ona veriyorlar. Doğrusu bu kıyas büyük bir kıyas-ı maal farık'tır. (Doğru olmayan ve hakikate uymayan mukayese) Çünkü valiyi tayin edenler aradan çekilmişlerdir. (Yani o valiyle müslümanlar arasından) Çok açık bir şekilde sözün gelişinden anlaşıldığı gibi istediğini yapmakta serbest bırakmışlardır. Bu bir anlamda müslüman bir devletin başkanıdır. Fakat başkana Diyanet İşleri unvanını bahşedenler, aradan çekilmediler ve çekilmezler de aksine onlar meşhur kılıçlarıyla başında dikelmekte, küçük büyük ne yaparsa hesabını sormakta]ar. Kendisine çizilen sınırların dışında bir şey yapmaya gücü yetmez. Hatta şayet bilerek adam öldüren birine kısas, zina edene had uygulasa veya zımmîlerden cizye alsa, y

Yazar:
Vuslat
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul