20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’A GÖRE AZGINLIK ve FİRAVUN ZİHNİYETİ

KUR’AN’A GÖRE AZGINLIK ve FİRAVUN ZİHNİYETİ


 


 

Kur’an’da Azgınlığı Anlatan Kavramlar

 

1- ‘Utüvv’ isyan edip itaat etmemek.[1]Kibirlenip haddi aşmak, büyüklük taslamak. Bunun özne kalıbı olan ‘Ati’ kibirlenip haddi aşandır. Gece çok karanlık olduğu zaman ‘el-leylu’l-ati’derler.[2]

 

Kur’an, bütün uyarılara rağmen Allah’ın Salih (a.s.)’e verdiği mucize deveyi boğazlayan, ilahi davete karşı gelen Salih kavminin bu tutumuna[3], kendilerine yasaklanan şeyleri ısrarla yapan İsrailoğullarının yanlışlarına[4], kibirlilerin azgınlıklarına (Furkan 25/21), Semud kavminin Allah’ın emrine karşı gelişine[5], Allah’ın ve kendilerine gönderilen elçilerin emirlerine karşı çıkanların sapıklıklarına[6], rızkın Allah’tan geldiğini kabul etmeyen küstahların anlayışına[7]‘utüvven-azgınlık’ demektedir. 

 

2- ‘İsraf’, ‘israf’, ‘es-re-fe’ fiilinin mastarıdır. Bu da yanılmak, hata etmek, insanın herhangi bir eyleminde aşırı gitmesi, haddi aşması demektir.[8] Buradan hareketle ihtiyaçtan fazla tüketmeye, gereksiz yere harcama yapmaya da israf denmiştir.

 

Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar. İster harcamalarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.

 

Kur’an, israfı daha çok inkârcıların bir sıfatı olarak kullanıyor ve onlara ‘müsrif-israf eden’ diyor. Zira onlar Allah’tan gelen helâl ve haram ölçülerini tanımazlar. İnsan olarak Allah’a kulluk yapmaları gerekirken O’nun ölçülerini çiğneyip geçerler. Davranışlarında normal sınırı gözetmezler ve konulan ölçünün ötesine geçerler, aşırıya giderler.

 

Kur’an, Allah’tan gelen vahyi dinlemeyen zorbalara, Allah’ın izin verdiği bir ilişki yerine sapık bir ilişkiyi tercih edenlere, kendileri için çizilen sınırları aşıp hakkı yalanlayanlara, kendilerine hakikat gelmesine rağmen her türlü taşkınlığı yapanlara, halkı üzerine baskı kuran, haddi aşan ve azgınlıkta çok ileride giden Firavun’a ve onun peşinden gidenlere,  yeme-içmede, giyim-kuşamda, harcamalarda ve eşya kullanımında aşırıya kaçanlara (savurganlık yapanlara), değere dönüşebilecek bütün imkânları boşuna harcayanlara israf fiilini işleyenlere ‘müsrifler’, yani haddi aşanlar diyor.[9]

 

Kur’an; günah işleyip de kendi aleyhine haddi aşmaya, harcamalarda dengesiz olmaya, bir insan olarak yaratılış gayesine uygun davranmayıp, bunun ötesine geçip aşırı davranmaya israf diyor.[10]

 

3- ‘Fısk’, ‘fısk’ veya ‘füsuk’ sözlükte, bir yerden çıkmak, ayrılmak, demektir.[11]İslâm’dan önce hayvanlar ve bitkiler hakkında kullanılan bu kelime, Kur’an’ın gelişiyle Allah’ın emirlerine itaatsizlik etmek, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkmak, doğru yoldan sapmak, iyilik ve güzellikten ayrılmak, günaha batmak manası kazandı. Fısk mü’minlerin büyük günahlarını, hem de iman etmeyerek Allah’a isyan edenlerin hatalarını ifade eder.[12]

 

‘Fısk’ içinde olan kimselere ‘fâsık’ denir ve daha çok inkârcıların sıfatıdır.

 

Kur’an; imanın karşıtı olarak inkâr, sapıklık, dinden uzaklaşmaya, Allah’ın emrini dinlemeyip karşı gelmeye, Allah’a ortak koştuktan sonra yeryüzünde fesat çıkarmaya, dinin çizdiği sınırları aşan zalimlerin eylemlerine, servetine veya gücüne güvenip ilâhî hükümlere sırtını dönüp yoldan çıkmaya ve daha başka birçok günaha fısk diyor.[13]

 

Kur’an; Hz. İsa’ya (a.s.) indirilen dinde ruhbanlık uydurup bunun gereğini yapmayanlara,  doğru yoldan çıkanlara, Allah’ı ve Peygamberini gizlice inkâr eden münafıklara, iyiliğe (ma’rufa) engel olan, kötülükleri (münkeri) destekleyenlere, Allah’ı unutanlara, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlere de ‘fâsık’ adını veriyor.[14]

 

Secde emrini dinlemeyen İblis,  İlahlık davası güden Firavun ve ona bu işinde yardımcı olan yandaşları (mele’), ona körü körüne itaat eden ve Hz. Musa’yı dinlemeyen kavmi, kendilerine inen sözü zalimce değiştirenler fâsıklığın prototipidir.[15]

 

4- ‘Fesâd’ fesat, bozulma, kokuşma, orta yoldan ayrılma demektir.[16]

 

Bir şeyin faydalı olmaktan çıkıp, zararlı olmaya başlaması fesattır. Aynı kökten gelen ‘ifsat’, bozma, kokuşturma, geçersiz duruma düşürme demektir. Can, mal, nesil, din ve akıl güvenliğini tehlikeye sokan her şey ‘fesat’, bunu yapan ‘müfsit’, bu zararlı işlere de ‘mefsedet’ denir.

 

‘Fesat’, muazzam bir düzene sahip olan âlemin, toplumun ve ferdin yaratılıştan gelen ve doğal olan dengesinin bozulmasını ifade etmektedir.[17]

 

Kur’an, kişi ve toplum bünyesinde, tabiatta, hukuk ve din hayatında düzenin ve dengenin bozulmasını, fitne uyandırmayı ve insanları doğru yoldan sapıtmayı, İslâm’ın koyduğu ahlâk kurallarını pervasızca çiğnemeyi ve benzeri şeyleri ‘fesat’ olarak niteliyor.[18]

 

Kur’an, ‘fesat’ kavramını bazen küfr’ün yerine kullanmaktadır. Bu, küfre düşenlerin yaptıkları işlerin adalete uygun olmaması, salih amel işlemekten uzak olmaları sebebiyledir.[19]‘Fesat çıkarmak’ ile azgınlık (bağy) isyan ve israf (aşırılık) kavramları arasında bir bağlantı vardır. Nitekim Kur’an, Firavun’a âsi ve fesat çıkarıcı demektedir.[20]

 

5- İstikbâr’ aslı ‘kibir’ sözcüğüdür. Sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme anlamlarına gelir.[21]

 

Kavram olarak ‘istikbâr’, Allah’a karşı kendini yeterli görerek isyan etme, hakkı kabul etmekten kaçınma, insanlara karşı kibirlenmek ve onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışıdır. ‘Müstekbir’ büyüklenen, kendini üstün gören demektir.

 

‘İstikbâr duygusu’, büyüklük kuruntusudur. Tıpkı şeytan gibi.[22]

 

Bazıları elindeki güçle, servetle,  saltanatla (devlet gücüyle) kibirlenirler. Bunlarla insanlara zorbalıkla ve zulme başvurarak hükmetmeye, onları kullanmaya çalışırlar. Böylece haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘heva’larına göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar.

 

Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman ‘bunlar da neymiş’ der alay ederler. Allah’ın huzurunda secde yapmayı kibirlerine yediremezler, ibadet onların nefislerine çok ağır gelir. Allah’ın hükümleri ve ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Kul olduklarını unuturlar da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). 

 

Kur’an’da istikbârın tipik örneği Firavun’dur. O kendini büyük, güçlü ve yıkılmaz saltanat sahibi görerek ilâhlığa kalkıştı, Hz. Musa’nın davetinden yüz çevirdi. Allah’ın önünde secde etmeyi gururuna yediremedi. Allah’ın hükmüne uymaya tenezzül etmedi.

 

Günümüzde bu haksız büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını her yerde görmek mümkün. Kimi ülkelerde, zaman zaman bazı zenginler, makam sahipleri, büyük şirketleri ve fabrikaları olanlar, sistemleri ve devlet düzenini ellerinde tutanlar, uluslararası kuruluşlar, yöneticiler, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbar’ ediyorlar. Allah’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve büyüklük duygusu içerisinde bulunuyorlar.

 

6- ‘Tuğyân’ bu ‘teğa’ fiilinin mastarıdır. ‘Teğâ’; sınırı aşmak, isyanda ve çıkışta fazla ileri gitmek, azmak, çok azgınlık göstermek, (su) taşmak anlamlarına gelir.[23]

 

‘Tuğyân’, istikamet’ten (dosdoğru bir yürüyüşten) sapmadır. ‘Tuğyân’, her türlü sınırı aşmayı, azmayı, isyanda fazla ileri gitmeyi, kendini yeterli görmeyi (istiğna’yı) ifade eder.

 

İnsanın kendini ‘müstağni’ (çok zengin, yeterli ve güçlü) görmesi onun tuğyân etmesine sebep olur.[24]‘Tuğyân’ mantığı, insanın kendini ilâhlaştırması, kendini her şeyin üstünde görmesi, kendini güçlü var sayıp ilâhî ölçüleri tanımamasıdır.

 

Azan ve sınırları aşan topluluklar, tarihin değişmez prensibi olarak; yani ‘sünnetullah’ın bir gereği olarak çökerler veya cezaya uğratılırlar. Bunun sebebi ise istikbar duygusu, maddeye aşırı bağlılık, maddeden üretilen değerlerin kutsallaştırılmasıdır. Nitekim dünya hayatını ahiret hayatına tercih etme ile ‘tuğyân’ etme, azıp-şımarma arasında ilginç bir bağlantı vardır.[25]

 

Aynı kökten gelen ‘tâğût’ tuğyân eden, tuğyânı yaşayan veya yaşatan kişi ve kuvvetlerdir. Kur’an’da 8 âyette geçmektedir.[26] ‘Tâğût’, her devirde olabilecek Firavun tipli kimselerle, onların yardakçılarının genel adıdır. Allah’a kulluktan kaçınan kimseler, tâğût haline getirdikleri bir sürü efendi bulurlar, ilâhlık özelliği verdikleri bu efendileri memnun etmek için oyalanır dururlar.

 

‘Tâğûtluk’ iki şekilde karşımıza çıkmaktadır. Kimi güç odakları büyüklük veya yeterlilik duygusuyla Allah’ı ve O’nun hükümlerini dinlemez, ilahi ölçülerin yerine kendileri hüküm koyarlar. Sonra da koydukları bu hükümleri insanlara dayatırlar.

 

İkinci olarak, kimi insanlar da bu ‘tuğyan’ eden kişi veya güçleri ilâh (tanrı) gibi bilip onlara tabi olurlar, onların hükümlerini kayıtsız şartsız kabul ederler. Allah’ın ne dediğine kulak asmazlar. Böyleleri şüphesiz Allah’ı bırakıp ‘tâğûtları’ ilâh edinmiş olurlar.[27]

 

Firavun, ‘tuğyân’ eden azgınların kendi heva ve hevesini ilâhlaştırmasının, kendini her şeyin üstünde görmenin, istikbarın da açık bir örneğidir. O gerçekten sınırı aşıp, azgınlık yapan biri idi.[28]

 

‘Tâğût’ kavramı ‘tuğyân’ edip, insanlar üzerine rabb’leşen bütün kişi ve güç odaklarını anlatmaktadır. İlâhlık iddiasında bulunup insanlara hükümler koyan ve insanları o hükümlere boyun eğmeye zorlayan bütün zorbalar tâğûttur.

 

7- ‘Al⒠Yüksek olmak, üzerine çıkmak, şerefte yüksek olmak gibi pek çok olumlu manası vardır. Olumsuz manası ise kibirlenmek demektir. Tıpkı istikbâr gibi haksız bir büyüklük duygusunu anlatır.[29]

 

Bunun özne kalıbı olan ‘âl’Allah hakkında kullanılırsa O’nun büyüklüğünü, başkaları hakkında kullanılırsa haksız yere büyüklük taslamayı, yersiz kibirlenmeyi ifade eder.[30]

 

Kur’an İsrailoğullarının bir zamanlar iki defa bozgunculuk yapacaklarını ve böbürlenip büyüklük taslayacaklarını,[31]Hz. Süleyman Sebe kraliçesine gönderdiği haberde büyüklük taslamamalarını,[32]Firavun’un ve kavminin haksız yere büyüklük taslayarak azgınlaştıklarını[33]bu kelime ile anlatıyor.

 

“Böylece Biz İsrailoğullarını aşağılayıcı bir belâdan kurtarmış olduk. Firavun’dan. Çünkü o, haddini bilmez, kibirlilik taslayan biriydi.”[34]

 

8- ‘Zulüm’ Zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Bir başka açıdan zulüm, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir.[35] 

‘Zulüm’, yapısı gereği ‘karanlıkları’ ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi; haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık gibidir ve hakkın yerine konulmamasıdır.

Kur'an'a göre zulüm; küfrün ve şirkin diğer adıdır. İnkârcıların ve müşriklerin yaptıkları yanlışlıklara zulüm, kendileri de ‘zalim’ diyor. Onlar bir taraftan Allah’ın zulmet (karanlık) dediği çıkmazları tercih ederken, bir taraftan da Rablik ve ilâhlık hakkını başka varlıklara vermektedirler.

İnsanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar, haksızlıklar ve tecavüzlerdir. İnanç konusundaki baskılar, din ve görüş dayatmaları, insan hakları ihlalleri, adaletsizlikler, rüşvet/torpil yoluyla başkalarını hakkını gasp, görevi kötüye kullanmak, emanete hıyanet etmek ırkçılık ve ayrımcılığın her türlüsü, soygun ve hırsızlıklar, adam öldürme ve her türlü terör zulümdür, bunları yapan da zalimdir.

Bütün diktatörler, despot ve baskıcı rejimler zulme başvururlar. İnsanların en tabii haklarını vermezler, onlara baskı ve şiddet uygularlar. Bütün bunlar da azgınlığı, haddi aşmanın, taşkınlık yapmanın başka bir şeklidir.

9- ‘Firavun’ Kur'an'da yetmiş dört yerde geçen Fi­ravun; Hz. Musa'nın karşısında yer alan, büyüklük taslayan, ilâhlık iddiasında bulunacak kadar kendini be­ğenen, Hz. Musa'nın İlahına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık gös­teren, halkını küçümseyip zayıfları ezen, gerçeklere sırt çeviren bir kral olarak tasvir edilmektedir. Birçok âyette Firavun'un aile­si (âl-i Fir'avn), avânesi (mele'), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması[36]onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir.

 

Hz. Mûsâ insanlık tarihinde hak, adalet ve sağduyuyu temsil eden peygamberlik zincirinin bir halkasını oluştu­rurken Firavun, Kârûn, Hâmân ve taraf­tarları bunun karşısında yer alan bir zih­niyeti temsil etmektedirler.[37]

 

Firavun’un ve kavminin ileri gelenlerinin Hz. Musa (a.s.)’yı dinlememeleri, kurdukları zulüm düzeni, gönderilen âyetlere karşı haksızlık etmeleri ve kibirlenmeleri de fesattan başka bir şey değildir.[38] Firavun ve benzerlerinin meydana getirdikleri uygarlık ve düzen gerçekte bir tuğyan düzenidir.

 

Firavun Zihniyetinin Destekçileri

 

1- ‘Âl-i Firavn’Firavun’a firavunluğunda yardım edenlere Kur’an ‘Firavun’un ailesi’ diye niteliyor. Bunlar onun fikir danıştığı, ona akıl hocalığı yapan ileri gelenler, gözde adamlar ve elit kesimi -ki Kur’an bunlara ‘mel’e diyor-, zenginler takımı –ki Kur’an bunlara mütref diyor-, onun askerleri (cünûd), Bel’am, Kârun ve Hâman’dır.

 

Firavunluğa Bel’am ilmiyle, Karun malıyla/servetiyle[39]Hâman becerikliliği ve siyasetiyle[40]yardım etmişlerdi.

 

Bugün bunların karşılığı asker/ordu, bürokrasi/yönetici elitler, zenginler kulubü ve kuruluşları, üniversite/okumuşlar, yazılı ve görsel medya, bazı uluslararası kuruluşlardır.

 

Firavun ailesi; azgınlığını, haddi aşmanın (tuğyânın), zulmün, hakka düşmanlığın, yeryüzünde büyüklük taslamanın, insanları köleleştirmenin, merhametsizliğin, yalancılığın ve aymazlığın tipik örneğidir. Onlar, Firavun’a yakın olabilmek ve onun sayesinde dünyalıklara kavuşmak için, bütün imkânlarıyla ona destek olmuşlardır. Kur’an, onları örnek vererek, tarih boyunca gelmiş ve gelecek olan firavun zihniyetine ve bu zihniyete körü körüne destek olan menfaatçi gruba dikkat çekiyor.[41] 

 

2- ‘Mel’e’ ‘Me-le-e’ kökünden türeyen bu kelimenin aslı ‘doldurmak’tır. Gözleri manzaraya, güzelliğe, yüceliğe doldurmak bu kelime ile ifade edilir.[42]

 

Bir toplumun ileri gelenleri, görüşlerine başvurulanlar, bir anlamda da yönetici sınıf bulundukları ülkenin ve zamanın entelektüel takımı demektir.

 

Mel’e Kur’an’da olumlu ve olumsuz anlamıyla 18 âyette geçmektedir.[43]

 

Toplumların kabul ettikleri değer yargılarına göre ‘mele’ grubu farklı farklı olabilir. Maddeyi çok yüce sayan toplumlarda sermaye sahibi zenginler, devlet erkini ilâh gibi zanneden toplumlarda devlet adamları, faşist yönetimlerde tiranlar, askeri rejimlerde diktatörler, demokratik toplumlarda siyasetçiler, bürokratlar veya aydınlar olabilir.

 

İslâm toplumlarında mele grubu daha çok âlimler ve faziletli insanlardır.

 

Kur’an mele kavramını, bir kişi olarak değil de, peygamberlere karşı çıkan, yönlendirdikleri kitleleri peygambere karşı kışkırtan, konumlarıyla şımaran önderleri nitelemek üzere için kullanıyor. Kur’an’da anılan mele gruplarının çoğu peygamberlerin davetlerine karşı gelmişlerdir. Bunlar oldukça kibirli insanlardır. Onlara göre ilerde olmanın, üstün sayılmanın şartı ilim ve fazilet, hak değil; zenginlik, güç ve zorbalıktır.[44]

 

Mele grubu küfrün önderlerinin akıl hocalarıdır. Onlara her konuda yardım ederler. Onlar zenginliğin ve gücün gölgesinde fikir üretirler, bildiklerini gücün iktidarı için kullanırlar. Vahye itibar etmezler.

 

3- ‘Mütref’ bunun aslı olan ‘teref ’, bol servete ve mala kavuşmak demektir.[45]

Kur’an’da ‘teref ve mütref’ ifadeleri servet ve refahla şımarıp azan, bundan dolayı da hak davete karşı çıkanlar hakkında kullanılıyor.

 

Kur’an’a göre mülk Allah’ındır. İnsan O’nun mülkünde geçici olarak, o mülkten bir kısmını kullanabilir. Ancak insan mülkü helal yoldan elde etmek, o mülkte hakkı olanların hakkını vermek ve servetle şımarmamak, haddini aşmamak şartıyla. Bunun tersi terefdir, yani dünyalıklarla ile şımarıp yoldan çıkmaktır.

 

Ellerindeki servetle ve ulaştıkları refahla şımaranlar, kaçınılmaz olarak azarlar, kibirlenirler, hak yoldan uzaklaşırlar. Böyleleri hem toplumun dengesini bozarlar, hem de kendilerine sunulan ilâhî davete karşı çıkarlar. Nitekim peygamberlerin davetine ilk karşı çıkanlar mele ve mütref takımı olmuştur.

 

“Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları (mütref): Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.”[46]

 

Mütref, her devirde elde ettiği dünyalıklarla şımaran, büyüklük taslayan ve azan, bundan dolayı da Allah’tan gelen ölçüleri reddeden zenginleri ifade etmektir. Devirler değişse de bunların karakteri fazla değişmemektedir.[47]

 

Dipnot



[1]. R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s: 482. İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 10/32

[2]. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 571.

[3]. A’raf 7/77

[4]. A’raf 7/166

[5]. Zariyât 51/44

[6]. Talak 65/8

[7]. Mülk 67/21

[8]. R. el-Isfehânî, el-Müfredât s: 337. İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 7/172

[9]. Mesela: En’am 6/141. A’raf 7/31. Şuara 26/149-151. A’raf 7/80-81. Zariyât 51/34. Mü’min 40/28. Dûhân 44/3. Mü’min 40/43. Yûnus 10/12, 83

[10]. Furkan 25/67. Nisa 4/6. En’am 6/141. Âli İmran 3/1479. Zümer 39/53. İsra 17/32

[11].R. el-Isfehânî, el-Müfredât s: 572. İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 11/181 

[12]. Ece, Hüseyin K. İslam’ın Temel Kavramları, s: 188

[13]. Mesela: Bakara 2/26, 99. Âli İmran 3/110. En’am 6/49 121, 145. Tevbe 9/80. Hadid 57/26. Kehf 18/50 . İsra 17/16. Yûnus 10/33. A’raf 7/165. Maide 5/3. Ankebût 29/33-34

[14]. Hadid 57/27. Âli İmran 3/110. Tevbe 9/67, 80. Haşr 59/19. Maide 5/47

Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul