19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / AHDİ ŞEKİLLENDİREN RASUL

AHDİ ŞEKİLLENDİREN RASUL

                               

 

                                                                                                       

Ahd kelimesini, Seyyid Şerif Curcani (rh.a.) şöyle  tarif etmektedir:

“Ahd: Birşeyi hıfz etmek ve onu hâlen ba’de hâl koruyup gözetmektir. Bu, ahdin aslıdır. Sonra koruyup gözetilmesi gereken sözleşme ve andlaşma anlamında kullanılmıştır ki, maksad da budur.”1   

Rağıb el-İsfahani (rh.a.)  kitabında yer alan ahd maddesini geniş bir şekilde ayetlerle izah etmiştir. Biz oradan kısaltarak nakilde bulunalım:

“Ahd: Halden hâle bir şeyi koruyup gözetmektir. Uyulması gereken antlaşmaya ahd denir. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü söz sorumluluk getirir (İsra 17/34) ...

Allah’ın ahdi, Kimi zaman aklımıza yerleştiği şeyle; kimi zaman Kitab/Vahiy ve âlimlerin diliyle bize emrettikleriyle, kimi zaman da nezir/adak ve benzeri gibi Şer’at da/dinde gerekli olmayan fakat kendimize gerekli kıldığımız şeylerle olmaktadır. Şu ayetler bu anlamdadır. ‘Onlardan kimi de, eğer Allah lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette salihlerden olcağız! Diye Allah’a ahd vermişti’ (Tevbe 9/75)...

Muahede: Şeriat termilojisinde kâfirlerden müslümanların himayesi altına giren/onlarla antlaşma yapan kişi anlamındadır. Zu’l-Ahd sözüde bu anlamdadır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: ‘Kâfire karşılık mu’min öldürülmez; anlaşma yapan da o süre zarfında öldürülmez.’ (Ebu Davud, Diyat H.no: 4530) Hıfz/Koruma anlamı dikkate alınarak iki taraf arasındaki sözleşmeye ‘Uhdet’ denir. Güven altına alınması emredilen şeye ‘Fi hazihi’l-emri Uhdet’ denir Bir şeyi arama anlamı göz önünde bulundurularak da yağmura ‘ahd’ ve ‘İhade’ denir. ‘Ravdatu’m-Ma’hudet’ Yağmurun, üzerine yağdığı bahçe.(dir)”2

Vefa kelimesi hakkında da Şerif  Curcani (rh.a.) şunları kaydetmektedir:

“Vefa: Dostluk ve yardım yolunu gözetme ve ortakların ahidlerini korumadır.”3

Rağib el-İsfahani (rh.a.) Kitabında (2/886) bu kelimeyi: “Tam, tam uygun, eksiksiz olarak tamam olan şey demektir...” diyerek kelimenin bir manasını izah etmiştir.

Bu iki âlimimizin izahları ışığında ahde vefa terkibinin: “Verilen sözü bütün şartlarıyla yerine getirmek” olduğunu söyleye biliriz. Bununla birlikte bu kavramın tam karşıtı olan ahde vefasızlık, sözü yerine getirmeme de “gadr”dır. Gadr, kelimesi hakkında da Rağib el-İsfehani (rh.a.) şunları kaydetmiştir:

“Gadr: Bir şeyi bozup terk etmektir. Ahdi bozmaya da ‘gadr’ denir. Bu anlamda Fulan Ğa’dirun= falan kişi ahdini bozandır, denir. Çoğulu ‘gaderet’ şeklinde gelir. Ğaddar: Çokça ahdini bozan(dır).”4     

İzahını kısaca yaptığımız bu kelimelerin içini Alah’ın Rasul’u (s.a.s.)  hayatı ile doldurmuştur.  Allah (c.c. ) O’nun (s.a.s.) bu özelliğini zikrederek şöyle buyuruyor:

“Ve şüphe yok ki Sen çok büyük bir ahlaka sahibsin.”(Kalem, 68/4)

Ahlak’ın içerisinde bir unsur olan ahde vefayı Rasulullah (s.a.s.)’den daha güzel kimse yaşayamaz ve onu şekillendiremezdi. Yalnız Ahde vefa değil her alanda örneğimiz olan (Ahzab 33/21 bknz.) Rasulullah (s.a.s.)’ı adım adım takib etmek gerekir ki hidayeti, doğruyu bulmuş olalım...

Rasulullah (s.a.s.) hayatında iki türlü ahde vefanın olduğunu görmekteyiz. Birincisi, Rabbi olan Allah (c.c.) verdiği ahd. İkincisi, Allah’ın insan kullarına vermiş olduğu ahd ve onun vefasıdır. Öncelikle birinci ahdi ve O’nun (s.a.s.) buna vefasını işleyelim:

“Hani Biz Nebilerden, Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan ahidlerini almıştık. Evet, Biz onlardan sağlam bir ahid almıştık.” (Ahzab, 33/7)

İbni Kesir (rh.a.) bu ayetin tefsirinde şunları kaydetmektedir:

“Yüce Allah ulu’l-Azm sahibi beş Nebi ile geri kalan  nebiler hakkında haber vererek onlardan  yüce Allah’ın dinini dosdoğru uygulamak ve onun risaletini tebliğ edip  yardımlaşma, dayanışma ve ittifak üzere ahit, söz ve and almış olduğunu haber vermektedir.”5        

Allah (c.c.) her Nebiden onun risaletini dosdoğru açıklayacaklarına dair bir söz almıştır. Allah’ın tek bir ilah olduğu sözünün gökte ve yerde tek söz ve hüküm olacağını Allah’ın elçileri her mekân ve her koşulda yerine getirmiş, Allah’ın yaratıcılığı ve kanun koyuculuğunu korkusuzca haykırmışlardır.

Allah (c.c) mealen buyuruyor ki:

“Andolsun ki Biz her ümmet arasında: ‘Allah’a ibadet edin tağuttan kaçının’  diye (tebliğ eden) bir Rasul göndermişizdir. Allah içlerinde kimine hidayet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün.” (Nahl, 16/36)

İşte tüm Rasul veya Nebilerin tebliğinin esası Allah’a ibadet tağuttan sakınma üzerine idi. Bu tebliği de eksiksiz yaptılar. Bu konuda Hud süresini okumamız yeterli olacaktır. Allah (c.c) Nahl Suresi 36. ayette yeryüzünü gezin demişti. Kur’an en doğru söz ve kesin sonuç olduğundan onun sure ve ayetleri arasında dolaştığımız da neler olduğunu daha iyi anlayıp yeryüzünde Allah’ın elçilerini yalanlayanlarının sonucunun ne olduğunu daha iyi görmüş olacağız. 

Her kavme giden Rasul ve nebiler önce o kavme Allah’ın ilahlığını, kanun koyuculuğunu ilan ettikten sonra her kavmin içerisinde yer alan Allah’tan başka kanun koyucuları red etmelerini tebliğ etmişlerdir.  Böylece inanç olarak her Rasul ve Nebi aynı şeyleri insanlara ulaştırmış söylem olarak birbirlerini desteklemiş ve Allah’a verdikleri ahdi yerine getirmişlerdir. Yani Ahdlerine vefa etmişleridir.

Aslında Âdemoğlu da Rabbinin bu isim ve sıfatını ruhlar âleminde kabul etmiş Allah (c.c) ile aralarında bir ahd etmişlerdir.

Kur’an’da şöyle buyrulmakta:

 “...Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna bütün ruhlar: “Evet (Rabbimizsin) şahid olduk” demişlerdir. (Araf, 7’172)

 

İşte ruhlar âleminde yapılan bu ahdi Rasulleri ve Nebileri aracılığıyla Allah (c.c.) dünya hayatında tekrar hatırlattığı zaman : “... Allah içlerinde kimine hidayet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu...” Bu hidayet gelen Rasulu doğrulamakla ilgili idi. Rasulleri yalanlayanlara ise sapıklık hak oldu. Yani Allah ile yapmış oldukları ahde bazıları vefa gösterdi. Bazıları da gadr ederek bozdular böylece gaddarlaştılar. Allah ile olan sözleşmelerini bozdular.

İşte Rasulullah (s.a.s.) Allah ile yapmış olduğu dini tebliği ve uygulanmasına dair yapmış olduğu ahdine sadık kaldı. Bunu veda hutbesinde ümmetine de ikrar ettirerek:

“Benden sonra aranızda öyle şeyler bırakıyorum ki, ona bağlı kaldığınız müddetçe sapıklığa düşmeyeceksiniz. O, Allah’ın kitabıdır. Size benim hakkımda soracaklardır. Onlara ne diyeceksiniz?

“Risaleti tebliğ ettiğine, nasihat ettiğine emaneti eda etiğine şehadet ederiz.”

 Bunun üzerine Rasulullah  (s.a.s.) işaret parmağını semaya kaldırıp insanlara doğru sallayarak:

“Allah’ım şahid ol. Allah’ım şahid ol. Allah’ım şahid ol, dedi...”6 

Rasul kendi adına yapmış olduğu ahd’e bağlılığını yerine getirip Rabbine kavuşmuştur. Onun zamanında ve ondan sonra gelecek Âdemoğlu arasında bir zorlama olmaksızın kendi istedikleri gibi ya ahd’e bağlılığı dile getirir veya gaddarlaşıp Ahd’i boza bilir...

Allah’ın Rasulu (s.a.s.) ahlakında Allah’a verdiği sözü tutmak olduğu gibi, insanlara verdiği sözü de yerine getirme ahlakı üst safhadaydı. Kendisine risalet verilmeden önce de bu özeliğe sahibdi. Çok doğru bir insan olduğundan dolayı, kendisine “Muhamedunu’l-Emin” deniliyordu. Siyer kitablarında anlatılan şu olaya kulak verelim:

“... Abdullah İbn Ebi’l-Hamsa’adan; demiştir ki: Nebi (s.a.s.)  ( Nebi olarak) gönderilmeden önce alış-veriş yapmıştım. Kendisine, bir mikdar vereceğim kalmıştı. Borcumu kendisine (sözleşme) yerine getireceğime dair söz vermiştim. Ama ben ( bu sözü) unuttum, (ancak) üç gün sonra hatırladım. Bunun üzerine hemen (yola çıkıp kararlaştırdığımız yere) vardım. Bir de ne göreyim! O,(sözleştiğimiz ) andaki yerinde hâlâ duruyordu. (beni görünce):

“Delikanlı bana zahmet verdin. Ben Burada üç gündür seni bekliyorum.”dedi.7   

 Bu olayın gösterdiği şey Rasulullah (s.a.s.) verdiği sözde ne bahasına mal olursa olsun durduğudur. Zaten bu sözünde durması, doğruluğu nedeniyle Hz. Hatice (r.a.) O’nunla evlenmeyi istemişti.

Heraklius da bakın, Rasulullah (s.a.s)’ın doğruluğunu sorgularken sorduğu sorulara dikkat edelim, hadis şöyledir:

“Bize Ebu'l-Yemân el-Hakemu'bnu Nâfi' (138-222) tahdîs edip şöyle dedi: Bize Şuayb ibn Ebî Hamze (162), Zuhrî'den haber verdi; Zuhrî şöyle dedi: Bana Abdullah ibn Utbe ibn Mes'ûd'un oğlu Ubeydullah haber verdi ki, ona da Abdullah ibn Abbâs (68) haber vermiş­tir. İbn Abbâs'a da Ebû Sufyân ibn Harb (31-34) haber verdi ki, gerek kendisiyle, gerek Kureyş kâfirleri ile Rasûlullah'ın Hudeybiye sulhunu akdettiği mütâreke müddeti içinde ticâret için Şam'a giden bir Kureyş kaafilesi içinde bulunduğu sırada (Rûm Kayseri) Hıraklıyus tarafından da'vet olunmuş. Ebû Sufyân ile arkadaşları Hıraklıyus'un yanına gelmişler. O zaman Hıraklıyus ile maiyyetindekiler İliya (yânî Beytu'l-Makdis)'da imiş. Rûm büyükleri yanında iken Kayser bunları meclisine çağırmış. Huzuruna alıp, tercemânın da gelmesini emretmiş. Tercemân:

— Peygamber'im diyen bu zâta nesebce en yakın olan hanginizdir? diye sormuş.

 

Ebû Sufyân dedi ki: Ben:

 

 —Nesebce en yakınları benim, dedim.

 

Bunun üzerine Heraklius:

 

—Onu bana yakın getiriniz. Arkadaşlarını da yakına getiriniz, lâkin arkasında dursunlar, dedi. Ondan sonra tercemânına dönüp dedi ki:

 

—Bunlara söyle. Ben bu zât hakkında bu adamdan (bâzı şey­ler) soracağım. Bana yalan söylerse onu tekzîb etsinler.

 

Ebû Sufyân dedi ki: Vallahi arkadaşlarım yalanımı ötede beridesöylerler diye utanmasaydım, O'nun (yânî Peygamber) hakkında ya­lan uydururdum. Ondan sonra bana ilk sorduğu şu oldu:

 

—Sizin içinizde nesebi nasıldır?

 

—O'nun içimizde nesebi pek büyüktür, dedim.

 

—Sizden bu sözü ondan evvel söylemiş (yânî ondan evvel pey­gamberlik da'vâsi etmiş) hiç bir kimse var mıydı? dedi.

 

—Yoktu, dedim.

 

—Babaları içinde hiçbir melik gelmiş midir? dedi.

 

—Hayır, dedim.

 

—Ona tâbi' olanlar halkın şereflileri mi, yoksa zaîfleri midir? dedi.

 

—Halkın zaîf olanlarıdır, dedim.

 

—O'na tâbi' olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu? dedi.

 

—Artıyorlar, dedim.

 

—İçlerinde O'nun dînine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı dîninden dönenler var mıdır? dedi.

 

—Yoktur, dedim.

 

—Şu dediğini demezden (yânî dîne da'vetten) evvel, hiç yalan ile ittihâm ettiğiniz var mıydı? dedi.

 

—Hayır, dedim.

 

— Hiç gadr eder mi (yânî ahdi bozar mı)? dedi.

 

— Hayır gadr etmez, ancak biz şimdi onunla bir müddete kadar mütâreke halindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz, dedim.

 

Ebû Sufyân dedi ki: Bana (kendiliğimden) bir şey katmağa im­kân verecek, bu sözden başkasını bulamadım.

 

— O'nunla hiç harb ettiniz mi? dedi.

 

— Evet, ettik, dedim.

 

—O'nunla harbiniz nasıldır? dedi.

 

— Aramızda harb (tâli'i) nevbet iledir. Gâh o bize zarar verir, gâh biz ona zarar veririz, dedim.

— Size ne emrediyor? dedi.

 

— Bize yalnız Allah'a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O'na ortak et­meyiniz. Dedelerinizin inanıp söyleyegeldikleri şeyleri terk ediniz, di­yor. Bize namazı, doğruluğu, iffetliliği ve Allah'ın eklenip durmasını emrettiği her şeyi ekleyip durmayı emrediyor, dedim.

Bunun üzerine tercümâna dedi ki:

 

—Ona söyle: Nesebini sordum, içinizde yüksek nesebli olduğu­nu beyân ettin. Peygamberler de zâten böyle kavimlerinin neseb sâ­hibleri içinden gönderilirler. İçinizden bu sözü O'ndan evvel söylemiş hiçbir kimse var mıydı diye sordum; hayır dedin. O'ndan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, bu da kendisinden evvel söylenilmiş bir söze tâbi' olmuş bir kimsedir, diyebilirdim diye düşünüyorum. Babaları içinde hiçbir hükümdar gelmiş midir diye sordum; hayır de­din. Babaları içinden bir hükümdar olaydı, bu da babasının mülkü­nü geri almaya çalışır bir kimsedir diye hükmederdim diyorum. Bu da'vâsına kalkışmadan evvel O'nun bir yalanını tutmuş mu idiniz di­ye sordum; hayır dedin. Ben ise muhakkak biliyorum ki (önceden) halka karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş iken (sonradan) Allah'a karşı yalan söylemeğe cür'et edemezdi. O'na tâbi' olanlar halkın eş­rafı mı, yoksa zaîfleri mi diye sordum; O'na tâbi' olanlar insanların zaîfleri olduğunu söyledin. Rasûlllerin tâbi'leri de (zâten) onlardır. O'na uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu diye sordum; artıyorlar dedin. îmân işi de tamâm oluncaya kadar hep bu şekilde gider. İçle­rinde O'nun dînine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı dînin­den dönen var mıdır diye sordum; hayır dedin. îmân da mûcib olduğu inşirâh kalblere karışıp kökleşinceye kadar böyle olur. Hiç ahde ve­fasızlık eder mi diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyle­dir; gadr etmezler. Size ne emrediyor diye sordum. Yalnız Allah'a ibâdet edip, O'na hiçbir şeyi ortak kılmamayı size emrettiğini, putla­ra ibâdetten sizleri nehyettiğini, kezâlik namaz ile doğruluk ve iffetlilik ile emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğru ise, şu ayaklarımın bastığı yerlere yakında O zât mâlik olacaktır. Zâten bu peygamberin zuhur edeceğini bilirdim. Lâkin sizden olacağını tah­mîn etmezdim. O'nun yanına varabileceğimi bilsem, O'nunla buluş­mak için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olaydım (hizmet arz ederek) ayaklarını yıkardım!”8

 

Heraklius’un bildiği özellikler   Nebilerin özellilerinden di ki: Onlar sözlerinden yani ahidlerinden dönmezdiler.”

 

Allah’a vermiş olduğu sözden dolayı Allah’ın  dinini korkusuzca  açıklayıp Kendi  hemşehrileri tarafından Mekke’den Hicret etmeye zorlanan Rasulullah(s.a.s.) kimseye his ettirmeden Hicret yolculuğuna çıkmıştı  Rasulullah (s.a.s.)’ı ve  yanında kendisi ile hicret eden Ebu Bekr (r.a.) yakalamak için Mekkeliler   başlarına ödül koymuştu. Bu ödülü almak isteyenlerden biri de Suraka b. Malik idi.Bundan sonrasını ondan dinleyelim:

 

“... Rasulullah (s.a.s.) hiç dönüp bakmıyor, Ebu Bekr (r.a.) ise dönüp,dönüp bakıyordu. Birden atımın ayakları dizlerine kadar yere battı ve yere düştüm. Ayağa kalkıp atıma kızdım. Az kalsın ayaklarını çıkaramayacaktı. Atım ayağa kaltığında,ayağının izinden dumana benzer bir toz  yükselmeye başladı. Bunun üzerine tekrar okla şans çektim. Yine istemediğim ok çıktı. Daha sonra onlardan aman diledim. Ayağa kaltıklarında yanlarına geldim. Rasulullah (s.a.s.) ve sahabilerini taarruzumdan koruyan bu olağan üstü durumlar karşısında. Rasulullah (s.a.s.)’ın peygamberlik davasının yakında zuhur  olup, zafere ulaşacağı kanaatine sahip oldum. Ona dedim ki: “Kavmin senin başına ödül koydu.” Ayrıca insanların onlar hakkında düşündüğünü haber verdim. Onlara yiyecek ve içecek vermeyi teklif ettim. Benden,kendilerinin durumunu gizlememden başka birşey istemediler. Bana akdi emen yazmalarını istedim..Amr b. Fuheyra’ya,benim için akdi eman yazmayı emretti.O da,deri  parçası üzerine benim için akdi eman yazdı ve  yoluna devam etti.....”9  

 

Şimdi de Rasullah (s.a.s.) yazdığı  eman hakkında  nasıl davrandığını Suraka b. Malik (r.a.) dan dinleyelim:

 

“Cirane’de   iken Rasululalah (s.a.s.) geldim.Yanlarından geçtiğim her Ensar topluluğu: ‘Sana sana!’diye sesleniyorlardı. Rasulullah (s.a.s.) gelince elimdeki mektubu kaldırdım ve : Benim Ya Rasulallah”dedim. Suraka der ki: Rasulullah (s.a.s.) hicret ettiğinde bana bir eman yazmıştı. Bunun üzerine(Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:”Evet bugün vefa,ihsan ve doğruluk günüdür10

 

İşte Rasulullah (s.a.s.) ahdini ve emanını böyle koruyan bir zattı....

           

Arkadaşlarını da yetiştirirken de aynı ölçüleri onlara öğretirdi bu konuda şu olaya bir göz atalım:

“... Huzeyfetu’bnu’l-Yeman rivayet etti. (Dedi ki):  Bedir’de bulunmamdan beni men eden şey yoktu. Şu kadar var ki ben, babam Huseyl ile beraber (yola) çıktım da bizi Kureyş kâfirleri yakaladılar.

‘Siz Muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz!’ dediler.

‘Biz onun yanına gitmek istemiyoruz; biz ancak Medine’ye gitmek istiyoruz!’ dedik. Bunun üzerine bizden mutlaka Medine’ye gideceğimize onunla birlikte harb etmeyeceğimize Allah’a ahdu misak aldılar. Sonra Rasulullah (s.a.s)’e gelerek bu haberi kendisine ilettik de:

Haydi gidin! Biz onlara verdiğimiz sözü tutar, onlara galebe için Allah’tan yardım dileriz!” buyurdular.11         

Bu hadisin şerhinde şunlar söylenmiştir:

“Peygamber (s.a.s.)’in Huzeyfe ile babasına sözlerinde durmalarını emir  buyurması ashabın verdikleri sözde durmadıkları şüyû’ bulmasın diyedir...”12    

Rasulullah (s.a.s.) ashabının ahdinde durmasını sağlamak için bunu böyle yapıyordu. Hatta sözünde durmayan kişinin yaptığından beri olduğunu ifade ediyordu.  Bu konuda ki Rasulullah (s.a.s.)’ın tavrının güzelliğini hudeybiye antlaşama sında yaşanan şu olayda görüyoruz:

“...Râvî dedi ki: Urve, Peygamber'e söz söylemeye devam etti. Ve (konuşma arasında Arab âdeti üzere) her söz söyledikçe eliyle Pey­gamber'in sakalını tutuyordu. Hâlbuki bu sırada Mugîre ibn Şu'be -ki Urve'nin kardeşinin oğludur-, başında miğfer ve yalın kılıç bir hâlde Peygamber'in başı üzerinde duruyor, O'nu koruyordu. Ve Urve her ne zaman Peygamber'in sakalına eliyle uzanıp okşamaya girişirse, der­hâl Mugîre kılıcının kınının ucuyla Urve'nin eline vuruyor ve Urve'ye:

— Rasûlullah'ın sakalından elini çek! diyordu. Mugîre'nin bu hareketi üzerine Urve başını kaldırdı da:

 

— Bu da kimdir? diye sordu.

 

Sahâbîler:

 

— Mugîre ibn Şu'be'dir, dediler.

 

Bunun üzerine Urve:

 

— Ey gaddar! Ben hâlâ senin (Câhiliyet'teki) gadr ve hıyanetini ödemeye çalışmakla meşgul değil miyim? dedi.

 

Mugîre Câhiliyet'te Mâlik oğulları'ndan bâzı kimselerle yol ar­kadaşlığı yapmış ve yolda bunları öldürüp mallarını almış, sonra Me­dine'ye gelip müslümân olmuştu. (Bu mallan Peygamber'e arzettiğinde) Peygamber:

 

— İslâm olmana gelince, bunu kabul ediyorum. Mallara ge­lince (bunlar gadrdır); ben bunlardan hiçbir şeyi de (alıcı) değilim"  buyurdu.13

 

Bu olayda da görüldüğü üzere Rasulullah (s.a.s.) Muğire b. Şu’be (r.a)’ı İslam’ı kabul ediyor ama yapmış olduğu ahdi bozmasından beri olduğunu söylüyordu. Çünkü Rasulullah (s.a.s.) amacı ahdinde duran insanlar yetiştirmekti.

 

Hudeybiye Barış antlaşmasında biz mu’minlere birçok örnekler vardır Bunlardan biri de antlaşmanın hangi şartlar çerçevesinde yapılmasıdır. Bu konuda yukarıdaki hadisin başında geçen Rasulullah (s.a.s.) sözlerini verelim:

 

"...Peygamber de (sahâbîleriyle) yürüdü. Nihayet Seniyye mevkiine gelmişti ki, oradan Kureyş (karargâhı) üzerine inilirdi. Peygamber'in binek devesi burada çök­tü. İnsanlar:

— Kalk yürü, kalk yürü! diye azarlama yaptılar. Fakat deve çökmekte ısrar etti. Bu sefer insanlar:

 

— Kasvâ çöküp kaldı! Kasvâ çöküp kaldı! dediler. Bunun üzerine Peygamber:

 

— "Kasvâ çöküp kalmaz; onun çökme huyu da yoktur. Fakat vaktiyle fîli (Mekke'ye girmekten) men' eden Allah, şimdi Kasvâ'yı men' etti" buyurdu.

 

Bundan sonra Rasûlullah:

 

—  Hayâtım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Kureyş, Al­lah'ın (Harem içinde) muhterem kıldığı şeyleri ta 'zîm kasdederek ben­den ne kadar müşkil istekte bulunursa, ben onu muhakkak onlara vereceğim buyurdu.”14 

 

İşte bu Rasulullah (s.a.s.)’ın antlaşmalarda takib ettiği yoldu... Allah’ın yücelttiklerini yüceltmek kastı ile kâfirlerde bir şart koşsa Allah’ı dinine ters olmadığı müddetçe Rasulullah (s.a.s.) kabul edeceğini beyan etmişti.

 

Allah’ın Kitabında, dinin de olmayan bir şart öne sürülürse kabul edilmez o şartın geçerliliği olmazdı. Bu konuda şu hadis okuyalım:

 

“… Aişe (r.a.) Berîre'nin kendisine geldiğini ve kendisinden hür­riyetini satın alma yazışması hususunda yardım istediğini zikretti. Âişe, Berîre'ye:

— Eğer istersen ben senin sahiblerine bu bedeli vereyim ve se­nin üzerindeki velâ da benim olur, dedi.

 

Âişe dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.) gelince bunu kendisine hatırlattım. Peygamber bana:

 

— Berîre'yi satın al ve ona hürriyet ver. Şübhesiz velâ hakkı hürriyet verene âiddir buyurdu.

 

Bundan sonra Rasûlullah minber üzerinde ayakta durdu ve şun­ları söyledi:

 

— Bir takım insanlara ne oluyor ki, onlar Allah'ın Kitabı 'nda olmayan birçok şartları şart koşuyorlar. Her kim Allah'ın Kitab’ında bulunmayan (ve ona aykırı olan) bir şartı şart kılarsa, -isterse böyle yüz şart kılmış olsa da- o şartın kendi lehine hiçbir fâidesi yoktur.”15

 

Allah’ın Kitabında bulunamayan şart isterse yüz şart olsun Rasulullah (s.a.s.) O’nun kabul edilmeyeceğini ifade etmiştir.  Bir hadislerinde Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

 

“Ebu Umame(r.a)dan: AllahTeala’ya yapılan ahd yerine getirilmeye en haklı ahddir.”16

Hudeybiye barış antlaşmasında Müslümanların kabullenmekte zorlandığı bir madde de şuydu.

“Kureyşilerden, velisinin izni ve haberi olmaksızın Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yanına gelecek olan kimseler, Kureyşlilere geri verilecek. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yanında bulunanlardan, Kureyşlilere gelecek olanlar ise geri verilmeyecek”

 

Bu antlaşma maddesinden haberi olmayan Ebu Basir (r.a.) Medine’ye Rasulullah (s.a.s.) geldiğinde şunlar oldu:

 

“... Sonra Hz. Peygamber Medine’ye döndü. Ardından Kureyş’in yeminli dostu olan Ebu Basir (utbe es-Sakafi) müslüman olarak geldi. Bunu geri istemek üzere de Kureyş iki kişi gönderdi. Bunlar Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ‘bize karşı imzaladığın sözleşmeyi hatırlatırız.’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.) de (anlaşma gereğince) Ebu Basir’i  bu iki kişiye geri verdi. Bunlar Ebu Basir ile yola çıktılar....”16 (Hz. Peygamberi Hayatı (3/23) çev. Ahmed Varol vdğ. Aksa y.)

 

Rasulullah (s.a.s.) ahdine bağlı kalarak Ebu Basiri Mekkeli müşriklere geri verdi ahdinde durdu. Ama Mekkeliler Ebu Basir’i elinde tutamadılar. Ebu Basir Mekkelilerin Şam yolu üzerinde bir yerde konuşlandı antlaşma gereği Medineye gidemeyen Mekkeli müslümanlar Ebu Basir’in yanına sığınıp önemli bir oranda bir savaşçı birlik oluşturdular. Allah(c.c.) onlara rahmet eylesin.

 

Rasulullah (s.a.s.) eğer antlaşma yapan tarafın antlaşmaya ihanet edebileceğini zan ederse Allah’ın (c.c.): “Eğer (antlaşma yapan) bir kavmin hainliğinden endişeye düşersen, adalet üzere kendilerine anlaşmalarını bozduğunu bildir. Çünkü Allah hainlik edenleri sevmez.” emri gereği anlaşmayı bozduğunu onlara bildirirdi. Bu konuda şu hadis zikredelim:

 

“...Himyer (kabilesin) den olan Süleym b. Amir'den, de­miştir ki:

Muaviye ile Rum(lar) arasında bir (sulh) antlaşması vardı. (Muaviye bu antlaşma süresi sona ermeden önce) Rumların ülkesine doğ­ru yola çıkmıştı. Sulh (süresi) sona erince onlarla savaşacaktı. Derken ‘Allahü ekber, Allahü ekber (Hayret doğrusu size) hıyanet (etmeniz) değil (ahde) vefa’ (etmeniz gerekir) diyerek, at üzerinde veya acem atı üzerinde bir adam çıkageldi. Bir de baktılar ki (bu adam) Amr b. Absete(imiş).Bunun üzerine Muaviye ona (birini) gönderdi (ve huzu­runa çağırttı) ve kendisine (bu meseleyi) sordu. (O da):Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ı:"Kimin herhangi bir kavimle arasında bir antlaşma varsa, süre­si sona erinceye kadar ya da karşılıklı olarak (antlaşmayı) bozduğunu onlara bildirinceye kadar bu bağı ne (yeniden) bağlasın ne de çözsün" buyururken işittim. dedi. Bunun üzerine (Muaviye seferden) geri döndü.17 

Bu emre uymayan hakkında Rasulullah (s.a.s.) hükmü de şudur: “...Ebû Bekre Rasûlullah (s.a.s.)'in: ‘Her kim (kendisiyle) antlaşma yapan bir kimseyi (antlaşma sü­resi sona ermeden, yani savaş) vakti dışında öldürürse Allah ona cen­neti haram kılar.’ Buyurduğunu rivayet etti.”18

 

Rasulullah (s.a.s.) koymuş olduğu bu hükümler  Harb hukuku ve Devlet hukuku açısındanda önemli meselelerdir. Devletler hukukundaki şu kaideyi uygulamasıda onun (s.a.s.) sözlü dahi olsa bu kaidelere uyduğunun bir göstergesidir. Hadis şöyledir:

 

“...Nüaym b. Mes'ûd el-Eşceî'den demiştir ki:

Ben Rasûlullah (s.a.s) 'i (Müseylimenin elçileri, huzurunda) Müseylime'nin mektubunu okudukları zaman (Müseylime hakkında) siz ne diyorsunuz, derken işittim. (Onlar da) ‘Biz de (onun bu mektup­ta) dediği gibi (Peygamber olduğunu) söylüyoruz.’ diye cevap verdi­ler.                                                                                                                    &nbs

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul