18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İSLAM KAYNAKLARINDA BARNABAS İNCİL’İ

İSLAM KAYNAKLARINDA BARNABAS İNCİL’İ



 

Soru 173:Barnabas İncil’i ile ilgili Türkiye’de yapılan çalışmalar var mı?

Cevap 173: Barnabas İncil’i ile ilgili çalışmalar her ülke de olduğu gibi Türkiye’de de yapılmaktadır. Bu çalışmaların birçoğu tercüme niteliğindedir. Bildiğimiz kadarıyla, biride orijinal bir çalışmadır. Şimdi sırasıyla konu ile ilgili çalışmaları verelim.

Birinci çalışma Barnabas İncil’inin metin olarak yayınlanmasıdır.

 

a) Barnabas İncil’inin ilk baskısı İngilizceden çeviri mahiyetinde olan; Mehmet Yıldız tarafından, Türkçe ye çevrilen birinci baskısından beşinci baskısına kadar Kültür Basın Yayın Birliği yayınları tarafından yayınlanmıştır. Altıncı basımı, Elif Kitapevi Milenyum Yayınları tarafında 2005 yılında basılmıştır. Baskı âdeti 1000 adettir. Kitaba, Ali Ünal tarafından bir önsöz yazılmış ve notlar eklenmiştir.

 

b) Barnabas İncil’inin ikinci baskısı, “Hristiyanlığın gizlenen kitabı Barnabas İncili” adı altında Tutku Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Eser Hasan İlhan Tarafından, Türkçeye çevrilmiştir. Çevrildiği dil ifade edilmemiştir. Ama Tahminime göre İngilizceden çeviri olabilir. Basım tarihi 2011 yılı Haziran ayıdır.

 

c) Barnabas İncil’inin üçüncü baskısı, “Hz. Muhammed’i müjdeleyen gerçek İncil Barnabas” adı altında Altın Post Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. Kitabın editörlüğünü Turgut Buğra Akdoğan yapmıştır. Eser 2012 yılının Eylül ayında yayınlamıştır.

d) Barnabas İncil’inin dördüncü baskısı, “İncil-i Şerif Barnabas Kıbrıs Kumranı” adı altında yayınlanmıştır. Eseri Abdullah Palazoğlu, Grekçe’den   Türkçe’ye çevirmiştir. Eserin alındığı yer Vatikan arşivleridir. Yıl olarak 1921 yılı gösterilmektedir. Eser Selçuk Üniversitesi Basım Evi Yayınları tarafından Ekim 2011 de basılmıştır.

Bu eserler arasında bir değerlendirme yapılırsa, tercihe şayan olan en son zikretmiş olduğumuz, Barnabas İncil’i Nüshasıdır. Tercih nedeni şudur: Bu eseri tercüme eden şahıs Uzman Bir Teolog dur. Yani Abdullah Palazoğlu Hristiyan bir din adamı idi. Bu eserin tercümesi ile Müslüman olduğunu ilan etti. Kendisinin Uzman bir Teolog olması, İncil’in içindeki dini terimleri daha iyi kavrayıp aktarmasını sağlamıştır. Bu konu ile ilgili alıntılara geçelim:

a) Birinci Baranabas çevirisinde: Petrus Seslendi; “Rab,ben bunu  ne yapayım?.. İsa cevap verdi…”(sh/182)

b) İkinci Barnabas çevirisinde: “...Kadın: Ey Rab, belki de sen Mesihsin”… İsa cevap verdi… (Sh/136)

c) Üçüncü Barnabas çevirisinde: “O zaman İsa dedi ki; “Hiç balla karışık gübre gördünüz mü?”

Cevap verdiler: “Hayır Rab çünkü kimse bunu yapacak kadar deli değildir.” (Sh /99)

d) Abdullah Palazoğlu’nun tercüme ettiği Barnabas İncil’in de: “Kadın Karşılık verdi: Rabbuni belki de sen mesihsin.”(Sh /130)

“Ardından Petros şöyle bir soru sordu: “-Rabbuni kardeşimin tövbesi için ne kadar beklemem gerek?” (sh /141)

“Bartalemos söz alıp şu soruyu sordu: “Rabbunikalbi ağlamaya yabancı olduğu için ağlamayan kimse ne yapsın? (sh /164)

 

Bu örnekleri bu İncil’de çoğaltmak mümkündür.  Şimdi bunu niçin belirttiğimizi ifade edelim.  Diğer Barnabas İncil’leri okunduğun da Hz. İsa (a.s.) “Rab” dendiğini okuyan kişinin zihnin de acaba Barnabas İncil’inde de teslis mi var? Düşüncesi hâsıl olur. Hâlbuki bu düşüncenin oluşması Din terimlerinin iyi aktarılmamasında ileri gelir. Abdullah Palazoğlu Barnabas İncil’inin sonunda sözlük bölümünde bu kelimeyi şöyle açıklamaktadır: “Rabbuni: Kutsal yasa uzmanlarına verilen ve hocam anlamına gelen Aramice bir unvan.” İşte bu açıklama olayın seyrini değiştiren bir açıklamadır. İşte Din bilgisine sahip olan kişinin hazırladığı bu İncil diğerlerine göre anlaşılma bakımından daha doğru bir yaklaşım sağlayacaktır.

Bu konuda araştırma niteliğinde olan kitaplara gelince; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde “Barnabas İncili” ile ilgili maddeyi hazırlayan Osman Cilacı üç eserden söz eder.

1- R. Benson, “İncili Barnab Bilimsel Bir Araştırma”, İstanbul 1985

2- Muhammed Ali Kutub, “Barnaba İncil Araştırmaları”, Konya 1988

3- Abdurrahman Aygün, “Hz. Muhammedi Müjdeleyen Barnaba İncili”, Konya1989.(TDV İslam Ansiklopedisi (5/81)

Diğer bir kitap da Muhammed Ebu Zehra’nın, “Hristiyanlık Üzerine Konferanslar” adıyla Türkçe’ye Akif Nuri tarafından çevrilen, 1978 yılında Fikir Yayınları tarafından, yayınlanan kitaptır. Bu kitap da İncil’e ayrılan yer ve üzerine düşülen notlar gerçekten güzeldir.

Bizim ulaşabildiğimiz araştırmalar bu kadardır.

“En son olarak ‘İlim ve Sanat Dergisinin’Mart-Nisan 6. sayısında sayfa 91-94 de Hakkâri civarında, bir mağara da, Arami dilinde ve Süryanice alfabesi ile yazılmış bir kitap bulunduğu ve bunun Barnabas İncili olduğu, yurt dışına kaçırılmak istenirken yakalandığı bilinmektedir.” (Hasan Karakaya, İslam Akaidi, Sh /403) Beka Yay.)  Bu el yazması, Barnabas İncili ile ilgili pek bir bilgi verilmemektedir.  Eğer denildiği gibi bu bilgiler doğru ise, İncil’in aslına en yakın İncili’in bu olması gerekir. İncil İbranice olmalıdır. Çünkü İsa (a.s.)  bu dili konuşuyor ve İncil’de bu dilde indiriliyordu. Ama Latince ve İngilizce dillerinden daha ziyade Aramice bölgede kullanılan bir dil olması hasebiyle orijinaline daha yakın olabilme olasılığı çoktur. Yine de en iyisini Allah (c.c.) bilir.

Sonuçta Barnabas İncil’inin Türkiye’de bulunduğu durum şimdilik budur. Eğer Hakkâri’de bulunan eserin incelenmesi ve yayınlanması mümkün olursa, bilerek karanlıklara atılan gerçeklerin aydınlatılması karanlıkların oluşmasını sağlayanların iç yüzünü ve ihanetlerini bir kez daha ortaya dökmüş olur.

Soru 174: Müslümanların kaynaklarına göre Barnabas veya başka bir İncil’in Tevhidi Akideyi öğrettiği meselesi ispatlanabilinir mi?

Cevap 174: Hristiyan âleminde Barnabas ve onun benzeri Tevhid Akidesini anlatan İncil’ler red edilmiştir. Ama kendi aralarında, bile çelişki içerisinde olan, Hristiyan âlimler gerçeği görmeme de ısrar etmekte yanlışlarını gizleme adına hakikatlere set çekmeye çalışmaktadırlar. Bu yanlış hırs onları o kadar kör etmiştir ki, Barnabas İncil’ini Müslümanların yazdığı teorisini ortaya atmışlardır. Ama kendi kaynaklarında Miladi 4. yüzyılda kabul edilmeyen İncil’ler arasında Barnabas İncil’ini de sayarak, yasaklı kitaplar arasında kendileri belirtmiştir. Şimdi sormak gerekir: Rasulullah (s.a.s.)’dan 200 küsur sene önce yasaklanan bir kitabı Müslümanlar nasıl yazmış olabilir? Elbette ki bu korkunç bir yalan ve zulümdür.

İslami kaynaklara müracaat ettiğimizde, Habeş Kralı Necaşi’nin Müslümanlara söylemleri dikkatimizi çekmektedir. Konu ile ilgili olarak şu hadisleri zikredelim:

“İbn Mes'ûd radiyallahu anh'dan: "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizi şu kişilerin de içinde bulunduğu tam sek­sen kişi ile Necâşî'ye gönderdi: Ca'fer, Ab­dullah bin Urfuta, Osman bin Maz'ûn, Ebû Mûsâ.

Kureyş de arkamızdan, Amr bin el-Âs ile Umâre bin el-Velîd'i bir hediye ile ona (Necâ­şî'ye) gönderdi. Necâşî'nin yanına girdikle­rinde ona secde ettiler ve şöyle dediler: 'Amcaoğullarımızdan birtakım insanlar sana gel­diler, bizden kaçtılar. Dinimizi terk ettiler.''Nerede şimdi onlar? diye sordu. 'Şu an­da onlar senin ülkendedirler.'Hemen onlara haber saldı, geldiler. Ca'fer dedi ki: 'Bugün hepinizin namına ben konu­şacağım.' Ona uydular. O da içeri girdi. An­cak ona secde etmedi. Yanındakiler dediler ki: 'Neden Krala secde etmedin'?'

 

'Biz ancak Allah'a secde ederiz. Başkası­na asla!' Ona sordu:

 

'Ne var, buraya neden geldiniz?'

 

Cevap verdi;

 

'Allah bize bir peygamber gönderdi; Al­lah'tan başka hiç kimseye secde etmememizi emretti, ayrıca bize namazı ve zekâtı da em­retti.' Hemen Amr ortaya atılıp dedi ki: 'Bunlar İsa hakkında size muhalefet ediyorlar.' Hemen ona sordu: 'Siz İsa ile annesi hakkın­da ne diyorsunuz?'

 

Biz Allah'ın buyurduğu gibi söylüyoruz. O, Allah'ın bakire ve ibadete düşkün Mer­yem'in karnına ilkâ ettiği kelimesi ve ruhu­dur. Ona hiçbir insan eli dokunmamıştır, ter­temizdir o!' diye cevap verdi.

 

Bunun üzerine Necâşî, yerden bir çubuk alarak yanındaki kâhinlerle ruhbanlara şöyle hitap etti: 'Ey kâhinler ve ruhbanlar toplulu­ğu, Vallahi siz de bunların sözlerine bundan (çöpten) daha fazla başka bir söz eklemeyeceksiniz!'

 

Sonra: 'Size ve yanından geldiğiniz o Peygamber'e merhaba! Şehadet ederim ki O, Allah'ın elçisidir. İncil'de bulduğumuz ve gördüğümüz, İsa'nın bize müjdelediği Pey­gamber işte odur. Ülkemde istediğiniz yerde oturabilirsiniz! Vallahi eğer ben burada Kral olmasaydım hemen ona varırdım, pabuçlarını taşır ve ona abdestini de aldırırdım' dedi.

 

Sonra emretti, getirdikleri hediyeler onla­ra geri verildi. İbn Mes'ûd da dönüp Bedir'deki harbe yetişti." (Rudani Cem’ul Fevaid (3/260)Hdsno:6399 Taberani Mucemul Kebir de Leyyin bir senedle)

 

Konu İle ilgili olarak şu hadis de zikredelim:

 

“Ahmed, Ümmü Seleme'den benze­rini nakletti. Ayrıca onda şöyle geçer:

 

Amr bin el-Âs'la beraber gönderdikleri kişi Abdullah bin Ebî Rabîa el-Mahzûmî idi. Beraberlerinde Necâşî'ye gönderdikleri hedi­ye de vardı.

 

Hepsi deriden bir heybeye konulmuştu. Çünkü Mekke'den kendilerine gelen nesnele­rin içinde en beğendikleri bu idi."

 

Yine orada şöyle geçmektedir:

 

Ca'fer dedi ki: ‘Ey Kral! Biz cahiliye devrinde putlara tapan, ölü hayvanların etini yiyen, büyük günahlar işleyen, akrabalardan ilgisini kesen, komşularına zarar veren, içi­mizden güçlü olanların zayıfı ezdiği bîr kavimdik. Nihayet Allah bize, soyunu, sopunu bildi­ğimiz, doğruluğuna ve emanetine ve İffetine inandığımız bir peygamber gönderdi. Bizi yalnız tek Allah'a ibadet etmemize, daha ön­ce Allah'ı bırakıp tapmakta olduğumuz put­lardan uzak durmaya çağırdı. Ayrıca bize doğ­ruluğu, emaneti, akrabayı ziyaret etmeyi, komşularla iyi münasebetler kurmayı, haram­lardan uzak durmayı, fuhşiyati terk etmeyi, yalan şahitlik yapmaktan kaçınmayı, yetim malını yemekten ve namuslu insanlara iftira etmekten de kaçınmayı emretti. Allah'a iba­det etmemizi ve ona hiçbir şeyi ortak koşma­mamızı, namaz kılmamızı, zekât vermemizi de emretti' dedi ve İslâm'ın emir ve yasakla­rını bir bir saydı. Sonra şöyle dedi: 'Biz de onu tasdik ettik. Ona iman ettik. Fakat kavmi­miz bizi rahat bırakmadı, bize işkence yaptı. Bunun üzerine seni başkasına tercih edip ül­kenize hicret edip sizin yanınızda kalmayı uy­gun bulduk, sizden arzumuz zulme uğrama­maktır.'

 

Necâşî dedi ki:

 

'Onun (Peygamber'in) Allah tarafından getirdiklerinden senin yanında bir şey var mı­dır?'

 

'Evet' dedi ve Kâf Hâ Ayın Sâd sûresinin başından okumaya başladı. Necâşî ve yanın­daki kâhinler ağlamaya başladılar. Necâşî şöyle dedi:

 

'Bu ve Musa'nın getirdikleri aynı kaynak­tan çıkmıştır.' Hemen Amr ve arkadaşına dö­nerek:

 

'Haydi siz gidin! Vallahi bunları size teslim etmem.'

 

Gelen Müslümanlara da: 'Haydi siz Habe­şistan'da serbestsiniz; güvence içindesiniz. Hiç kimse kılınıza bile dokunamaz. Kim size söverse veya esir almaya kalkışırsa öder.' Bu­nu üç kere söyledi. Böylece onun ülkesinde tam bir emniyet ve huzur içinde epeyce ikâme ettik. Necâşî'nin düşmanlarından biri geldi son derece şiddetli çarpışmalar oldu. Biz de huzurumuzun bozulmaması ve Necâşî'nin kurtulması ve kazanması için onun saffında çarpıştık ki, Necâşî'nin katında elde ettiğimiz haklarımız zayi olmasın” (Rudani Cem’ul –Fevaid (3/261)Hdsno:6400 Ahmed(V,291)....Ravileri Sahih ricalindendir.)

           

Bu konuda şu rivayetide zikredelim:

           

Umeyr b. İshâk anlatıyor: Cafer b. Ebî Tâlib, Resûlullah'tan (s.a.s.) Habeşistan'a göç etmek için izin istedi ve: "Yâ Resûlallah! Kimseden korkmadan Allah'a ibadet edebileceğim bir yere göç etmek için bana izin ver" dedi. Resûlullah (s.a.s) ona izin verdi. O da Necâşî'nin yanına göç etti. Amr b. el-Âs bana olayı şöyle anlattı:

Ben, Cafer b. Ebî Tâlib'in Necâşî'nin yanındaki konumunu görünce onu kıskandım ve kendi kendime: "Allah'a yemin olsun ki onun ve arkadaşlarının yanma gidip Necâşî'nin huzuruna çıkacağım" dedim. Sonra onunla birlikte Necâşî'nin yanma girdik. Ben, Necâşî'ye: "Senin ülkende bir adam var ki onun amcasının oğlu bizim yanımızdadır. O, insanların tek ilahtan başka ilahı olmadığını iddia ediyor. Allah'a yemin olsun ki eğer sen, onu ve arkadaşlarını Öldürmezsen bir daha ne ben, ne de arkadaşlarımdan biri şu denizi geçecek!" dedim. Necâşî: "Onu çağır" dedi. Ben: "O benimle birlikte gelmez" dedim. Bunun üzerine Necâşî, benimle birlikte bir elçi gönderdi. Cafer ile Necâşî'nin kapısına gelince ben: "Amr b. el-Âs'a izin ver!" diye seslendim. Cafer de arkamdan: "Allah'ın kuluna izin ver" diye seslendi. Bunun üzerine Necâşî onun sesini işitti ve benden önce girmesine izin verdi. Cafer ve ashabı içeri girdiler, sonra bana izin verdi. İçeri girdiğimde onun oturduğunu gördüm. Yanına gidip Cafer'i arkama alacak şekilde önüne oturdum ve her birinin arasına da adamlarımdan birini koydum. Necâşî: "Konuşun!" dedi. Amr dedi ki: "Bunun amcasının oğlu yanımızdadır. O, insanların tek ilahtan başka ilahı olmadığını iddia ediyor. Eğer sen onu ve arkadaşlarını öldürmezsen Allah'a yemin olsun ki ne ben, ne de arkadaşlarımdan biri deniz yolculuğuna çıkıp senin ülkene ticaret yapmaya gelebilir!" dedi. Bunun üzerine Necâşî, Cafer'e: "Sen konuş!" dedi ve Cafer şehadet kelimesini okuyup konuşmaya başladı. Ben kelime-i şehadeti ilk o zaman duymuştum. Şöyle dedi: "Amcamın oğlu doğru söylüyor. Ben de onun dini üzereyim." Bunun üzerine Amr bağırdı ve: "Sus!" dedi. Öyle ki Necâşî hep Cafer'i dinledi ve sustu. Sonra da: "Musa'ya gelen Cebrâîl mi O'na geliyor? İsa hakkında ne diyor?" dedi. Cafer: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem) İsa hakkında O Allah'ın ruhu ve kelimesidir diyor" dedi. Sonra Necâşî yerden bir şey aldı ve: "İsa'nın söyledikleri ile onun söyledikleri arasında hiçbir fark yoktur. Eğer hükümranlığım olmasaydı size tâbi olurdum" dedi ve Amr'a dönerek: "Senin ve arkadaşlarının bize gelip gelmemesi umurumda değil" dedi. Cafer'e de: "Sen ve arkadaşların gidin. Benim topraklarımda güvendesiniz. Kim sana vurursa onu Öldürürüm; kim sana söverse ondan hakkını alırım" dedi. Sonra da kapıcısına şöyle dedi: "Bu adam ne zaman yanıma girmek için izin isterse ona izin ver; ancak ailemin yanında olursam müstesna. Ailemin yanında olduğumda ona durumu söyle; eğer kabul etmezse yine izin ver ve içeri al" dedi.

 

Sonra Amr şöyle anlatmaya devam etti: Daha sonra ayrıldık. Ancak Cafer'le baş başa kalmaktan daha çok arzuladığım bir şey yoktu. Bir defasında yolda karşılaştık, etrafta kimseyi göremedim. Arkama baktım, kimseyi göremedim; sağıma soluma baktım, kimseyi göremedim. Cafer'e yaklaşıp elinden tuttum ve: "Şunu bil ki ben de Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve Resulü olduğuna şahitlik ediyorum" dedim. Cafer: "Allah sana hidayet etsin. Bu hidayetinde sabit kal" dedi. Sonra beni bıraktı ve gitti. Ben arkadaşlarımın yanına döndüm; sanki başıma gelenleri görmüşlerdi. Beni alıp üzerime bir parça kadife attılar; beni sanki hapsettiler, dışarıya bakmama müsaade etmediler. Ben başımı bir bu yerden, bir diğer yerden çıkarıyordum, ta ki onlardan kurtulduğumda üze­rimde hiçbir şey yoktu. Habeş'li bir kadınla karşılaştım ve onun örtüsünü aldım, onunla avretimi örttüm. O şöyle şöyle dedi, ben de şöyle şöyle dedim. Sonra Cafer'in yanma geldim. Cafer: "Sana ne oldu?" dedi. Ben: "Üzerimdeki her şey gitti, hiçbir şey kalmadı. Üzerimde gördüğün bu örtü de Habeş'li bir kadına ait" dedim. Cafer yürümeye başladı, ben de onunla birlikte yürüdüm. Hükümdarın kapısına gelince: "Allah'ın hizbine izin ver" dedi. Kapıcı: "Hükümdar ailesiyle beraber" dedi. Cafer: "Bana izin ver" dedi ve izin alıp içeri girdi. Cafer, Necâşî'ye: "Amr bana tâbi olup dinime girdi" dedi. Necâşî: "Asla!" dedi. Cafer: "Evet" dedi. Necâşî: "Hayır" dedi. Cafer: "Evet" dedi. Necâşî: "Hayır" dedi. Cafer: "Evet" dedi. Bunun üzerine Necâşî birisine: "Onunla birlikte git; eğer dediğini yapmışsa söylediği her şeyi yaz" dedi. Adam: "Olur" dedi ve söylediklerimin hepsini yazdı. Öyle ki hiçbir şeyi bırakmadım; hatta bardakları bile yazdırdım. Mallarından dilediğim kadar alsaydım, alabilirdim." {Ebü Ya'lâ) İsnadı hasendir, ancak Amr'ın İslam'a girişinin Necâşî vasıtasıyla olduğu şeklindeki bu rivayet, meşhur rivayete muhaliftir( İbni Hacer Askalani Metalibul Aliye (5/163-4) K. Siyer ve Meğazi  bab:- Hdsno:4283)

 

Bu rivayetlerden elde edilen sonuç Necaşinin İslam Daveti kendisine ulaşmadan öncede Hz. İsa ile ilgili olarak O’nun Allah’ın Rasulu ve kulu olduğu şeklin de bir inanca sahip olduğudur. Peki, Necaşi ve bir rivayette yanındaki rahipler bu akideyi nerden biliyorlardı?

 

İşte bu sorunun cevabı Hristiyanların elinde dosdoğru tevhid akidesini vaaz eden İncil’lerin bulunduğunun göstergesidir. Bu söylediklerimizi onun şu sözlerinde açıkça görüyoruz: “Necâşî hep Cafer'i dinledi ve sustu. Sonra da: "Musa'ya gelen Cebrâîl mi O'na geliyor? İsa hakkında ne diyor?" dedi. Cafer: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vessellem) İsa hakkında O Allah'ın ruhu ve kelimesidir diyor" dedi. Sonra Necâşî yerden bir şey aldı ve: "İsa'nın söyledikleri ile onun söyledikleri arasında hiçbir fark yoktur.”

 

İşte bu akide Pavlos akidesine ters bir akidedir. Dolayısıyla Habeşlilerin bu akideyi elde ettikleri sağlam bir İncil’in ellerinde olduğunun sağlam bir kanıtıdır.

 

Ayrıca Selman (r.a.) iman ediş hikâyesinde tevhid inancına sahip rahiblerin olduğuna delildir. Bu konu ile ilgili olarak onun hayatına da müracaat edile bilinir.

 

 

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul