19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / ALLAH HÂİNLERİ SEVMEZ

ALLAH HÂİNLERİ SEVMEZ

 

                                     

 

                                                                                               

 

İhânet Nedir?

 

‘İhânet’ masdarının aslı ha-ve-ne (hane) fiilidir. Bu da emânete hıyânet etmek, ahdi bozmak, sözünde durmamak, bir şeyi eksiltmek ve zulmetmek demektir.

 

Aynı kökten gelen ‘ıhtâne’, emânete veya verilen söze ihânet etmek, ‘tehavvene’, hıyânet etmeyi dilemek, noksanlaştırmak, ‘havvene’, birini hainlikle itham etmek ‘havvânen’ çok ihanet eden, ‘istihâne’ birini aldatmayı istemek/dilemek anlamlarına gelir.[1]

 

Hıyânet ve nifak neredeyse aynı manayı içermektedir. Hıyânet daha çok anlaşma ve sözleşmelerde, nifak ise daha çok dinin özünde, dinde samimi olup olmamada karşımıza çıkmaktadır. İkisi de, kişinin kendi içindedir.

 

Hıyânet; yapılan anlaşmaya gizlide muhalafet etmek, aykırı davranmaktır. "Falanca ihânet etti."nin anlamı, falanca emânete hıyânet etti demektir. Onun içindir ki, Allah (c.c.): “Emânete hıyânet etmeyin!” buyurdu.[2]

 

Hıyânet; "Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hâinlik, güveni kötüye kullanma, aldatma ve vefasızlık."[3]demektir.

 

Hâin Kime Denir?

 

Hain, 'hıyânet içinde olan, emin olmayan kimsedir. Hain, zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan, kötü niyet taşıyan kimse'dir.[4]

 

Hâin dışarıya yansıttığından başka bir şeyi, içinde gizleyendir. Bir kimse içinde olanı veya gözüyle gördüğünü diliyle ifade etmezse, o andaki gerçeğe hıyânet etmiş olur. Böyle bir durum görme açısından ortaya çıkarsa buna, gözlerin hâin bakışı adı verilir. Allah (c.c.) da  gözlerin helâl olmayan bir şeye kaçamak bakışlarını bilir. Ebu Ubeyde der ki: “Hıyânetin, özellikle Allah’ın insanlara farz kıldığı konularda ve kendilerine emânetin verildiği konularda karşımıza çıktığını görüyoruz.” Enfal 27'de işaret edilen hıyânet de, bu olsa gerektir.[5]

 

Gözlerin Hâin Bakışı

 

“(Çünkü) O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır.” [6]

 

 

 

‘Hâinetu’l-ayn’, helâl olmayan şeye hırsızlama bakış-yani kaçamak bakıştır. Bazılarına göre bu şüphe ile bakmaktır ki, kaçamak gibi aynı anlama gelir.[7]Âyette geçen ‘hâine’ kelimesi, masdar olarak hıyânet manasındadır.

 

Hain bakışlı göz, bu hâinliğini insanlardan  gizleyebilir. Fakat onu Allah'tan saklayamaz. Göğüsler kapalıdır ve içlerinde sır saklayabilirler. Ama, bu da Allah’ın bilgisinin dışında değildir.[8] 

 

Kur’an’da İhanet

 

İhânet kelimesi Kur’an’da, hâ-ne filinin türevleri olarak altı âyette, fiil halinde, iki âyette ‘hıyânet’ masdarıyla, üç âyette, hain çoğulu olan ‘hâinîn’ tarzında, iki âyette ‘hâineteh’, iki âyettede de ‘havvân’ olarak geçmektedir.

 

Nuh’un ve Lût’un Karısı Kocalarına İhanet Ettiler

 

Bu ihanet, aile şerefine leke sürmek, iffetsizlik  anlamında değildi. Bu ihânet kocalarının getirdiği inanca ve onların misyonuna ihanetti. Onlar iki salih (iyi ve faziletli) peygamberin eşi ve peygamberliğe fiilen şahid olmalarına, kocalarının gerçekten mükemmel insanlar olduklarını bilmelerine, nübüvvet evinin gelinleri olmalarına rağmen iman etmediler. Bu ihânet bazılarının dediği, vatana ihânet, vazifeye ihânet, sırra ihânet cinsinden bir şey değildir. Bu, bedeli çok daha ağır bir ihânettir. Apaçık inkâr ve peygamberin davetine karşı çıkmadır.[9]"Belki de -özellikle de Lût’un karısı- 'hemşehricilik' gayretiyle inkâr edenlerin safında yer aldılar."[10]

 

“Allah küfre saplanmış olanlara Nuh’un karısı ile Lût’un karısını örnek verdi. Bu ikisi, iki iyi (salih) kulumuzun nikâhı altında idiler; ama kocalarına ihânet etmişlerdi. (Bu iki kadına) “Ateşe girenlerle birlikte siz de girin.” denildiği (gün), iki (kocanın) varlığı, onları Allah’ın cezasına uğramaktan koruyamayacak.”[11] 

 

Kur’an Lût’un karısından başka sûrelerde de bahsediliyor. “Bunun üzerine o'nu ve geride kalanlar arasında bulunan karısı dışında dindaşlarını kurtardık.”[12] Lût’un karısı kendi tercihi ile geride kaldı. Günahkâr halkıyla birlik olup kocasının davetine sırt çevirdi ve böylece bilerek geride kaldı, kocasını ve mü’minleri takip etmedi. Kur’an onun ve Nuh’un karısının bu tavrına ihânet diyor.

 

Buradaki hüküm geneldir. Herkes için geçerlidir. Zira dinde salih amel esastır. Kadın -âyette geçtiği gibi-  peygamber karısı olur, inkârcı veya günahkâr olabilir, günahkâr bir adamın evinde yaşar, ama halis müslüman da olabilir.[13]Her iki kadını da peygamber karısı olmak, onlarla aynı evde yaşamak, onların en yakını olmak kurtarmadı.(Kurtaramayacak.)

 

 

Zira insanı kurtaracak olan bir peygambere,  ya da salih kullara soy yakınlığı veya fiziksel yakınlık değil, iman ve salih ameldir. Peygamber (s.a.s.) en sevdiği kızına şöyle derdi:

 

“Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten koru. Nefsini Allah’ın elinden satın al. Vallahi Allah’tan gelebilecek bir şeyin önüne geçip seni ben bile koruymamam.”[14]

 

Peygamber’e İhânet Etmeye Kalkışanlar

 

Kur’an şöyle diyor:

 

“Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.”

 

“Ve eğer sana ihânet etmeye yeltenirlerse, (unutmasınlar ki) daha önce Allah'a da ihânet etmişlerdi de bu yüzden Allah [inananları] onlara baskın çıkarmıştı. Çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.”[15]

 

Buradaki ihânet, fidye ödeme yükümlülüğünden kurtulmak için görüş değiştirip İslam'ı kabul etmiş gibi görünüp ikiyüzlüce davranmak manasındadır.[16] Bedir savaşında esir alınan müşriklerin Allah’a ortak koşmaları, O’nun yerine başka varlıkları tanrı saymaları aslında Allah’a bir ihânetti. Oysa Allah (c.c.) fıtratları üzerinde onlardan söz almıştı. Ama sözlerini tutmadılar, ahidlerine ihânet ettiler. Şu anda elinde esir bulundukları peygambere karşı ihânet etmeyi düşünüyorlarsa, kendilerini esir konumuna düşüren ilk ihânetlerinin akıbetini hatırlasınlar.  “Daha önce de Allah’a ihânet emişlerdi.” kısmını şöyle de anlamak mümkün:  İnkârcı olarak Hz. Peygamber’e komplo kurdular ve onunla savaştılar. Yok eğer bu sözleri iyi niyetle söylemişlerse, kuşkusuz Allah (c.c.) onların içlerinde ne sakladıklarını bilir ve bu niyetlerini kabul eder. Kaybettiklerine karşılık onlara daha iyisini, daha hayırlısını verir. Geçmişteki inkârlarını, isyanlarını, günahlarını, ihânetlerini ve komplolarını bağışlar.[17]

 

Esirler salınırken kendilerinden, bir daha müslümanların aleyhine hareket etmeyeceklerine dair söz alınırdı. Erdemli kişlerin sözünde durma ihtimali fazla olduğu için bunun faydası vardı. Ancak bir kısmının verdiği sözden dönmesi ve İslâmın aleyhine çalışması da muhtemel. Ama böyle bir şey gerçekleşmeden, bu olabilir ihtimaliyle bir esiri cezalandırmak merhamet dini olan İslâma uygun değildir.[18]

 

 

 

Hâinler Başarılı Olamaz

 

Vezirin karısı Hz. Yusuf’u  (a.s.) gönülden sevdi, ondan gayri meşru bir yolla faydalanmak istedi. Bir gün onu kendisine davet etti. Hz. Yusuf ise onun niyetini anlayınca kapıya doğru koştu. Kadın da arkasından koştu. Yusuf’u yakalamak isterken Yusuf'un gömleği arkadan yırtıldı.  Durumu gören kocasına, Yusuf’un kendisine yaklaşmak istediği iftirasını attı. Ancak aileden bir hakem: "Eğer gömlek önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, yoksa Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmışsa Yusuf doğru söylüyor." dedi. Sonunda mesele anlaşıldı; ama dedikoduların önünü almak için Yusuf zindana atıldı.

 

 

Kralın rüyasını isabetli bir şekilde yorumlaması üzerine kendisini zindandan çıkarmak isteyen krala bu meseleyi araştırmasını, haksız yere zindana atıldığını anlamasını, daha da önemlisi kendisini köle olarak satın alıp evlerinde besleyen efendisine asla ihânet etmediğinin bilinmesini istedi. Vezirin karısı da yaptığı hatayı ve Hz. Yusuf’un dürüstlüğünü itiraf etti.

 

“Bütün bunları, şu gerçeği kesinlikle bilsin diye (söylüyorum) ki, ben gıyabında ona ihânet etmedim, üstelik Allah da hâinlerin tuzağını asla başarıya ulaştırmaz.”[19]

 

Bu sözleri ancak Allah’a ve âhiret gününe, yaptığını her şeyin hesabını günün birinde vereği bilincinde olan, Allah’ın her işe müdahil olduğuna inandığı için hâinlere başarı vermeyeceğini bilen, Allah’a karşı her işinde edeple davranmaya çalışan, iffet ve yüksek bir kişiliğe sahip bir kimse söyleyebilir. O da Hz. Yusuf’tur.

 

Hâinlere Taraf Olunmaz

 

“Biz sana, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hüküm verebilesin diye hakikatin ifadesi olan bu Kitabı indirdik, sakın hâinlere taraf olma.” [20]

 

Meallerin büyük bir kısmında bu âyetin son cümlelerini "sakın hainlerin savunucusu olma!" şeklinde çevirmişlerdir. M. Esed ise, “O halde ihânet edenlerle tartışmaya girme.” şeklinde meallendirmiştir.

 

Adalet, hakikatın kendisi olan bu ilâhi kitapla sağlanır. Ne peygamber ne de onun takipçileri sözleriyle ve davranışlarıyla iman davasına karşı hâin durumuna düşmüş kimseleri kayırmamalı, onlardan yana karar vermemeli. Ne peygamber, ne de ona tabi olanlar; islâmî açıdan hâin konumunda olan hiç kimseyle, bu Kitab'ın hakikatin kendisi olduğu, hükümlerinin, adaletin en iyi şekilde sağlayıcısı olduğu konusunda tartışmamalıdır.

 

Emânete Hiyanet Edilmez

 

“(O halde) Ey iman edenler, Allah'a ve Elçi'ye karşı hâince davranmayın; size tevdî edilen emânete bilerek ihanet etmeyin!” [21]

 

“Aslında âyette geçen ‘emânet’; başta Ahzab 72. âyette geçen ve en doğru yorumla insanın seçme yeteneğine tekabül eden ‘emanet’ olmak üzere, korumakla yükümlü olduğuğu fıtrî, aklî, iradî, fizikî, imanî olmak üzere maddî ve manevî tüm değerleri içerir. Zımnen, insanın Allah’a ve O’nun elçisine ihâneti kendi tabiatına ihânetiyle eşdeğerdir.” [22]

 

İnsana tevdi edilen her şey emânet olduğuna göre, herkesin bunları koruması insanlık görevidir.

 

Emânetin ‘iman’la ilişkisi açısından düşünülürse, emâneti en iyi iman eden ve iman  ettiği dinin kazandırdığı ‘emin’ sıfatın alan mü’minler taşıyabilirler. Zaten mü’min olmanın bir boyutu da emâneti taşımaya ehil olmaktır.

 

Emâneti korumamak, hakkını vermemek, gereği gibi kullanmamak, ahde vefa etmemek ona ihânettir, yani hâinliktir.

 

İnsan öncelikle fıtrî sözleşmeye vefalı davranmalı. A’raf 172. âyette geçtiğine göre Allah (c.c.), insanların bellerinden zürriyetlerini çıkarıp onları kendi nefislerine şâhit tuttu ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Onlar da “evet, sen bizim Rabbimizsin.” dediler. Bu ezelî veya fıtrî sözleşmedir, insan fıtratı ile Allah arasında bir ahidtir. Kişi öncelikle bu ahdine sâdık kalmalı, bu anlaşmasına ihânet etmemeli, inkârcı, müşrik, münafık ve isyancı olmamalıdır.

 

İnsana verilen beden emânettir, onun hakkını vermemek, onu sarhoş edici nesnelerle tahrip etmek emâneti korumamaktır.

 

Mal/servet/varlık insana verilen emânettir. Onu haram yerlerde harcamak, onları israf etmek, onlardan hak edenlere vermemek, onları Allah (c.c.) yolunda harcamamak, ihânettir.

 

İlim emânettir. İlmi ile amil olmamak, ilmi insanların istifadesine sunmamak, ilmi çıkar aracı edinmek, ilimle küfre ve sapıklığa hizmet etmek, ona ihânettir.

 

Hangisi olursa olsun, insanın üzerine aldığı vazife/makam emânettir. O vazifeyi hakkıyla yapmak, aldatmamak, vazifeyi kendi çıkarına alet etmemek gerekir.

 

İnsanların sırları, ayıpları, özel halleri emânettir. Bunları ifşa etmemek, sözle, neşriyatla dışarı duyurmamak bu emânete riâyettir.

 

Borç emânettir. Borca sâdık kalmak, zamanında geri ödemek emânati korumaktır.

 

Çocuk emânettir. Ona uygun şekilde bakmamak, onu güzel yetiştirmemek, onu fıtrata uygun terbiye etmemek, onu Allah yolunun yolcusu yapmamak, onu şeytanî fikirlerin ve düzenlerin kölesi yapmak, onu temiz kimliğinden uzaklaştırıp günah kirine bulaştırmak, o emâneti korumamaktır.

Eş emanettir. Eşin hakkını vermemek, gözü dışarıda olmak, eşi aldatmak, iffetsizlik yapmak, eve ait olanı dışarı pazarlamak, evlilik anlaşmalarına uymamak evliliğe ihânettir.

 

Kur’an ve onunla inzal edilen ‘Din’ Muhammed ümmetine Allah’ın en büyük emânetidir.

 

 

O'nu Peygamberin anladığı ve yaşadığı gibi anlayıp yaşamak, onu kültürel ve tarihî bir miras, tılsım ve tedavi maddesi gibi değil, hayatı inşa eden bir özne gözüyle değerlendirmek, onun getirdiği dini, bir yaşama biçimi olarak seçmek, bu emânete sahip çıkmaktır. Onu sloganlarla, boş övünmelerle, kötü temsillerle değil, şâhitlik (örnek olma) ile, bedenle, ilimle, malla, kurumlarla savunmaktır. Kur’an’ı terkedilmiş bir kitap haline getirmemektir. Tüm bunların tersi, bu emâneti korumamaktır.

 

Emâneti korumamak ihânettir. İhânet edenlere de din dilinde hâin denir. Bu hâinlik de bazılarının zannettiği gibi vatan hâinliğine hiç benzemez.

 

Allah Hâinleri Sevmez

 

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

 

“Ve eğer (aranızda anlaşma bulunan) bir toplumun ihanetinden haklı sebeplerle kaygıya kapılırsan, durumu dengelemek için onlarla yaptığın anlaşmayı geçersiz ilan et. Unutma ki Allah, hâinleri sevmez.” [23]

 

Allah (c.c.) yaptığı anlaşmayı haksız yere bozanları, verdiği söze ihânet edenleri, ahidlerine sâdık kalmayanları sevmez. Dost görünüp de arkadan kuyu kazanları, yüze gülüp de zarar vermek üzere arkadan dolap çevirenleri sevmez. Dinde ikili oynayanları sevmez. Kendisine tevdi edilen emânetlere bile bile hâinlik yapanları, ihânet etmeyi, kalleşliği meslek haline getirenleri sevmez.

 

 

 

Bir başka âyette şöyle buyuruluyor:

 

“Hiç şüphe yok ki Allah inanıp güvenenleri savunacaktır. Çünkü Allah çok hâinlik yapan (ihâneti meslek edinen havvân’ı) nankörleri sevmez.” [24]

 

“Öz benliklerine ihânet edenleri de savunma! Hiç şüphesiz Allah, çok ihânet edenleri (ihâneti adet haline getirip) bağazına kadar günaha batanları sevmez.” [25]

 

Yarabbi, hıyânetten, ihânete uğramaktan, gözlerin hâin bakışlarından, hâinlerden olmaktan, emanetleri hakkıyla koruyamamaktan sana sığınırız.

 

Dipnot



[1]- İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/183-184

[2]- Isfehânî, el-Müfredât, s: 230., Enfal 16/27

[3]- TDK Türkçe Sözlük, s: 642

[4]- TDK Türkçe Sözlük, s: 596

[5]- İbnu’l-Esir, en-Nihâye fi-Garîbi’l-Hadis, s: 292

[6]- Mü’min 40/19

[7]- İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/183

[8]- İbnu’l-Esir, en-Nihâye fi-Garîbi’l-Hadis, s: 292

[9]- S. ez-Zeyyin, Emsalü fi’l-Kur’an, s: 587-588

[10]- M. İslamoğlu, Meal, s: 415

[11]- Tahrim 66/10

[12]- A’raf 7/83. Şuara 26/171. Saffat 37/135

[13]- S. ez-Zeyyin, Emsalü fi’l-Kur’an, s: 587

[14]- Buhari, Menakıb/13 no: 3527

[15]- Enfal 8/70-71

[16]- M. Esed, Meal, 1/341

[17]- S. Kutub; Fi-Zılâli’l-Kur’an, 3/1553

[18]- Heyet, Kur’an Yolu, 2/558

[19]- Yusuf 12/52

[20]- Nisa 4/105

[21]- Enfal 8/27

[22]- M. İslamoğlu, Meal, s: 313

[23]- Enfal 8/58

[24]- Hac 22/38

[25]- Nisa 4/107

Yazar:
Hüseyin Kerim ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul