18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / ZULÜM VARSA DİRENİŞ DE OLACAK

ZULÜM VARSA DİRENİŞ DE OLACAK

                                   

 

                                                                                                                 

 

Zalimler Meydanın Sadece Kendilerine Ait Olduğunu Düşünüyorlar

 

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de kendilerini yönettikleri ülkelerin ve toprakların aynı zamanda sahibi, mutlak hâkimi olarak gören zalimlerin bakış açılarını, anlayışlarını, ruh hallerini Firavun örneğinde çok mükemmel bir şekilde önümüze koyuyor ve şöyle buyuruyor:

 

"Firavun kavminin içinde seslenip dedi ki: "Ey kavmim! Mısır'ın hükümranlığı ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Ya da ben şu zavallı, neredeyse söz anlatamayacak durumda olan kişiden daha iyi değil miyim?" (Zuhruf, 43/51-52)

 

Burada bir yandan Firavun'un büyüklenmesine, hüküm sürdüğü toprakların ve bu topraklardaki ırmakların kendisine ait olduğu düşüncesiyle hareket etmesine, bir yandan da karşısına çıkıp tebliğde bulunan kişiyi yani Hz. Musa (a.s.)'yı küçümsemesine, onu kendini ifade etmekten bile aciz bir zavallı olarak görmesine dikkat çekiliyor.

 

Günümüz zalimlerine, diktatörlerine baktığımızda da aynı anlayışla hareket ettiklerini görürüz. Kendilerini yönetici değil hükmettikleri toprakların sahibi, bu topraklarda yaşayanları ise köle ve hizmetçileri olarak görüyorlar. Karşılarına çıkanların yaptıklarını ise kendisinden istenen her şeyi yerine getirmek zorunda olan acziyet içindeki zavallı bir kölenin efendisine başkaldırması olarak değerlendiriyorlar.

 

Zulme Karşı Direniş Tarihte Her Zaman Olagelmiştir

 

Bununla birlikte insanlık tarihinin başlangıç dönemlerinden bugüne zulmün olduğu yerde zulme karşı çıkanlar, itiraz edenler, baş kaldıranlar da mutlaka olmuştur. Bu itiraz bazen sessiz tavır, bazen sözlü ret bazen de fiili mücadeledir.

 

Hz. Âdem (a.s.)'in iki oğlu arasındaki tartışmada haksızlık edenin diğerini öldürmekle tehdit etmesi üzerine haksızlığa uğratılan, "Ben senin kendi günahını da benim günahımı da yüklenip ateşe atılacaklardan olmanı isterim. Zalimlerin cezası işte budur." (Maide, 5/29) der.

 

Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen ilk zulüm uygulaması ve haksızlıkla can alma olayı budur. Sonrasında zulüm de zulme karşı direniş de sürmüştür.

 

Yüce Allah, zulme karşı direnişin bir  hak olduğunu bildirir.

 

"Kendileriyle savaşılan (mü'minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir. Onlar sırf: "Rabbimiz Allah'tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Eğer Allah'ın insanların bazılarını bazılarıyla savması olmasaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah kendine yardım edenlere elbette yardım edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, yücedir." (Hacc, 22/39-40)

 

"Allah, haksızlığa uğratılan dışında kötü bir sözün açıktan söylenilmesinden hoşlanmaz. Allah işitendir, bilendir." (Nisa, 4/148)

 

Dolayısıyla zulme ve haksızlığa uğratılmalarından dolayı direnenleri, zulme karşı çıkanları suçlu gösterip zalimleri destekleyenler bu zulme ortaktır. Bugün Suriye'deki Baas zulmüne karşı meşru mücadele verenleri suçlu gösterip zâlim Baas'ın veya ona destek veren İran zulmünün yanında durmak da zulme fiilen katılmak, ortak olmaktır. Müslümanın yapması gereken ise zâlime karşı mazlumun yanında yer almaktır.

 

Zalimler Birbirlerinin Önlerini Açıyorlar

 

Bugün dünyanın değişik yerlerinde insanlara farklı şekillerde zulmediliyor. Haklarını arayanlar suçlu onları köle konumunda görenler ise meşru otorite olarak gösteriliyor. Çünkü yukarıda meallerini verdiğimiz âyeti kerimelerde tanımlanan Firavun profilini günümüz diktatörlerine uyguladığınızda aynı karakterler karşınıza çıkıyor. Aynı zamanda zâlimler yerine göre uyguladıkları zulümlerde ölçü tanımazlıklarıyla yerine göre de dumanlı hava oluşturmak suretiyle birbirlerinin işlerini kolaylaştırıyor, önlerini açıyorlar. Çünkü birbirlerini zulümde örnek alıyor, itiraz edenlere de birbirlerinin uygulamalarını referans olarak gösteriyorlar.

 

Filistin'deki siyonist zâlime "Neden bu cinayetleri işliyor, insanların evlerini yıkıyor, topraklarını gasp ediyor, onları yurtlarını terk etmeye zorluyorsun?" dersen, "Mısır'daki Abdülfettah Sisi'nin uygulamalarının yanında bizimki çok hafif kalır" cevabını veriyor. Sisi'ye "neden bu zulümleri işleyip siyonist katillere örnek oluyorsun?" diye sorduğunda, "Beşşar Esed'in katliamlarının yanında bizimki devede kulak gibidir" diyor. Esed taraftarlarına "Böylesine bir vahşete nasıl destek verebiliyorsunuz?" sorusunu sorduğunuzda "ABD, Irak'ta bir buçuk milyon insan öldürdü. Esed daha onun yüzde onuna bile ulaşamadı" açıklamasıyla kendilerini savunuyorlar. ABD'nin suçlularına "nasıl bu kadar insanı katledebildiniz?" diye soracak olsanız o da her halde İkinci Dünya Savaşı'nı örnek gösterecektir. Çünkü kendilerine hakkı ve adaleti değil zulmü ve haksızlığı örnek almışlar. Birbirleriyle zulüm ve vahşette yarışıyorlar. Kendine zulümden ve haksızlıktan referans aradığın zaman işin kolay. Çünkü insanlık tarihinde öylesine büyük zulümler işlenmiş, katliamlar gerçekleştirilmiş ki her zulme ve katliama referans ve örnek bulunabiliyor.

 

Bangladeş Zulmünden İdam Cezaları

 

Günümüzde de korkunç katliamların ve zulüm uygulamalarının sürdürüldüğü sırada Bangladeş'teki dikta rejimi İslami hareketin önünü kesme amaçlı oyunlarında yargı kılıfından yararlanarak idam cezaları verdi. Cezalardan bazıları da geçtiğimiz ay özellikle dünya kamuoyunun dikkatlerinin Mısır ve Suriye'deki zulme ve katliamlara yöneldiği sırada fırsattan istifadeyle infaz edildi. Bu infazda başta, Bangladeş'in Seyyid Kutub'u olarak tarihe geçen ve ülkedeki dikta tarafından hedefe yerleştirilen Cemaati İslâmî'nin genel sekreter yardımcılığı görevini yürüten Abdülkadir Molla şehit edildi.

 

Bu değerli ilim adamının ve onunla birlikte mahkûm edilen diğer dava önderlerinin suçları ise 1971'de ulusçu söylemle çıkarılan fitne savaşına tepki göstermeleri, Pakistan'ın bütünlüğünün korunması için Doğu Pakistan'ın ayrılması savaşına destek vermemeleriydi. İşin en ilginç yanı ise bu görüşlerinden dolayı kesinlikle reddettikleri ve hiçbir şekilde ortak olmadıkları bir savaşta "savaş suçu" işlemekle itham edilmeleri  idi. Bir diğer ilginç yanı da hedefe yerleştirilen Cemaati İslâmî'nin, Bangladeş'in sözde bağımsızlık ilanından sonra fitne savaşının arkasındaki güçlerin desteğiyle cumhurbaşkanı olan Muciburrahman tarafından savaşa destek vermemekten dolayı cezalandırılmış olmasına rağmen bu kez ikinci kez cezalandırmaya başvurulması ve üstelik savaş suçu ithamında bulunulmasıydı.

 

Biz Ribat dergisinin bu ayki (Ocak 2014) sayısı için yazdığımız yazıda, Bangladeş'teki bu cezalandırmanın arka planını ayrıntılı bir şekilde ele aldığımızdan burada özet bilgi vermekle yetiniyoruz. Bu yazımızı kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) okumanız mümkündür.

Suriye'de Artık İşgal Güçleri Savaşıyor

 

Suriye'de zulüm ve katliamlar kesintisiz devam ediyor. Ancak artık Baas'ın kendi ayakları üstünde durduğunu söylemenin mümkün olamayacağını hadiseleri takip eden herkes açıkça görüyor. Dolayısıyla savaş Baas'ın kendi askerî gücü tarafından değil birtakım çıkar hesaplarıyla ona destek veren işgal güçleri tarafından sürdürülüyor. O yüzden artık yenilme merhalesine girmiş olanlar da onlardır.

 

İşgal güçlerinin Baas'ın askerî destekçisi İran ve Rusya tarafından gönderildiği biliniyor. Rusya her ne kadar güdümündeki bazı ülkeleri de devreye sokarak bir miktar savaşçı gönderse de büyük ölçüde savaşın silah ve teçhizat ihtiyacını karşılamak için devreye giriyor. Savaşçı eleman takviyesi ise büyük ölçüde İran ve  güdümündeki gerilla güçleri tarafından yapılıyor. Öyle ki İran, Yemen'deki Husi milislerinin bile bir kısmını Suriye'ye nakletmiş durumda. Hizbi İran genel sekreterinin "Biz olmasaydık Baas iki saatte düşerdi" sözü her ne kadar bir itiraf niteliği taşısa da o kendi açısından bunu bir kahramanlık ilanı olarak görüyordu.

 

Aslında Baas'ın gazını bitiren savaşı işgal güçleriyle ve gemilerle de olsa değirmene dışarıdan su taşımakla sürdürmenin pek mümkün olamayacağı, dediğimiz gibi yenilgi safhasına geçenlerin artık bu işgal güçleri olduğu anlaşılıyor. Ancak uluslararası emperyalizmin ve onunla işbirliği işindeki bölgesel güçlerin yapmak istediği zamanı uzatarak direnişi daha fazla yıpratmak böylece onu bazı şartları kabullenmeye zorlamaktır. Özellikle diplomatik ve siyasi oyunların oynandığı İkinci Cenevre Görüşmeleri aşamasında zamanı uzatma, direnişi biraz daha yıpratma, bu arada yeni bombalamalarla ülkeyi daha fazla harabeye çevirme taktiklerinin daha çok işlerine yarayacağını düşünüyorlar.

 

Mısır Halkı Cuntaya Karşı Direnişini Sürdürüyor

 

Suriye'de artık tamamen işgal güçleriyle sürdürülen savaşta emperyalizmin bütün kanatlarının Baas cephesinde toplanmasına rağmen kararlılıkla ilerleyen direnişe paralel olarak Mısır'da da askerî cuntaya karşı sivil mücadele devam ediyor. Cuntaya boyun eğmeyeceklerini ve meşru yönetimin geri dönmesi için kapıları zorlayacaklarını duyurmak amacıyla meydanları dolduran kitlelerin direnişine son dönemde üniversite gençliği de katıldı. Kampüs direnişinin merkezi olan Ezher Üniversitesi'nde faaliyetler neredeyse durmuş gibi. Öğrenciler derslere girmezken öğretim görevlilerinin de birçoğu direnişe destek için dersleri boykot ediyor.

 

Mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi bölgedeki dikta rejimlerinin bol keseden yardımlarına rağmen askerî cuntayı ekonomik yönden de zorluyor. Çünkü başta Mısır'ın hamur teknesi sayılan turizm olmak üzere bazı önemli sektörler neredeyse tamamen durdu. Bu sektörlerin yeniden önünün açılmaması durumunda Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden nakledilen taşıma suyla değirmen dönmeyecektir. Fakat İslâmi hareket ve meşru yönetimin geri dönmesi için mücadele eden organizasyon cuntayla herhangi bir pazarlığa razı olmayacağını ortaya koydu. Ülkenin meşru Cumhurbaşkanı Mursi de, daha önce mahkeme önüne çıkarıldığı sırada mahkemeyi tanımadığını ve bu yargıçların kendisini yargılayamayacağını ifade ederek gösterdiği onurlu tavrı cunta hesabına pazarlık mesajları vermeye çalışanlara karşı da gösterdi ve cuntacıları yargılama yetkisini kendisine vermeyecek hiçbir çözüm formülüne razı olmayacağını ifade etti.

 

Cunta bu arada ne yapacağını şaşırmış olmanın verdiği sarhoşlukla kendisine sadece zarar getirecek çok ilginç adımlar da atabiliyor. Bunlardan biri, cunta karşıtı gösterilere engel olmadığı gerekçesiyle Türkiye'yle diplomatik ilişkileri kesmesi oldu. Böyle bir kabadayılığa Türkiye'nin pirim vermeyeceğini ve onunla ilişkiyi koparmakla dünyaya açılan köprülerinden birini kendi eliyle bombalamış olacağını düşünemedi.

 

Suriye ve Mısır'daki gidişat birbirini etkileyecektir. Suriye direnişinin kazanacağı zafer Mısır'daki direnişi moral yönden güçlendireceği gibi cuntayı da yıpratacaktır. Mısır direnişinin zaferi de aynı şekilde Suriye direnişini olumlu yönde etkileyecektir. Bunun farkına varan İran'ın Mısır'daki askerî cuntaya açıktan destek vermeye başlaması, elemanlarını Tahran'a davet ederek cuntacılara övgüler dizmesi de bu yüzdendir.

 

Bundan dolayı emperyalist güçler zamanla yarışarak buralardaki halk mücadelelerini en azından belli bir çizginin arkasına çekilmeye, işbirlikçi kadrolarla iktidarı paylaşmaya zorlamak istiyorlar. Ama biz Allah'ın izniyle her iki ülkede de direnişçi kitlelerin girdikleri yolun geri dönüşünün olmadığına, zulümle pazarlığın ise arzuladıkları onurlu zaferin önünü keseceğine inandıklarını düşünüyoruz. Diğer yandan emperyalist güçlerin kendi içlerinde önemli sorunlar yaşamaları da hesaplarını hayata geçirmelerini zorlaştıracaktır.

 

Gazze'de Abluka Zulmünün Sel Felaketinde Kendini Göstermesi

 

Zulmün vahşi yüzü Gazze'de bir doğal felaketle birlikte yeniden karşımıza çıktı. Bölgenin insanlık dışı bir ablukaya maruz kalmasından dolayı geçtiğimiz ay günlerce devam eden yağmur büyük bir felakete neden oldu. Çünkü siyonist işgalle Mısır'daki Sisi cuntasının ortaklaşa ve sıkı bir şekilde sürdürdüğü abluka yüzünden elektrik üreten termik santrallere sağlanan yakıtlar tükenmişti ve birçok yere artık elektrik verilemiyordu. Bu yüzden biriken sel sularının tasfiyesinde kullanılan araçlar çalıştırılamadı.

 

Felaketin atlatılabilmesi için söz konusu santrallere acilen yakıt sağlanması gerekiyordu. Fakat zulüm rejimleri fırsatı yakalamışken Gazze'nin tam anlamıyla bir felaket bölgesi olması için ablukayı daha da sıkılaştırdı ve yakıt teminini daha da zorlaştırdılar. Hatta gönüllü olarak yakıt temin etmeyi kabul eden başka ülkelerin göndereceği gemilerin dahi önü açılmadı. Üstüne üstlük siyonist işgalci, 1948'de işgal edilmiş bölgedeki bazı barajlarda su düzeyini düşürmek amacıyla kapaklarını açarak suları zaten sel baskınlarına maruz kalmış durumdaki Gazze'ye gönderdi.

 

İşte bu vahşet yüzünden yağmurlar ve seller Gazze'de büyük bir felakete yol açtı. Yüzlerce evi sel bastı. Büyük miktarda maddi hasara neden oldu. Ölenler ve yaralananlar oldu. Birçok kişi de son derece zor şartlarda ve kısıtlı imkânlarla büyük fedakârlıklar gösterilerek yürütülen çalışmalarla kurtarılabildi. Başbakan İsmail Heniyye gönüllü çabaları teşvik ve örnek olmak amacıyla kendisi bizzat kurtarma ekipleriyle birlikte baskına maruz kalan evlerden insanları kurtarma çalışmalarına katıldı.

 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul