19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / BİLMİYORSANIZ BİLENLERE SORUN

BİLMİYORSANIZ BİLENLERE SORUN

 

                                   

 

 

                                                                                     

 

Kur’ân’da iki âyette ‘zikir ehli’nden bahsediliyor. Söyleki:

 

“(Ey Peygamber)! Senden önce gönderdiklermiz de kendilerine vahyettğimiz (Ademoğullarına mensup) adamlardan başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorabilirsiniz.

 

(Biz onları) hakikatin açık belgeleri ve hikmet yüklü sayfalarla (zübür’le) (göndermiştik). İşte sana da bu uyarıcı vahyi ndirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın ve belki onlar da bu sayede düşünürler.”[1]

 

“Biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz (ölümlü) insanlardan başka birilerini peygamber olarak göndermedik. Hem (eğer bu konuda bir şey) bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

 

Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik, dahası onlar ölümsüz de değiller.”[2]

 

Her iki âyette de, geçen ‘zikir ehli’ kimdir?

 

‘Zikir ehli’ni Türkçe mealler; kitap ehli, bilenler, kutsal kitapları bilenler,  kitap ehlinin âlimleri, Kur’ân’ı bilenler,  bilgin kimseler, önceki kitapları okuyup izleyenler, ilim ehli,  Kur’ân ehli diye çevirmişler. Bir kısmı da Türkçe karşılık vermeden aynen “zikir ehli” olarak almışlar.

 

‘Ehlu’z-zikr (zikir ehli)’ ehl-i kitaptır. Tevrat’a ve İncil’e iman edenlerdir. Çünkü onlar peygamberlerin kendilerine vahyedilen insanlar olduğunu ve onların melek olmadıklarını bilirler.[3]

 

Burada Kureyş müşriklerine; şayet sizden önceki ümmetlere tıpkı Muhammed gibi erkeklerden elçi göndermediğimizi bilmiyorsanız, anlamıyorsanız, peygamberlerin meleklerden olması gerektiğini iddia ediyorsanız zikir ehline sorabilirsiniz deniyor. Zira onlar, sizden önce Tevrat’ı, İncil’i ve bunlardan başka Allah’ın indirdiği kitapları okuyorlar. Orada peygamberlik kurumunu tanıyorlar. Dolaysıyla zikir ehli ehl-i kitaptır.

 

İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet ediliyor: Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olarak gönderince onu kabul etmeyenler: “Allah, bir insanı Peygamber gönderecek dereceye düşmez, o bundan uzaktır” dediler. Bunun üzerine bu ve benzeri âyetler indirildi.

 

Bazılarına göre, buradaki hitap Peygamber’e, ailesine ve kavminedir. Zira, sözün gelişi söz ona yönelik olsa da, mana geneldir.  Eğer onlar da bazı müşrikler gibi peygamberlikle ilgili bir şey bilmiyorlarsa o halde zikir ehline sorabilirler.[4]

 

Kimilerine göre, ‘zikir ehli’ Muhammed ümmeti, kimilerine göre de Kur’ân’a tabi olanlardır. Hıcr 9. ve Fussilet 41. âyetlere göre Kur’ân’ın bir adı da zikirdir (ez-Zikr).[5]

Diğer taraftan peygamberlere gelen vahiy veya indirilen kitaplar da zikir adı verilir.  Pek çok ayette, Kur’ân kendisine zikir diyor. Tıpkı Musa’nın, İbrahim sahifelerinin, Tevrat’ın zikir olması gibi. Dolaysıyla onlara ve Kur’ân’a inananlar da zikir ehli sayılır. Kur’ân ehli de öncelikle Peygamber, sahabeleri ve mü’minlerdir. 

 

Bazılarına göre ilim de zikir olarak isimlendirilir. Çünkü ilim genellikle medlul  ile delilin hatırlanmasını temin eder.[6] 

 

Bu âyetlerde ez-Zikr kinaye yoluyla Kur’ân anlamında kullanılmıştır. Burada Peygamberin davetini ve Kur’ân’ın hak olduğunu, Allah’ın genel kanununa uygun olarak te’yid etmekte ve inkârcıların Peygamberin (s.a.s.) daveti karşısında takındıkları tavırları ele alan konular cerçevesinde bulunmaktadır. Âyetler güçlü bir üslupla gelmiş olup,  o günklü inkârcılara kendilerinden önceki toplumlara sadece erkeklerin elçi olarak gönderildiğini, onlara kitaplar indirildiğini ve bunu onların da bildiklerini hatırlatıyor.  Mesela, Kasas 28/47. Enbiyâ 21/5. En’am 6/156 gibi.[7] 

 

Âyette peygamberlik kurumunu kabul etmek istemeyenlere "Eğer bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun" buyurulmak suretiyle müşriklerin hak akide konusunda samimi olmadıkları ortaya konuluyor. Zira onlar kimlerin peygamber olarak gönderilidiği klonusu ‘bilenlere’ sorup öğrenme imkanları varken, bunu yapmadan Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğine karşı çıktılar.

 

Bununla beraber yukarıdaki iki ayetin anlamı geneldir.  Bundan dolayı ‘zikir ehli’ni gruba sıfat yapmaktansa genel manasıyla alıp ‘işi bilenler’ şeklinde anlayabiliriz. İnsan, bir konuyu/şeyi bilmiyorsa bir bilene sorar öğrenir. Konunun ‘zikir ehli ve ‘ilim’ diye tahsis edilmesinin sebebi, bilenen bir şeyi cehalet sebebiyle tekrar sormanın hoş olmadığını bildirmek içindir.[8]

 

Kur’ân’da zikir kelimesi, hatırlatma, uyarı, öğüt, ibret, tefekkür, ilim, şeref, Kur’ân gibi çeşitli manalarda kullanılmaktadır.[9] Bu iki âyetin konuyla ilgisi ve gerek kapsam açısından zikir ehli deyimini ‘ilim ehli’ diye anlaşılması mümkündür.

 

Zikir ehli açıklayan görüşleri dört maddede toplamak mümkün: Birincisi: Onlar Tevrat ve İncil ehlidir. İkincisi: Sadece Tevrat ehlidir. Üçüncüsü: Kur’ân ehlidir. Dördüncüsü: İslam âlimleridir.[10]

 

‘Zikir ehlin’i âlimler veya işi bilenler diye anlarsak, demek ki Kur’ân mü’minlere başta dinî meseleler olmak üzere bir konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların o konuda ehil/uzman olanlara sorup öğrenmelerini, doğru ve yeterli bilgi elde etmelerini, bilgisiz yargılama yapmaktan kaçınmalarını emrediyor.

 

Bu durumda karşımıza bilenler, yani alimler (ulema) gerçeği çıkıyor.

 

Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki: “Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fâkih anlayışlı) kılar.”[11]Bunu; kim ilim ile hayırlı şeyleri hedeflerse Allah (c.c.) da onun dinde anlayışlı olmasının önünü açar, onu ummadığı yerden destekler, zihnini genişletir, basiretini artırır şeklinde anlamak lazım.

 

Kur’ân kendilerine ilim verilenlerden[12]ve ilimde derinleşenlerden bahsediyor.[13]Allah (c.c.) bazı insanlara kabiliyet ve imkan verir. Onlar da bunları kullanarak kendi çabaları ile ilim elde ederler. İlimde derinleşmek bilginlerin ilim öğrenmede ki çaba ve emeklerine bir işarettir. Demek ki ilim sahibi olmak emeği gerektirir. 

 

Alim, çok bilen, çok kitap yazan, çok araştıran, malumatı çok, ünvanı ve makamı olan mı? Yoksa doğru bilgiyle mücehhez, ilmiyle âmil olan, ilmiyle Rabbine saygısı artan, ilmini insanların aydınlanması için bir lamba gibi yanık tutan ana yürekli kimseler midir?

 

“Dünyayı da dini kadar iyi bilen, kitlelerin itibar ettiği, saygınlığını titriyle değil, amel, ihlas ve irfanıyla kazanan, ilminin izzetine sahip olan, şecaat, basiret, dirayet sahibidir.”[14]

 

Âlim (bilgin) dört kitabı iyi okuyan, öğrenen, bilen ve anlayandır. Bu dört kitap: İnsan, kâinat, Kur’ân ve hadisât’tır (tecrübi olaylardır).  İlim adamı öğrenendir. Sonra öğrendiğini üreten, çoğaltan, mevcut kaynaklardan istifade ederek yeni yorumlara ulaşan, yeni bilgiler elde edendir.

 

Bunların yanında ilim adamında olması gereken bazı özellikler şunlardır:

 

İrfan: İlim adamı ârif olmalı. Yani ma’rifet sahibi, bilmeye, idrak etmeye, fehmetmeye çalışan. Hakikati basiretiyle anlayan ve hazmeden. Hakikate ait olan ile ona zıd olanları ferasetiyle gören. Kur’ân’ı teakkul, tezekkür, tefekkür, tedebbür ederek, tertil üzere okuyup anlayandır. İman ma’rifetle yakîn (sağlamlık) sıfatı kazanır. Ma’rifet, hem ilim hem anlayış derinliği ile elde edilir. Ma’rifete ulaşmayan ilim, kuru veyavan bilgidir. Belki dünyalık açısından malumattır ama ilmin hedefi açısından istenen değildir.

 

Haşyet: Âlimler, Allah’a karşı huşu’ içindedirler. Zira kimin karşısında kul olduklarının farkındadırlar. Hatanın küçüğünene büyüğüne değil kime karşı işlendiğine bakarlar. Allah’ın makamın ma’rifetle hakkıyla tanıdıkları için o makama, karşı derin bir saygı içerisindedirler. Kur’ân, onları şöyle anlatıyor: “Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan hakkıyla korkar.”[15]Haşyet, mahiyeti bilinen bir şeyden duyulan korkudur. Allah’ı hakkıyla takdir edenler, elbette O’na karşı hakkıyla kulluk yapamamaktan, gerekli edebi gösterememekten, O’nun çizdiği sınırlara hakkıyla riayet edememekten dolayı korkarlar. O’nun vereceği ödülü hak edememenin, O’nun sevgisini kaybetmenin ne denli acı bir kayıp olduğunu bildikleri için yürekleri titrer.

 

Kur’ân bazı gerçekleri haber verdikten,  ya da insanlardan bazılarının durumlarını anlattıklatn sonra “onlar bilmiyorlar, onlar bilmeyen bir topluktur” diyor.[16]Ya da, böyleleri için “keşke bilselerdi” diyor.[17]

 

Demek ki insanların bu gerçeklerle ilgili birazcık bilgileri, birazcık anlayışları, birazcık tefekkürleri olsaydı hakikatle böylesine kavga ederler miydi? Varlıklarını ve her şeylerini borçlu oldukları, Rabblerine karşı bu denli fütursuz davranabilirler miydi?

 

Taif’de kovulan, taşlanan ve hakaret edilen Peygamber (s.a.s.) sığındığı bağda şöyle dua etmişti: “Al­lâh’ım! Kuv­ve­ti­min za­afa uğ­ra­dı­ğı­nı, çâ­re­siz­li­ği­mi, halk na­za­rın­da hor ve ha­kîr gö­rül­me­mi Sa­na arz edi­yo­rum. Ey mer­ha­met­li­le­rin en mer­ha­met­li­si! Eğer ba­na kar­şı ga­zap­lı de­ğil­sen, çek­ti­ğim mih­net ve be­lâ­la­ra al­dır­mam! İlâ­hî! Sen kav­mi­me hi­dâ­yet ver; (çünkü) on­lar bil­mi­yor­lar. İlâ­hî! Sen râ­zı olun­ca­ya ka­dar iş­te af­fı­nı di­li­yo­rum…”[18] 

 

Bilmedikleri için de önlerine kadar gelen rahmet pınarından gök suyunu içemediler, değerini takdir edemediler.

Vakar: İlim sahibine, ciddiyet ve şahsiyet kazandırı. Vakar âlime çok yakışır. Zira vakar, kişilik, derece ve kalite farkıdır. Vakar ile insan irtifa kazanır, hafif meşreplik/küçük işler kişiye irtifa kaybettirir. Şahsiyet sahibi kimse vakarını korur. Zira şahsiyetinin farkındadır. Bu, “ben varlığıma şahitlik ederim” demektir. Benin varlığım aslında Allah’ın varlığının isbatıdır. Kendi değerinin farkına varan Yaratıcı’nın Rab oluşuna şehâdet ediyor demektir. İlim adamı, bu gerçeğin farkına varır. O gerçeği gösteren ilimle hareket ettiği için vakur, oturaklı, efendi ve kişiliklidir. Çıkarın, hatırın, otoritelerin, kendisini satın almak isteyenlerin önünde eğilmez. İlminin hakkını verir, hakikate şahitlik yapar. Zaten ilminin hakkını verdiği zaman onun bu ciddiyetinin ve hakşinaslığının muhatabı olanlar ona saygı duyarlar.

 

Sehâvet: Cimrilik kötü bir şeydir Ama zenginin ve âlimin cimriliği daha da kötüdür. İlim ile cimrilik bir kişide yanyana gelmemeli. Âlim hem ilmini, hem vaktini, hem yürek terini ilim talipleriyle paylaşmak zorundadır. Zaten ilim onda emanettir. O emaneti hem güzel korumakla, hem de sahiplerine vermekle mükelleftir. 

 

İnsaf ve adalet: Âlim, kadir kıymet bilen insandır. Allah’ın emeğine hakkıyla değer verdiği için emek nedir bilir. Kendi dışında, önceden veya kendi zamanında yaşayan âlimlerin buldukklarına, görüşlerine, yazdıklarına ve söylediklerine –eğer hakikate yüzde yüz zıd değilse- değer verir. Tenkit ettikleri ve katılmnadığı görüşler hakkında insaflıdır. Görüşler ve tavırlar arasında hüküm verirken adaletlidir. Hak ve hukuka riayet eder. Amacı insanları suçlamak, yanlışlarını teşhir etmek, galip gelmek değil, hakikatin ortaya çıkmasıdır, doğruların artmasıdır. İnsanların doğru bilgilerden azami derecede istifade etmesidir.

 

Merhamet: Rahmet duygusu iyiliği kaynağıdır. Zalimler cahil oldukları için, iyiyi ve iyilikle elde edilecek güzellikleri tanımazlar. Tanımadıkları için de, iyiliğin semtine uğramazlar. Âlim merhametlidir. Rahmet peygamberinin hem ilimde varisidir hem merhamette. Rasulüllah (s.a.s.) merhametli olduğu için ömrünün yirmi üç yılını insanların kurtulması için adamıştı. Âlimler de onun ahlâkıyla ahlâklanarak insanların iyiliği için çalışırlar. Zira onların vicdanları temiz, niyetleri hayır, istikametleri düzgün, amaçları insanlığı ortak faydalarıdır.

 

Takva: Âlim Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranandır. Zira o yerini ve haddini bilir. Kime karşı sorumlu olduğunu ve ne ile sorumlu olduğunu da. Âlim, iman ve salih amelle, bir anlamda ilmini amele dönüştürerek kendisini zarar verecek şeylere karşı korumaya alır. En yüce makama karşı kabalıktan yapmaktan korkar ve çekinir. Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eder. Zira o bilir ki o Allah’ı görmese de Allah her şeyi görüyor.  

 

Üretkenlik: İlim adamı bal yapma görevindedir. Onun için o arı gibi her zaman, çocukluğundan beri sayısız çiçek dolaşır, onlardan özler (polen) toplar,  sonra onları kendi peteğine taşır ve bala dönüştürür. Onun derdi çiçeği olduğu gibi evine taşımak değil, bal olabilecek özü taşımaktır. O bir veya bir kaç çiçekle yetinmez. O bir çiçeğe bağlanıp kalmaz. Bir çiçekten şifa olabilcek bal çıkmayacağını bilir. Ulaşabildigi kadar çiçeğe ulaşmaya çalışır.  Bal yapmaya yarayabilecek kitapları, bilgi kaynaklarını okuyabildiği kadar okur, ulaşabildiği kadar ilm ehlini dinler, imkânı varsa ders alır. Ama ne bir kitaba, ne bir şahsa, ne bir kliğe, ne bir akıma takılıp kalır. Çünkü amaç, bal yapmaksa arı gibi olmak gerektiğini bilir.

 

Yine o bilir ki alınan çiçek tozuna zehir bulaşırsa ortaya konan bal şifa değil, deli bal olur. Bal nasıl şifa ise, bal gibi yapılan ilim de ilim talebelerine şifadır. İlim adamı yanlış yerden beslenir veya aldıklarını yanlış aktarır, hakikate uymayan sonuçlara ulaşırsa bala zehir katmış, şifa yerine zehir sunmuş olur baldan şifa bekleyenlere!..

 

Bir de ilim adamı birileri gibi başka arıların yaptığı balları aşırmaz ve sonra da ‘bu balı ben yaptım’ demez. Arıların balını aşıran sineklere halk dilinde ne dendiğini herkes bilir. 

 

İlim adamı; bulunduğu coğrafyanın ve cevrenin çerağıdır. Nur kaynağından beslenerek insanlara ışık taşıyan kimsedir.

 

İlim adamı; ilmin hem üreticisi hem râvisidir. Râvi su kaynağından su taşıyıp insanları suya kavuşturandır. Vahyin sunduğu hakikat, Peygamber  (s.a.s.) bir rahmet kaynağıdır. İlim adamı, o kaynağı keşfeder, oradan su yüklenir, bir saka gibi, o kaynağa ulaşamayanlara gönüllü su taşır. Ya da insanların o kaynağa ulaşmalarına yardımcı olur.

 

Basiret: Bu, eşyanın ve bilginin arkasındaki hikmeti anlayabilme kabiliyetidir. İyi niyetli, sorumluluk bilinciyle davranan, amacı Allah rızası olan âlimler basiretle hareket ederler. Acele etmezler teenni ile hareket ederler. Eşyanın arkasındaki hikmeti keşfetmeye çalışırlar. 

 

Dirâyet: İlim adamı bilgi ile donandıktan sonra hakikati ortaya koymada, ilmini yaymada, yeni sorunlara hakikate uygun cevaplar aramada azimli, güçlü ve cesurdur. Bunun anlamı aklına eseni söylemek değil, temel kaynaklara ve gerçeklere uygun yeni şeyler söylemedeki cesarettir. Sorunlara cevap bulmadaki sağlamlık, hayatta karşılığı şeyleri ortaya koymadaki tutarlılıktır. İlmi sağlam yere dayanan ve ilimde derinleşmiş olan âlimler daha çok dirâyet sahibidir.

 

Son söz: Bu özellikleri ve âlimlere yakışan diğer sıfatları taşıyan bilginler, âyette sözü edilen, rehberliklerine ihtiyaç duyulan, işi bilen “zikir ehli” olmayı hak ederler diye ümit ediyoruz.

 

Unutmamak gerekir ki âlimin ölümü âlemin ölümüdür. Âlimsiz kalmış bir toplumun, hayat damarlarında biri kopmuş demektir.

 

Dipnot



[1]- Nahl 16/43-44

[2]- Enbiyâ 21/7-8

[3]- Zamahşerî, el-Keşşaf, 2/584 ve 3/102. Kurtubî, el-Camiu lil-Ahkâmi’l-Kur’an, s: 2041. Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, 3/29, 299. S. Kutub, fi-Zilâli’l-Kur’an, 4/2173

[4]- Abdurrahman b. Nâsir  es-Sa’di, Teysîru’l-Rahmân, s: 519

[5]- Taberî, Tefsir, 7/587

[6]- H. Tabatabâî, el-Mîzan 12/274-275. Ayrıca bak: Abdurrahman b. Nâsir es-Sa’di, Teysîru’l-Rahmân, s: 441

[7]- İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis (Türkçesi), 4/20

[8]- Abdurrahman b. Nâsir es-Sa’di, Teysîru’r-Rahmân, s: 519

[9]- H. K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, s: 789-790

[10]- İbnu’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, s: 778

[11]- Buhârî, Farzu'l-Humu/7, İlm/13, İ'tisam/10; Müslim, İmaret/98 (1038), Zekât/98, 100 (1038). Tirmizî, İlm/1 (2647)

[12] Âli İmran 3/18. Nahl 16/27. İsra 17/107. Mucadile 58/11

[13]- Âli İmran 3/7

[14]- M. İslamoğlu, Dağarcık, s: 119

[15]- Fâtır,35/28

[16]- Mesela; Bakara 2/17. Ali İmran 3/75. En’am 6/37. A’raf 7/32. Tevbe 9/6. Yunus 10/55. Yusuf 12/21. Nahl 16/38, 75. Neml 27/61 ve diğerleri

[17]- Bakara 2/102, 103. Nahl 16/41. Ankebut 29/41. Zümer 39/26. Kalem 68/33

[18]- İbn-i Hi¬şâm, Siyer 2/29-30. Buhârî, Bed’ü’l-Halk/7 

Yazar:
Hüseyin Kerim ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul