23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / KUR’AN-I KERİM DE ŞEFAAT

KUR’AN-I KERİM DE ŞEFAAT

 

                                       

 

 

Kur’an-ı Kerimdeki şefaatle ilgili ayetlere geçmeden evvel bu kelimenin Arapça lugatında ne manaya geldiğini açıklamakta fayda vardır.

İmam Kurtubi (r.ha.) tefsirin de en-Nisa suresi 85. ayetin tefsirinde bu kelime ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

Yüce Allah'ın: "Kim... şefaatte bulunursa" buyruğunda geçen şefaat, şef’at ve benzeri ifadeler sayıda çift anlamındaki "eş-Şefî’" den gelmektedir. Şefî' (şefaatçi) da buradan gelmektedir. Çünkü şefaatçi, ihtiyacı bulunan kim­se ile birlikte şef’ (çift) olmaktadır. Dişi deve bir defada iki süt kabını dol­durduğu takdirde; “Nakatun Şefu’” denilmesi de buradan gelmektedir. Yine dişi de­ve hem gebe bulunup, hem de yavrusu ardında gidiyorsa ona, “Nakatun Şefi’ ” de­nilir. Şef’ bire bir eklemek demektir. Şuf’a ise, ortağının mülkünü kendi mül­küne katman demektir. Buna göre şefaat, senden başkasını kendi mevkiine ve aracılığına katman demektir. O halde şefaat, şefaatte bulunan kimsenin, nezdinde şefaat edilenin yanındaki mevkiini açıkça ortaya çıkarmak ve le­hine şefaatte bulunan kimseye de bir menfaat ulaştırmak demektir.”1

Bu Kelime tasrifleri ile birlikte 30 ayette geçmektedir. Çift manasında ise Fecr suresi 3. ayette geçmektedir. 30 ayette de aracı manasında kullanılmıştır. Bu kelimenin Lugavi manasına dair olan bir açıklama idi. Istılahi manası ise İmam Seyyid Şerif Cürcani tarafından şöyle açıklanmıştır:

“(Şefaat): Yalvarıp yakarma yoluyla, başkasından, diğer bir başkası için, hayır yapılmasını ve zararın terk edilmesini istemektir.

İmam Nevevi demiştir ki: Şefaat, beş kısımdır:

Birincisi: Peygamberimiz Muhammed (s.a.s.)’e özgüdür. Bu mahşerdeki durak yerinin korkusundan ve durup beklemenin uzunluğundan rahat ettirmektir. Bu, yaratıklar, Hz. Muhammed’e sığınıp yardım diledikleri zaman mahşerde olan genel şefaat’tır.

İkincisi: Bir topluluğu Cennet’e hesapsız sokmaktaki şefaat’tir.

Üçüncüsü: Cehenemi hak etmiş olan bir topluluk için olan şefaat’tir.

Dördüncüsü: Günahkârlardan Cehenneme sokulanlar hakkındadır.

Beşincisi:  Cennette, cennettekilerin derecelerini arttırmaktaki şefaat’tir.”2

Kur’an-ı Kerim’de şefaat meselesi çok yönlü olarak işlenmiştir. Her tür inanç sahibi Allah’dan bir hüccet olmaksızın bir takım şeyleri Allah’la kendi aralarında “şefaatçi” olarak tayin etmişlerdir. Bu noktada şunu da vurgulayalım ki, -müşrik toplumlar- yani Allah’ı bilmekle birlikte Allah’ın hakkında bir delil indirmediği bir takım şeylerle Allah’a yaklaşmayı uman topluluklar Allah’a yaklaşmak için ve Allah katında kendilerine şefaatçi olsun diye yani aracılıkta bulunsun diye haklarında bir delil olmaksızın putları, melekleri, Rasulleri şefaatçi diye tayin etmişlerdir.  Yalnız bu Allah’ın indinde bir HAK olmadığı müddetçe kabul görmeyecektir. Yani müşrik toplumlar Allah’ı hayatın her alanında birlemedikçe, O’nun isim ve sıfatlarını başkalarına vermeyi terk etmedikçe hangi Şefaat ediciyi getirirlerse getirsinler şefaatleri kabul olunmaz. Bu konu ile ilgili olarak şu ayeti zikredelim:

“Onu bırakıp çağırdıkları kimselerin şefaat etme imkanları yoktur. Bilerek,hak ile şehadet edenler müstesna.” (Zuhruf,  43/86)

Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rh.a.) şunları zikretmektedir:

Şefaat ve Hak İle Şahitlik: -Bilerek hak ile şehadet edenler müstesna- buyruğunda yer alan “Men)...enler" cer konumundadır. "Onu bırakıp, çağırdıkları kimseler" buy­ruğu ile kastettiği ise İsa, Uzeyr ve meleklerdir.

 

Buyruğun anlamı da şudur: (La yemliku heulai’ş-Şefâa’tu illa limen şehide bil Hak ve Amene ala ilmin ve basiratin)

 

"Bunlar ancak hak ile şehadet edenlere ve ilim ve basiret üzere iman eden kimselere şefaat ede­bilirler." Bu açıklamayı Said b. Cübeyr ve başkaları yapmıştır. Said b. Cübeyr dedi ki: Hak ile şehadet ise; la ilahe ilallah'tır." (men)...enler"in ref mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani onların Al­lah'tan başka dua edip çağırdıkları kimseler -Katade'nin açıklamasına göre uydurma ilahlar- şefaat etme imkânına sahib değildirler.

 

Kendilerine ibadet edenlere şefaat edemezler. Hak ile şahidlik eden kim­seler müstesnadır. Bununla da Uzeyr, İsa ve melekleri kastetmektedir. Çün­kü bunlar, hak ile ve vahdaniyetin yalnız Allah için olduğunu belirterek şahidlik ederler.

 

"Bilerek" lafzı ise şahidlik ettikleri hususun gerçeğini bilmeleri demek­tir.

Denildiğine göre âyet-i kerime en-Nadr b. el-Haris ile Kureyşlilerden bir topluluk hakkında inmiştir. Onlar: Eğer Muhammed'in söyledikleri doğru ise bizler de melekleri veli (dost ve yardımcı) ediniriz. Onların bize şefaat etme­leri ona göre daha uygundur. Bunun üzerine yüce Allah: "Onu bırakıp ça­ğırdıkları kimselerin şefaat etme imkânları yoktur. Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna" buyruğunu indirdi. Yani onlar meleklerin, putların, cinlerin ya da şeytanların kendilerine şefaat edeceklerine inandılar. Halbu­ki kıyamet gününde hiçbir kimsenin şefaat etme hakkı ve imkanı yoktur. "Bi­lerek hak ile şehadet edenler" kendilerine izin verilmesi halinde mü'minler "müstesna." İbn Abbas dedi ki: "Bilerek, hak ile" Allah'tan başka hiç­bir ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna "şehadet eden­ler müstesna" demektir.

 

Bir diğer açıklamaya göre; Allah'tan başkasına ibadet eden bu kimseler kendilerine şefaat edecek kimseyi bulamayacaklardır. Ancak, hak ile şehadet edenler müstesnadır. Çünkü hak ile şahitlik eden kimsenin lehine şefaat edi­lir, fakat müşrik olan kimseye şefaat edilmez. Bu durumda: (illa) Müstes­na"  (lakin) Ama, fakat" anlamındadır. Yani müşrikler şefaate nail olamazlar, fakat hak ile şahidlik eden kimseler şefaate nail olurlar. Bu durumda istis­na munkatı'dır, muttasıl olması da mümkündür. Çünkü "O'nu bırakıp çağır­dıkları kimseler"in kapsamında melekler de vardır.

 

(…………….)

  

"Hak ile şehadet edenler müstesna" buyruğunun meleklerin lehine o dün­yada iken hak üzere idi, diye şahitlik edeceği kimseler müstesna, anlamın­da olduğu da söylenmiştir. Onlar o kimsenin bu halde olduğunu ya yüce Allah'ın onun hakkında böylece haber vermesi sonucu bilmiş olacaklar yahut ta o kimsenin iman üzere olduğuna bizzat tanık olacaklar. (Buna binaen bu şehadette bulunabilecekler)

 

2- Şehadet Bilgiye Dayanarak Yapılmalıdır: 

 

Yüce Allah'ın: "Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna" buyruğu iki hususa delalet etmektedir:

 

1- Hak ile şehadet ancak bilgi ile birlikte olması halinde fayda verir. (Bu konuda) başkasını taklid ederek şahitlikte bulunmanın, söylenen sözün doğru olduğunu bilmemek halinde fayda sağlamaz.

 

2- Haklara ve daha başka diğer hususlara dair yapılacak öteki şahitlikler­de de şahitlik yapanın o hususu bilen birisi olması şarttır. Peygamber (sas)'dan rivayet olunan: "Güneş gibi görecek olursan şahitlik yap, aksi takdirde terk et”3

 

İmam Kurtubi (rh.a.) tefsirinde bildirdiği gibi şefaat yetkisine sahip olanlar ancak hak ile iman eden kimselere şefaat ederler.

 

Bu nokta da şu âyeti zikredelim:

 

“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere ibadet ederler. Ve derler ki: Bunlar Allah indinde bizim şefaatçilerimizdir.”(Yunus, 10/18)

 

Başka bir ayette de müşriklere şöyle hitap edilmektedir:

 

Onların ortak koştuklarından şefaatçileri bulunmayacak ve onları inkâr dahi edeceklerdir.”( Rum, 30/13)

 

Müşrikler meleklere de tapar onların Allah indinde şefaatçi olacağını zannederdiler. Şu ayeti okuyalım:

 

“Göklerde nice melekler vardır ki, Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin vermedikçe şefaatleri hiçbir işe yaramaz.”

 

Bu parelelde başka bir âyette:

 

“Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar korkusundan titrerler.”(Enbiya, 21/28)

 

Bunlar Mekke müşrikleri hakkında Kur’an’ın ifadeleridir. Ehl-i Kitap içinde Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

  

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için her hangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden(Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardımda yapılmaz.” (Bakara, 2/48)

    

Bu âyetin öncesinde İsrailoğullarına Allah (c.c.) verdiği nimetleri hatırlatmaktadır. Bu ayetin bir benzeri yine Bakara suresinde 123. ayette geçmektedir. Bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir:

  

“Bunun benzeri, bu surenin başında geçti. Burada tekrarlanmasından maksat, onu pekiştirmek, kitab ehlini; niteliklerini, ismini, davasını ve ümetini kitablarada yazılı buldukları bu ümmi peygambere uymaya teşviktir. Onları Allah’ın (c.c.) kendilerine bahşettiği nimeti gizlememeleri konusunda uyarmaktadır. Allah’ın (c.c.) kendilerine verdiği dünyevi ve dini nimetleri hatırlatmalarını, son peygamberini amcaoğulları olan Araplardan göndermesinden dolayı onları kıskanmamalarını, bu kıskançlığın kendilerini Peygamber (s.a.s.)’e karşı çıkma, yalanlama ve onunla birlikte olmaktan sapmaya iletmemesini emretmektedir.”4              

 

Netice bunun tam tersidir. Rasulullah’ı (s.a.s.) yalanlamış, onun yoluna gelenleri engellemişlerdir. Konunun başında zikrettiğimiz Hak ile şahidliği yapmadıklarından Allah katında kendilerine şefaatçi olacağını düşündükleri her şey umduklarını boşa çıkaracaktır.

  

Şimdi şu ayetleri dikkatlice okuyalım:                                                                                                                                           

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız o’nundur. O’nun izni olmaksızın nezdinde kim Şefaat edebilir?”(Bakara, 2/255)

   Bu ayette Allah (c.c.) “göklerde ve yerde ne varsa O’nundur” demesi gerçekten ilgi çekicidir. Bu ayette ilk akla gelen şey müşrik ve kâfirlerin hepsinin Allah’a şefaat etmesi için öne sürdükleri her şey, ister kara da ister gökte olsun Allah’a aiddir. Allah (c.c.) izin vermeden nasıl şefaatte buluna bilirler? Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rh.a.) şunları kaydetmiştir:

Göklerde ve Yerde Ne Varsa O'nundur.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. Yani O'nun mül­küdür. O hepsinin mutlak maliki ve Rabbidir. Göklerde ve yerde bulunan­lar arasında akıl sahibi varlıklar da bulunmakla birlikte (akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılan) edatın kullanılması maksadın genel ve bütün varlıklar oluşundan dolayıdır. Taberî der ki: Bu âyet-i kerîme kâfirler: "Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." (ez-Zu-mer, 39/3) demeleri üzerine nazil olmuştur.”5

  

Burada Allah (c.c.) göklerin ve yerin içinde ifadelerinin başına "ma” edatını getirerek söylemiştir. İmam Kurtubi (rh.a.)’de dediği gibi bu akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılır. Bu edat manayı daha da genişletmiştir. İmam Taberî’nin de ayetin nuzul sebebi olan şeyi izahına dikkat edin. Demek ki müşrikler putlarını Allah’a yaklaşmak için bir aracı olarak görüyor ve bunların Allah katında şefaatçi olduğunu söylüyorlardı. Allah (c.c.)’da onlara cevaben yerde ve gökteki her şeyin Allah’ın kendisine aid olduğunu O’nun izni olmadan nasıl şefaat edeceğini sormaktadır. Elbette ki Allah’ın şefaatte izin vermediği her ne varsa şefaat edemez. Peki, şefaat kimindir? Şu ayeti okuyalım: 

  

Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?"

De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." (Zumer, 39/43-44)

  

Evet, Allah’a hamd olsun bu ayet yukarıda dediğimiz söz ile pekişmektedir. Şefaatin hepsi gökler ve yer Allah’ındır.

  

Allah (c.c.) müşriklerin ve Ehl-i Kitabın yapmış olduğu şirk zülmünden dolayı onların şefaatçilerini kabul etmeyecektir. Çünkü Allah(c.c.) bunların şefaatçi olacağına dair bir bilgiyi Rasulleri yoluyla bildirmemiştir. Peki, Allah(c.c.) şefaat edeceklerin özelliklerini Kelamı olan Kur’anda bildirmiş midir? Bu sorunun cevabını şu ayetle cevaplayalım:

      

“Rahmanın katında ahid almışların dışında (onlar) şefaate malik olmayacaklardır”(Meryem, 19/87)

Ahid almışların kim olduğu konusunda İmam Kurtubi (rh.a.) Şunları kaydetmektedir:

Şefaat: -Rahmanın yanında ahd almış olanlardan başkası şefaate sahip olmayacaklardır.- Yani bu kâfirler hiçbir kimseye şefaat etmek imkânını bulama­yacaklardır. Rahmân'ın yanında ahd almış olanlar ise müslümanlardır. On­lar şefaat etme imkânına sahip olacaklardır. Bu bir şeyin kendi cinsinden ol­mayan bir şeyden istisna edilmesidir. Yani "Rahmanın yanında ahd almış olanlar" şefaat edeceklerdir. Buna göre; (menittehaze) Alan" nasb mahallindedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu "Sahip ol(maya)caklardır" daki (ço­ğul anlamını veren) "vav"dan bedel olmak üzere ref mahallindedir. Yani yü­ce Allah nezdinde hiç kimse şefaat etmek imkânını bulamayacaktır. Ancak "Rahmân'ın yanında ahd almış olanlar" şefaat etmek imkânını bulacaklar­dır. Buna göre istisna, muttasıl olur.

 

Yüce Allah'ın: "Suçluları İse susamışlar olarak cehenneme süreriz" buyruğundaki "suçlular" bütün kâfir ve isyankârları kapsamına alır. Sonra bunların -günahkâr mü'minler dışında- şefaate sahip olamayacaklarını haber vermektedir. Bunlar şefaate, kendilerine şefaatçi olunmak suretiyle sahip ola­caklardır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ben şefaat edip duracağım. Nihayet, Rabbim la ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah, diyen kimseler hakkında da şefaatimi kabul buyur, diyeceğim. O şöyle diyecek: Ey Muhammed! O sana ait değildir, ama o Bana aittir." Bunu Müslim bu manada riva­yet etmiştir. Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

 

Fazilet ehli, ilim ehli salih kimselerin şefaat edeceklerine ve şefaatlerinin kabul edileceğine dair haberler birbirini pekiştirmektedir. Birinci görüşe göre ifade yüce Allah'ın: "Onlar, Allah'tan başka ilâhlar edindiler ki, onlar­la aziz olalar"(81. âyet) buyruğu ile ilişkilidir. Yani, yarın putlara tapanla­rın hiçbir kimseye şefaatleri kabul edilmeyeceği gibi, putların da kimseye şe­faatleri kabul edilmeyecektir. Herhangi bir kimsenin kendilerine şefaat etme imkânını da bulamayacaklardır. Yani, hiçbir şefaatin onlara faydası olmaya­caktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık şefaat edenlerin şe­faati onlara fayda vermez." (el-Müddessir, 74/48)

 

Şöyle de açıklanmıştır: Biz takva sahiplerini de, günahkârları da hiçbir kim­se şefaat imkânına sahip olmadığı halde hasrederiz. "Rahman'ın yanında ahd almış olanlardan başka" yani yüce Allah şefaat hususunda kendisine izin ver­diği takdirde bu kimseler şefaat edebilecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun izni olmaksızın nezdin de kim şefaat edebilir?" (el-Bakara, 2/255)

Bu ahid ise yüce Allah'ın: "Yoksa Rahmandan bir söz (ahid) mü aldı?" (78.âyet) buyruğunda sözü edilen ahiddir. Bu ise imanı ve sahibinin kendi­si vasıtası ile şefaat edecekler arasına ulaşabileceği bütün salih amelleri ifa­de eden kapsamlı bir lafızdır.

 

İbn Abbas dedi ki: Ahidden kasıt lâ ilahe illallah'tir. Mukatil ve İbn Abbas da dedi ki: Lâ İlahe illallah deyip, Allah'ın güç ve yardımı dışında hiçbir güç ve kuvvete sahip olmadığını itiraf eden ve ancak yüce Allah'tan ümid eden kimseler şefaat edebilecektir.

 

İbn Mes'ud dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.)ı ashabına şöyle derken dinledim: "Siz­den herhangi bir kimse sabah-akşam Allah nezdinde bir ahid edilmekten âciz kalır mı?" Ey Allah'ın Rasûlü! Bu ne demektir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: "Her sabah ve akşam:

 

"Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi-açığı bilen Allah'ım! Ben bu dünya haya­tında Senden başka hiçbir İlah olmadığına, ortağın bulunmaksızın bir ve tek olduğuna, Muhammed'in kulun ve Rasûlün olduğuna şehâdet ettiğimi Sana ahdediyorum. Beni bana bırakma, çünkü eğer beni bana bırakacak olursan, beni hayırdan uzaklaştırır, kötülüğe yaklaştırırsın. Ben ancak Senin rahme­tine güvenirim, Nezdinde kıyamet gününde bana tastamam vereceğin bir ah­din olsun. Şüphesiz ki, Sen sözünden caymazsın." Kul bunu söyledi mi yü­ce Allah onun üzerini mühürler ve Arşın altına koyar, Kıyamet günü oldu mu bir münadi; Allah'ın nezdinde, ahdi olanlar nerededir diye seslenir. Bu kim­se kalkar ve cennete girer.”6

Meryem suresinin 88 ve 95. ayetlerine başvurduğumuzda hıristiyanların şirkini anlatmaktadır. Yani İsa (a.s.) Allah’ın oğlu olarak tanımaktadırlar. Hâşâ böyle bir şey olmaz. Et-Tevbe suresi 30. Ayette de yahudilerin Uzeyr (rh.a.) Allah’ın oğlu olarak tanıttıklarını ve böyle iman ettiklerini söylemektedir. Böyle şirk koşanların şefaatçileri olamaz bunlara şefaatte edilmez. Şu ayeti okuyalım:

  

“Zalimler için ne candan bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.”(Mü’min, 40/18)

Buradaki “zalimler” kelimesinin açıklaması mealini vereceğimiz şu ayette beyan edilmiştir.:

“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulumdür.” (Lokman, 31/13)

 

Allah’a oğul nisbet eden ehli Kitab da kendi nefislerine zülmetmişlerdir. Bu zülmü işleyen zalimlerin sözü dinlenir bir şefaatçileri de olmayacaktır. Çünkü Allah(c.c.) şirk hariç dilediği kimse için günahlarını affeder. Ama şirk hariç! (Nisa, 46-116)

 

Allah’ı birleyenlere gelince bunları Allah katında bir Ahdleri vardır.

 

Mü’min süresi 18. ayetle bağlantılı olarak şuara suresinin şu ayetlerini de zikredelim:

 

“Artık bizim ne şefaatçimiz var, ne de yakın bir dostumuz.”(Şuara, 26/100-1)

 

Kâfir ve müşriklerin düştüğü durumun tam tersi mü’minler için geçerlidir. Allah(c.c.) meale buyuruyor ki:

 

“Rabblerinin Huzurunda toplanacaklarından korkanları onun (Kur’an)la uyar. Onlar için Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir şefaatçi yoktur. Umulur ki Allah’tan ittika ile sakınırlar.“ (En’am 6/ 51)

 

Zümer suresinde 43.ayette “Bütün Şefaat Allah’ın” dır; denilmekteydi. Ama yine Allah’ın(c.c.) sözüyle sözünden razı olduğu kimselerden Allah(c.c.) Şefaati kabul edecektir. Şu ayeti okuyalım:

 

“O günde Rahmanın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimsenin ki müstesna Şefaatın hiç bir faydası olmayacaktır.” (Ta-ha,  20/109)

Bu ayetin tefsirinde İbn Kesir (rh.a.) şunları söylemektedir:

 “Rahmân'ın İzin Verdikleri

 Allah Teâlâ buyurur ki: Kıyamet günü Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnûd olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Bu, şu âyetler gibidir : «O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kim­dir.» (Bakara, 255), «Göklerde nice melek vardır ki; Allah, dileyeceği ve razı olacağı kimseler için izin vermedikçe onların şefaati hiç bir şe­ye yaramaz.» (Necm, 26), «Onlar, Allah'ın hoşnûd olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.» (Enbiyâ, 28), «Allah'ın katında, kendisi­ne izin verdiğinden başkası şefaat edemez.» (Sebe', 23), «O gün rûh ve melekler saf halinde duracaklardır. Rahmân'ın izin verdiğinden baş­kaları konuşamazlar. O da doğruyu söyler.» (Nebe, 38). Muhtelif şe­killerde Buhârî ve Müslim'de Allah Rasûlü (s.a.s) nden —O ki Âdemoğlunun efendisi ve Allah katında bütün yaratıkların en şereflisidir— ri­vayet edildiğine göre; o, şöyle buyurmuştur: Arş'ın altına geleceğim, Allah için secdeye kapanacağım. Allah Teâlâ bana öğünülecek o ka­dar çok şey açacak ki şimdi onları sayamıyorum. Beni dilediği kadar o halde bırakacak sonra: Ey Muhammed, kaldır başını; söyle dinlene­cek, şefaat et şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Bana bir sınır (bir sayı) koyacak da onları cennete koyacağım, sonra döneceğim. Allah Rasûlü (s.a.s) bunu dört kez tekrarladılar. Allah'ın salâtı, selâmı ona ve diğer peygamberlere olsun. Bir hadîste şöyle buyrulur: Allah Teâlâ buyuracak: Kalbinde tane ağırlığı îmân olanları ateşten çıkarın. Bir­çok yaratık çıkarılacak. Sonra tekrar buyuracak: Kalbinde yarım miskâl ağırlığı îmân olanı ateşten çıkarın. Kalbinde zerre ağırlığı îmân olanı ateşten çıkarın. Kalbinde zerre ağırlığının en azının en azının en az kadar îmân olanı çıkarın.”7  

 

İmam Kurtubi(rh.a.) tefsirinde (11/422) İbn Abbas’ın razı olunan söz hakkında şöyle dediğini zikreder:

  

“ Bu söz -Lâ ilâhe illallah-tır.”

  

Bu ayetten iki husus ortaya çıkmaktadır. Birincisi Allah katında kendisinden razı olunan kimselerin şefaatinin kabul edildiği. İkincisi kendisinden razı olunan bir sözle gelen kimsenin şefaati hak ettiğini-ki İbn abbas’a göre bu söz kelime-i tevhiddir. Bununla bağlantılı olarak Rasulullah (s.a.s.) şu hadisini zikredelim:

  

“Ebu Cafer, Rasulullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu nakleder:

  

“-Bana şefaat etme hakkı verildi ve bu şefaate Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlar nail olacaktır.”8  

 

Buraya kadar zikretmiş olduğumuz ayetlerden ve tefsirlerinden anlaşılan odur ki Kur’an’da iki tür Şefaatten söz edilmektedir. Birincisi müşrik ve kâfirlerin kendilerinden şefaatçi olarak adlandırdıkları, Allah’ın şefaatlerini kabul etmediği şeyler. İkincisi ise Allah’ın kendilerinden ve sözünden hoşnut olduğu kişilerin şefaatleridir. Tabii ki Kur’an Sünnetsiz anlaşılamaz!... Şefaatin geri kalan kısmı Rasulullah(s.a.s.) ağzından açıklanmıştır:       

 

1. Rasulullah(s.a.s.)’ın kıyamet günü hesabın başlaması için yapacağı şefaattir ki Buna şefaati kubra denir.9 

 

2. Rasulullah’ın  (s.a.s.) cennet kapılarının açılması için yaptığı şefaat.10 

 

3. Rasulullah (s.a.s.) has olmak üzere amcası Ebi Talib’in azabının Hafiflemesi için yaptığı şefaat. Hadiste ateşin topuklarına geldiği bundan dolayı beyninin kaynadığı bildiriliyor.10 Bu konu ile ilgili olarak Muslim (2/ 243) K.İman Bab:90 Hdsno:360

  

4. Rasulullah (s.a.s.) ölenin dercesinin yükselmesi için etdiği şefaat.11

 

5. Rasulullah(s.a.s.) cennete hesapsız girmesi için kişileri yaptığı duanın şefaat niteliğinde olması.12             

6. Rasulullah (s.a.s.) şefaatiyle büyük günah sahiplerinin cehennemden çıkması.13

  

7. Meleklerin ve enbiyaların, mu’minleri ve Allah (c.c.) Şefaatleri.14       

 

8. Şehidlerin kendi ailelerinden 70 kişiye şefaat etmesi.15        

 

9. Mu’minlerin küçükken ölen çocuklarının anne ve babalarına şefaati.16             

 

10. Oruç ve Kur’an okuma gibi amellerin mu’mine şefaati17    

Netice olarak zikretmiş olduğumuz ayetlerin ve belirttiğimiz hadislerin ışğında şefaatin İslami ve akidevi bir kavram olarak önümüzde durmaktadır. Ehl-i Sünnetin inancı ve inancım şefaatin hak olduğudur. Şefaatle ilgili irdelenmesi gerekli olan Rasulullah’ın şefaatine nail olmak, Medine ölenin şefaati hak ettiği vb. konular bu yazının alamayacağı kadar uzun bir konu olduğundan inşaallah değişik vesilelerle daha sonra değineceğiz.

 

Dipnot

 

1- İmam Kurtubi El-Camiu Li Ahkamil Kur’an(5/347) Çev: M. Beşir Eryarsoy Buruc y. Ayrıca Rağıb İsfahani Müfredat (2/15-16)Çev: Abdulbaki Güneş&Mehmet Yolcu Çıra y

2- Seyyid Şerif Curcani et-Tarifat(sh/134) Çev: Arif Erkan Bahar y

3- El-Camiu Li Ahkamil Kur’an(15/552-554)Çev: Beşir Eryarsoy buruc y.

4- İbn Kesir Tefsiri(1/517)çev: Savaş Kocabaş polen y

5- El Camiu Li Ahkamil Kur’an(3/484) çev: M . Beşir Eryarsoy Buruc y

6- el-Camiu Li Ahkamil Kur’an(11/273-275)çev: M. Beşir Eryarsoy Buruc y.

7- İbn Kesir tefsiri (10/5272)çev: Bekir Karlığa&Bedreddin Çetiner Çağrı. Y

8-İbn Ebi Şeybe (13/179)K.Fadail Bab:1 Hdsno:32400 ve  Ebi Asım es-Sunne(1/538) Bab:169 hdsnno: 824 İbn Abbas’dan

9- İmam Buhari Sahih(16/7310-315) K.Tevhid bab:24 Hdsno: 66)

10- İmam Muslim(2/ 223) K.İman bab:85 hdsno:333

11- Muslim (5/114) K. Cenaiz bab.4 hdsno: 7

12- Bu konuda Buhari(14/6453) K. Rikak bab:50 hdsno:128

13- İmam Buhari (14/6466) K. Rikak bab:51 Hdsno:150

Ahmed b. Hanbel Musned(2/75) Hdsno:5452

14- Muslim (2/678-9) K.İman bab:81 Hdsno:302

15- Ebu Davud (9/518) K. Cihad bab:26 hdsno:2522

16- Ahmed b Hanbel Musned(2/510) Hdsnno: 10630

17- Ahmed B. Hanbel(2/174) Hdsno:6626

 

 

 

 

  

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul