20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / İSRÂÎLİYAT HAKKINDA

İSRÂÎLİYAT HAKKINDA

                                        

                                                                                                                        

 

Soru 169: Rasulullah (s.a.s.)’in Ehl-i Kitap’tan bir şey sormamıza dair hadislerinin bulunmasına rağmen onlardan nakiller yapmaya dair söylediği hadislerde mevcuttur. Bu birbirine muhalif görünen hadislerin arasını nasıl telif ederiz?

Cevap 169:Rasulullah (s.a.s.)’in Ehli Kitap’tan bir şey sormayın dediği hadiseler, akaid muamelat, ukubetle ilgili meselelerdir. Çünkü din bunları başka birisine sormayacak kadar açıktır. Dinde herhangi bir eksik yan kalmamıştır. Karşımızda, gecesi gündüz gibi olan bir din vardır. Daha önceki sayımızda cevap verdiğimiz gibi onlardan bir şey almaya ihtiyacımız yoktur. Zaten Rasulullah (s.a.s.)’den sarih olarak bu zikredilmiştir. Şu da bir gerçektir ki, bizden önce yaşayan müslümanlar bunlar yahudilerin veya nasranilerin içinden olur fark etmeksizin onların kendi zamanlarında İslam Nebilerine samimiyetle bağlanmaları ve İslamiyeti hayatlarına samimiyetle aktarmaları sonraki biz mü’minlere ibret ve kısas olacaksa işte böyle İsrailiyyat veya Nasraniyat meselelerinin naklinde herhangi bir beis yoktur. Zaten Rasulullah (s.a.s.)’den önceki ümmetlerin içinde yaşayan muttaki şahsiyetlerin hayatlarına dair bize kıssalar anlatmıştır. Gerçi Rasulullah (s.a.s.)’in anlatımıyla sünnetleşen bu kıssalar bizim İsrailiyyat veya Nasraniyat aktarımında ölçülerimiz olmuşlardır. Karşılaşacağımız meseleleri bunlarla ölçersek doğruya ulaşmış oluruz. Birazdan örneklendireceğimiz gibi anlatılan şeyler zaten İslami inanç meselelerine ters değilse anlatılır. Yoksa reddedilerek bir kenara bırakılır. Öncelikle Rasulullah (s.a.s.)’in İsrailiyyatı nakletmeyi serbest bıraktığı meselesine dair şu hadisi zikredelim:

Abdullah b.Amr b.As’tan (r.a.); Rasulullah (s.a.s.)’in şöyle dediğini duydum:

-Benden bir ayet de olsa başkalarına ulaştırın. İsrail oğullarından da nakil yapabilirsiniz, sakıncası yoktur.

Kim benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine (şimdiden) hazırlansın.1

Bu hadis İsrâîliyattan bir şeyler nakletmenin sakıncası olmadığını ispatlar. Yalnız, bu işlerin anlatılmasını Rasulullah (s.a.s.) şöyle bir tertibe koymuştur.

Şu hadisi okuyalım:

“...Avf b. Malik el-Eşcai’den, ben Rasulullah (s.a.s.)’ı şöyle buyururken işittim dediği rivayet olunur:

Emir, memur ve büyüklük taslayandan başka vaaz eden olmaz2

Bu hadisin konumuzla ilgisi şudur:

İsrâîliyyât doğru olmayan yanının halk arasında yaygınlaşmasının nedeni sonda zikredilen büyüklük taslayanlardır. Çünkü İslam Devleti bunlara bunları anlatmaları için görevlendirmemiştir. Maalesef, bunlara karşı ciddi bir önlemde alınamadığı için halkın nezdinde en ilginç olayları anlatan bilgisiz kişiler, İslam’ın inancına ters mi değil mi bakmaksızın yalnız karşısındakileri coşturmak için anlatılan ilginç geçmiş ümmetlerin haberlerini ağızları açık dinleyen kitlelere ulaştırmışlardır. İşte ondan sonra ayıkla pirincin taşını, tabiri yerini bulmaktadır. Hak batılla karışmış durgun suya necaset karışmıştır. Bunları eski haline getirmek yine sahih kaynaklara dönmedikçe mümkün olmayacaktır.                

Hulasa, vaaz ve nasihat işi de bir düzen içindedir. İnsanlara nasihat olsun diye üçüncü Raşid Halifemiz Osman (r.a.) böyle bir kıssayı müslümanlara anlatmıştır.

“Abdurrahman b. Haris (r.a.) babasından naklederek şöyle diyor: Osman’dan işittim şöyle diyordu: İçki içmekten uzak durun çünkü o kötülüklerin anasıdır. Sizden önceki ümmetler arasında ibadetle meşgul olan bir adam vardı. Fahişe bir kadın ona kafayı taktı ve hizmetçisini göndererek; şahitlik için seni istiyoruz diye onu çağırttı, o hizmetçiyle beraber onun yanına kadar geldiler. Her bir kapıdan içeri girince hizmetçi kapıları kilitliyordu. Sonunda güzel bir kadının yanına geldi kadının yanında bir çocuk, bir kap içerisinde de içki vardı. Kadın o gelen adama: Allah’a yemin olsun ki ben seni şahitlik için çağırmadım ya benimle ilişki kurarsın veya bu içkiden içersin veya bu çocuğu öldürürsün. Adam öyleyse bana bir kadeh içki ver dedi. Kadın bir kadeh içki verdi, adam tekrar ver dedi ve sarhoş olunca kadınla zina etti çocuğu da öldürdü. (İşte bu olaydan ibret alıp) içkiden uzak durun! Allah’a yemin ederim ki şarap alışkanlığı ile iman bir arada olamaz mutlaka biri diğerini uzaklaştırır.”3        

Şu hadisi de zikretmemiz yerinde olur:

“...Abdullah bin Amr’dan şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Allah’ın Nebisi sabah oluncaya kadar Beni İsrail’den bize (haberler) anlatırdı. (Yerinden) kalkmazdı taki namazın büyüğü oluncaya kadar.”4

Şimdi Rasulullah (s.a.s.) bize naklettiği geçmiş ümmetlerin kıssalarından birkaç örnek zikredelim:

Suhayb'dan naklen rivayet etti ki, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlar:

Sizden öncekiler arasında bir hükümdar vardı. Bu hükümdarın bîr si­hirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca hükümdara:

 

-Ben ihtiyarladım, imdi bana bir çocuk gönder de, sihri ona öğre­teyim, dedi. O da öğretmek için kendisine bir çocuk gönderdi. Çocuk yo­luna çekildiği vakit bir rahibe tesadüf etti. Hemen yanına oturarak konuş­masını dinledi ve beğendi. Artık sihirbazın yanına giderken rahibe uğrar, yanında otururdu. Sihirbaza geldiğinde ise sihirbaz kendisini döverdi. Çocuk bunu rahibe şikâyet etti.

 

Rahib şunu söyledi:

 

-Sihirbazdan korktuğun vakit, beni âilem salmadı de! Ailenden korktuğun vakitte beni sihirbaz salmadı deyi ver!

Çocuk bu minval üzere devam ederken büyük bir hayvanın üzerine geldi. Bu hayvan insanları hapsetmişti. (Kendi kendine) Sihirbaz mı efdal, yoksa râhib mi bugün anlayacağım, dedi.

 

Ve bir taş alarak:

 

-Allah’ım! Eğer rahibin işi senin indinde sihirbazın işinden daha makbul ise bu hayvanı öldür de,  insanlar işlerine gitsinler, dedi. Ve taşı attı. Hayvanı öldürdü. İnsanlar da işlerine gittiler. Arkasından rahibe ge­lerek (hâdiseyi) ona haber verdi.

 

Rahip ona:

 

-Ey oğulcuğum! Bugün sen benden daha faziletlisin, senin halin gördüğüm raddeye ulaşmıştır. Sen muhakkak imtihan olunacaksın. Şayet imtihan olunursan, benîm nerede olduğumu söyleme, dedi. Çocuk körlerle, abraşları düzeltiyor, sair ilâçlardan insanları tedavi ediyordu. Derken hükümdarın maiyyetinde bulunanlardan kör olmuş birisi bunu işitti. Ve kendisine birçok hediyeler getirerek:

 

-Eğer beni düzeltebilirsen, şuradaki şeylerin hepsi senin olsun! dedi.

 

Çocuk:

 

-Ben hiç bir kimseyi düzeltemem. Şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a iman ediyorsan,  ben Allah’a dua ederim. O da şifa verir, dedi. Adam Allah'a iman etti. Allah da şifasını verdi.  Müteakiben hükümdarın yanına gelerek eskiden oturduğu gibi oturdu.

 

Hükümdar ona:

 

-Senin gözünü kim iade etti? diye sordu.

 

Adam:

 

-Rabbim! cevâbını verdi.

 

-Senin benden başka Rabbin var mı? dedi.

 

(Adam) :

 

-Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah'dır, cevabını verdi. Bunun üzerine hükümdar onu tevkif etti. Ve kendisine işkenceye başladı. Nihayet o adam çocuğun yerini söyledi. Çocuğu da getirdiler.

 

Hükümdar ona:

 

-Ey oğulcuğum! Sihrin körleri ve abraşları düzeltecek ve şöyle şöyle yapacağın dereceyi bulmuş, dedi.

 

Çocuk:

 

-Ben hiçbir kimseyi düzeltemem! Şifayı veren ancak Allah'dır, dedi. Bunun üzerine hükümdar onu tevkif etti. Ve ona işkenceye başladı. Ni­hayet çocuk rahibin yerini söyledi. Rahibi de getirdiler.

 

Kendisine:

 

-Dininden dön! denildi. O razı olmadı. Derken, hükümdar bir tes­tere istedi ve onu başın ortasına koyarak yardı. Hattâ iki parçası yere düştü. Sonra hükümdarın maiyet adamı getirildi.

 

Ve kendisine:

 

-Dininden dön! denildi. O da razı olmadı. Hemen testereyi başının ortasına koyarak, başını onunla yardı hattâ iki parçası yere düştü. Sonra çocuk getirildi.

 

Ona da:

 

-Dininden dön! denildi. Fakat o da kabul etmedi. Bunun üzerine çocuğu maiyetinden bazı kimselere vererek: Bunu filân dağa götürün. Dağın üzerine çıkarın. Zirvesine ulaştığınızda dininize dönerse ne âlâ! Dönmezse aşağı atın, dedi. Çocuğu götürdüler ve dağa çıkardılar.

 

Çocuk:

 

-Allah’ım! Bunlar hakkında bana dilediğin şeyle kifayet et! dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve (aşağı) düştüler. Derken yürüyerek hü­kümdara geldi.

 

Hükümdar ona:

 

-Arkadaşların sana ne yaptı? diye sordu.

 

Çocuk:

 

-Onlar hakkında Allah bana kâfi geldi, dedi. Hükümdar onu yine maiyetinden birkaç kişiye vererek:

 

-Bunu götürün, bir gemiye yükleyerek denizin ortasına varın. Eğer dininden dönerse ne âlâ! Aksi takdirde denize atın! dedi. Çocuğu götür­düler.

 

(O yine):

 

-Allah’ım! Bunlar hakkında bana dilediğin şeyle kifayet et! diye dua etti. Hemen gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi.

 

Hükümdar ona:

 

-Arkadaşların sana ne yaptı? diye sordu.

 

Çocuk:

 

-Onlar hakkında Allah bana kâfi geldi, dedi.

 

Ve hükümdara şunu söyledi:

 

-Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça, sen beni öldüremezsin!

 

Hükümdar:

 

-Nedir o? diye sordu.

 

-Halkı bir yere toplarsın ve beni bir ağaca asarsın. Sonra torbam­dan bir ok al. Bu oku yayın ortasına koy. Sonra bu çocuğun Rabbi olan Allah’ın ismiyle diyerek bana at. Bunu yaparsan beni öldürürsün, dedi. Hükümdar hemen halkı bir yere topladı ve onu bir ağaca astı. Sonra torbasından bir ok aldı ve oku yayın ortasına koydu. Sonra: Bu çocuğun Rabbi olan Allah'ın ismiyle diyerek çocuğa attı. Ok çocuğun şakağına isa­bet etti. Çocuk elini şakağına, okun vurduğu yere koydu ve öldü.

 

Bunun üzerine halk:

 

-Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocu­ğun Rabbine iman ettik! dediler.

 

Ve hemen hükümdara gidilerek:

 

-Ne buyurursun, korktuğun vallahi başına geldi. Halk iman etti, de­nildi. Bunun üzerine hükümdar yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Ve kazıldı. Ateşler de yakıldı.

 

Ve:

 

-Kim dininden dönmezse, onu buraya atın! dedi. Yahut hükümdara sen at, denildi. Bunu da yaptılar. Nihayet beraberinde çocuğu olan bîr kadın geldi. Kadın oraya düşmekten çekindi.

 

Bunun üzerine çocuk ona:

 

-Ey anneciğim, sabret! Çünkü sen hak üzeresin! dedi.5 

 

Başka bir hadiste şöyledir:

Ebû Hureyre (r.a.)'den; o da Rasûlullah (s.a.s.)'tan tahdîs etti. Rasûlullah, İsrâîl oğullarından bir adam zikretti. O adam İsrâîl oğullarının bazısından ödünç olarak bin dinar vermesini istedi.

Para vermek isteyen zât:

-Buna şâhid yapacağım şâhidleri getir, dedi.

 

Ödünç isteyen:

                         

-Şâhid olarak Allah yeter, dedi. (Nisâ, 79, 165)

 

Ödünç verecek olan bu sefer de:

 

-Haydi, bana kefil getir, dedi.

 

O adam:

 

-Kefil olarak Allah yeter, dedi (Bu, âyet de­ğildir)

 

Para sahibi:

 

-Hakikaten doğru söyledin, dedi ve belirlenen bir va'de ile ona bin dînâr verdi.

Parayı alan müteakiben deniz seferine çıktı. İşlerini gördü. Sonra kendisine ödünç veren zâta gelmek üzere bineceği bir gemi aradı. Belirlenen müddet geliyordu. Fakat bir gemi bulamadı. Bunun üzeri­ne bir odun parçası alıp, onun içini oydu. İçine bin dînârı ve bir de kendisinden o arkadaşına yazdığı bir mektup sahifesini koydu. Son­ra o oyuk yerin ağzını sıkıca kapatıp düzeltti. Sonra o odun parçası­nı deniz kenarına getirdi de şöyle duâ etti:

 

-Yâ Allah, Sen bilmektesin ki, ben falan kimseden bin dînâr ödünç istedim. O benden bir kefil istedi. Ben "Kefîl olarak Allah kâfidir" dedim. O, Senin kefilliğine razı oldu. Bir de benden şâhid istedi. Ben yine "Şâhid olarak Allah kâfidir" dedim. O yine Senin şâhidliğine de razı oldu (ve bin dînârı verdi. Ben vadesinde borcu­mu ödemek kaygısına düştüm de) ona bu parayı göndereyim diye bir gemi bulmaya çalıştım. Fakat bulmaya muktedir olmadım. Artık ben şu bin dînâr borcumu Senin koruyuculuğuna emânet ediyorum! de­di de o odunu denize attı.

 

Odun denizin içine girdikten sonra kendisi geri döndü. Borçlu bu hususta kendisini beldesine çıkaracak gemi bulmaya çalışırken, alacaklı da onun dönmesini umarak deniz kenarına çıktı da belki bir gemi malını getirmiş olabilir diye gözetliyordu. Bu sırada birdenbire sahilde içinde mal bulunan o odunu gördü. Onu ailesine yakacak bir odun olarak aldı. Evde onu parçalayınca içindeki paraları ve mek­tûp sahîfesini buldu. Sonra borçlu kimse kendisine borç verene geldi ve ona bin dinarı getirdi de:

 

-Allah'a yemîn ederim ki, malını sana getirmem için bir gemi arayıcısı olmakta devam ettim. Fakat sana geldiğim şu zamandan önce bir gemi bulamadım, dedi ve borcunu verdi.

 

Alacaklı:

 

-Sen bana bir şey gönderdin mi? dedi.

 

Borçlu:

 

-İçinde sana geldiğim şu günden önce bir gemi bulamadığımı sana haber veriyorum, dedi.

 

Alacaklı:

 

-Şübhesiz ki, Allah senin odun içinde göndermiş olduğun bor­cunu senin adına ödemiştir. Binâenaleyh tekrar vermek için getirdi­ğin bu bin dinarı, bir râşid olarak sevinçle götür, dedi6              

 

Başka bir rivayette şöyledir:

 

Ebû Hureyre'den, o da Peygamber (s.a.s)'den naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuş:

Beşikte yalnız üç kişi konuşmuştur: Biri Meryem'in oğlu İsa, diğeri Cüreyc'in arkadaşı. Cüreyc âbid bir adamdı. Bîr manastır yaptırdı. Onun içinde yaşıyordu. Derken annesi geldi,  Cüreyc namaz kılıyordu.

 

Ve:

 

-Yâ Cüreyc! dedi.

 

Cüreyc:

 

-Yâ Rabbi! Annem ve namazım! dedi. Ve namazına yöneldi. Annesi gitti. Ertesi gün olunca ona tekrar geldi. Cüreyc namaz kılıyordu:

 

-Yâ Cüreyc! diye seslendi.

 

Cüreyc:

 

-Yâ Rabbi! Annem ve namazım! dedi. Ve yine namazına yöneldi. Annesi gitti. Ertesi gün olunca tekrar geldi. Cüreyc namaz kılıyordu.

 

-Yâ Cüreyc! diye seslendi.

 

Cüreyc:

 

-Ey Rabbîm! Annem ve namazım! dedi. Ve yine namazına yöneldi.

 

Annesi:

 

-Allâh’ım! Fahişelerin yüzünü görmedikçe, bunun canını alma! diye dua etti. Derken Benî İsrail Cüreyc'i ve ibadetini müzâkere ettiler. Fahişe bir kadın vardı ki güzelliği dillere destan olmuştu.

 

(Bu kadın) :

 

-İsterseniz sizin için onu fitneye düşürüvereyim, dedi. Ve ona sataştı. Fakat Cüreyc kendisine iltifat göstermedi. Müteakiben kadın Cüreyc'in manastırında mekân tutan bir çobana geldi. Ve ona kendisiyle zina im­kânını verdi. O da onunla zina etti. Kadın hâmile kaldı.

 

Doğurduğu vakit:

 

-Bu çocuk Cüreyc'dendir! dedi. (Köylüler) Cüreyc'e gelerek onu aşa­ğı indirdiler. Ve manastırını yıktılar. Kendisini de dövmeye başladılar.

 

Bu­nun üzerine Cüreyc:

 

-Size ne oluyor? dedi.

 

-Bu fahişe ile zina ettin ve senden çocuk doğurdu, dediler.

 

Cüreyc:

 

-Çocuk nerede? diye sordu. Hemen onu getirdiler.

 

Cüreyc:

 

-Beni bırakın da namaz kılayım! dedi. Ve namaz kıldı. Namazdan çıktıktan sonra çocuğa gelerek onun karnına dokundu.

 

Ve:

 

-Ey çocuk! Senin baban kimdir? dedi.

 

Çocuk:

 

-Filân çobandır, cevâbını verdi. Bunun üzerine köylüler Cüreyc'e yöneldiler. Onu öpüyor ve sıvazlıyorlardı.

 

-Sana manastırını altından yapalım, dediler.

 

 O:

 

-Hayır! Onu eskisi gibi çamurdan yapın, dedi. Onlar da yaptılar. Üçüncüsü: Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. (Oradan) Şah­lanmış bir ata binmiş, kılık kıyafeti güzel bir adam geçti.

 

Çocuğun annesi:

 

-Allah'ım! Oğlumu bunun gibi yap! diye duâ etti. Çocuk hemen memeyi bıraktı. Ve adama doğru dönerek ona baktı da:

 

-Allah’ım! Beni bunun gibi yapma! dedi. Sonra memesine dönerek emmeye başladı.

 

Ebû Hureyre: Ben Resûlullah (s.a.s.)'in şehadet parmağı ağzında ve onu emmeye başlayarak çocuğun nasıl emdiğini an­latmasını hâlâ görür gibiyim, demiş.

 

Buyurmuşlar ki: (Sonra) Oradan bir câriye geçirdiler. Sahipleri onu dövüyor ve: Sen zina ettin! Çaldın! diyorlardı.

 

Câriye ise:

 

-Bana Allah yeter! O ne güzel vekildir, diyordu. Çocuğun annesi: Allah’ım! Oğlumu bu câriye gibi yapma! diye duâ ettî. Çocuk hemen em­meyi bıraktı ve cariyeye bakarak:

 

-Allah'ım! Beni bu câriye gibi yap! dedi.

 

Artık burada konuşmaya başladılar. Anne dedi ki:

 

-Boğazı tıkanası! Güzel kıyafetli bir adam geçti. Ben: Allah’ım! Oğlumu bunun gibi yap! dedim. Sen: Allah’ım! Beni bunun gibi yapma! dedin. Bu cariyeyi döverek ve: Sen zina ettin! Çaldın! diyerek yanımızdan geçirdiler. Ben: Allah’ım oğlumu bunun gibi yapma! diye duâ ettim. Sen: Allah’ım! Beni bunun gibi yap! dedin.

Çocuk şu karşılığı verdi:

 

-O adam bir zâlim idi. Bundan dolayı: Allah’ım! Beni onun gibi yapma! dedim. Bu cariyeye ise: Sen zina ettin! diyorlar. Hâlbuki zina etmemiştir. Çaldın! diyorlar. Hâlbuki çalmamıştır. Bu sebeple: Allah’ım! Be­ni bunun gibi yap! dedim7

               

Bu konu ile ilgili olarak en son İmam İbn Kesir (rh.a.)’ın tefsirinde Kabe’yi ilk inşa eden kişi başlığı altında zikrettiklerine kulak verelim:

“Kabe’yi ilk kimin inşa ettiği hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi onun Âdem (a.s.)’dan önce melekler tarafından inşa edildiğini söylemiştir. Ebu Cafer Bakır’dan rivayet edilen bu görüşü Kurtubi zikredip nakletmiştir. Ancak bu rivayette gariplik vardır. Kimine göre ilk Âdem inşa etmiştir. Bunu Abdurrezzak, İbni Cureyc, yoluyla Atâ, Said b. Museyyeb ve başkalarından rivayet etmiştir. Buna göre Âdem (a.s.) şu beş dağa mescid bina etmiştir. Hira, Tur-i Sina, Tur-u Zeytâ, Lübnan dağı ve Cudi dağı. Bu da garib bir rivayettir. Benzer bir rivayet olarak İbn Abbas (r.a.) Ka’b el-Ahbar, Katâde ve Vehb b Munebbih’ten: Bunu ilk bina eden Şit (a.s.)’dır, dedikleri rivayet olunmuştur. Bunları söyleyenlerin çoğu bunları Ehl-i Kitabı kitaplarından almıştır ki onlar ne tasdik edilir, ne de yalanlanırlar. Tek başlarına dayanak teşkil etmezler. Bu konuda bir hadis bulunursa başımızın üstündedir.”8          

İmam İbn Kesir (rh.a.)’de belirttiği gibi eğer İsrailiyattan gelen Rasulullah (s.a.s.)’ın bir hadisinde yer alıyorsa başımız gözümüz üstünedir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi....

İmam bu konudaki ölçüyü de böylece belirtmiş olmaktadır. En iyisini, Allah (c.c) bilir.

Dipnot

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul