20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / YENİ MOĞOL İSTİLASI

YENİ MOĞOL İSTİLASI


 

Yerli Orduların İşgali

 

Bugün İslam âleminde yaşanan manzaralar adeta yeni bir Moğol istilasının gerçekleştiğini gösteriyor. Ancak bu kez İslâm topraklarını bu topraklara dışarıdan giren işgalci güçler değil ne yazık ki içinden çıkmış ihanetçi güçler istila etmiş durumda. Ama karşılaştığımız manzaralar, korkunç katliamlar, ekranlara yansıyan ve vicdanları parçalayan görüntüler yerli istilacı güçlerin İslâm beldelerine dışarıdan girmiş saldırgan güçlerden hiç farklı olmadıklarını gözler önüne seriyor. Bu manzaralar, söz konusu orduların şekillenmesinde rol oynayan ve "ulus devlet" olarak tanımlanan devlet yapılanmalarının kendi ulusçu söylemlerinde de gerçekçilikten, samimiyetten son derece uzak olduklarını göstermiştir. Çünkü bu devletlerin hâkim sistemlerinin korunması için görevlendirilen orduların, ideolojik çizgilerini meşrulaştırmada kullandıkları söylemlerinde dayandıkları ulusal temele en önce kendilerinin ihanet ettiklerini, halkları değil totaliter rejimleri korumak için silahlandırıldıklarını ortaya koymuştur.

 

Mısır'ın Merkeze Yerleştirilmesi

 

Bilindiği üzere İslâm dünyasındaki dikta rejimlerinin sallanmaya başlamasına neden olan kitlesel direniş, halk devrimlerinin domino taşı etkisi yaparak özellikle Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin arka arkaya devrileceği beklentisi oluşturdu. Ancak direnişin Suriye'de dar geçide takılması ve buradaki Baas diktasının katliamlarla ayakta durmaya devam etmesi beklenen tesirin de takılmasına, ilerleyişinin durmasına neden oldu. Suriye'deki rejimin ayakta kalabilmesinin sebebi ise sağlanan dış destektir. Bu desteği sağlayanların başında İran ve Rusya yer alsa da, ABD ve İsrail'in hesaplarının da Suriye'deki İslâmi hareketin zaferini istememesi sebebiyle Baas diktasının çok fazla köşeye sıkıştırılmaması yönünde politika izledikleri artık iyice açıklık kazanmıştır.

 

Suriye'deki direnişin uzamasını fırsat olarak değerlendirmeye çalışan uluslararası güçler ve bölgede ayakta kalma çabası sürdüren dikta rejimleri de zamanı kendi planları doğrultusunda değerlendirmek suretiyle halk devrimlerinin gerçekleştirildiği ülkelerdeki kazanımları geri almak için taktikler geliştirmeye başladılar.

 

Bu taktiklerde Mısır özellikle merkeze yerleştirildi. Bazıları Mısır'daki bu stratejide gerek yerli, gerek bölgesel ve gerekse uluslararası güçlerin politikalarını seçimleri kazanan Müslüman Kardeşler'in yanlışlarıyla izaha çalıştılar. Oysa gerçekten iddia edilen yanlışlar yapıldıysa bunların daha büyük çapta olanlarına halk devrimlerinin gerçekleştirildiği diğer ülkelerde rastlamak mümkündür. Bunların ayrıntılarına girebilmemiz için sözü uzatmamız gerekir. Fakat ortaya atılan eleştirilerde söylenenler eğer iddia edildiği gibi hata ise bunların daha büyükleri diğer ülkelerde yapılmıştır. Örneğin devletin siyasi ve hukuki çerçevesini İslâmi temellere dayandıran Anayasal düzenleme konusunda Libya'da daha belirgin adımlar atıldı. Eski rejimin yönetim kadrosunda değişiklik yapılması ve yeni anlayışa göre kadrolaşma gerçekleştirilmesi konusunda Libya, Tunus ve Yemen'de daha cesaretli adımlar atılmıştır. Dikta rejimi kalıntısı organların yeniden yapılandırılması konusunda da Mısır'daki yönetim henüz yolun başlangıcındaydı.

 

Mısır'ın merkeze yerleştirilmesinin muhtelif sebepleri var. Bunların birincisi Mısır'da diktatörün iktidarına son verilmesine rağmen dikta kalıntısı kurumların yerinde kalıyor olmasıydı. Halkın direnişine öncülük edenler 25 Ocak 2011 devriminden sonra kan dökülmesine neden olacak çatışmaya kapı açmamak amacıyla sistemin yapısında yapılacak değişikliği zamana yayma yolunu tercih ettiler. Ancak bu arada ordunun hükmettiği bir geçiş dönemine razı olunması dikta kalıntısı kurumların lehine işleyen bir sürecin başlamasına yol açtığı gibi Suriye'deki tıkanma da onların karşı devrim planlarını devreye sokmalarını kolaylaştırdı.

 

İkinci önemli sebep Mısır'ın Arap dünyasında bir merkezi güç konumunda olmasıdır. Dolayısıyla geriye dönüş sürecinin Mısır'dan başlatılması durumunda daha etkili sonuç doğuracağı ümit edilmiştir.

 

Üçüncü önemli sebep ise Mısır'ın siyonist işgal açısından taşıdığı önemdir. Darbe sonrasında cuntanın sürekli siyonist işgalcinin güvenliğini sağlama almaları, Gazze'ye katı abluka uygulamasının bekçiliğine geri dönmeleri ve Mısır medyasında Filistin direnişi aleyhine yoğun bir propaganda faaliyeti başlatmaları da geriye dönüş planının önemli bir boyutunun siyonist işgalle bağlantılı olduğunu gün yüzüne sermiştir.

 

Halkın Sivil Direnişine Rağmen Zalimlerin Gücü Silaha Dayanıyor

 

Mısır'da halkın sivil direnişiyle iktidardan uzaklaştırılan dikta rejimi ve yine halk devrimiyle indirilen diktatörün adamları silahlarla geri döndüler. Bunun sebebi ise halkın desteğinden yoksun olmalarıdır. Cuntanın şiddet ve silah yoluyla hâkimiyetini koruma çabası içinde olması, silahın gücüyle geri dönmesi ve katliamlarla iktidara tutunma çabaları gayri meşru olduğunun belgesidir. Halkın desteğinden ve adaletten yoksun olduğu için gücü sadece silaha ve tehdide dayanıyor.

 

Böyle olduğunu silahın gücünü kullanarak adeta ülkeyi işgal edercesine hâkimiyeti ele geçirme çabası içine girmesi üzerine kitlelerin meydanları doldurarak onu reddetmesi de göstermiştir.

 

Ramazan'da Azgınlaşan İnsan Şeytanları

 

İslam âlemi ne yazık ki bu yılın Ramazan ayını da katliamların, zulüm uygulamalarının, baskınların ve askeri operasyonların neden olduğu acılar ve ızdırap içinde geçirdiğinden gerçek anlamda mutluluk ve huzur içinde bir bayrama kavuşamadı. Ramazan'da her ne kadar cin şeytanlarının bacakları bağlansa da insanların içindeki şeytanlar yine gemi azıya almış durumdaydılar ve özellikle Mısır'da, Suriye'de, Arakan'da önemli katliamlar gerçekleştirildi.

 

Mısır'daki cuntanın silahlı elemanları ve baltacılar olarak isimlendirilen sokak çeteleri Ramazan boyunca ülkenin her tarafında korku rüzgârı estirmeye çalıştılar. Fakat bu gündelik şiddetin ve saldırıların halkı, cuntaya karşı düzenlediği sivil gösterilerden vazgeçmeye zorlayamadığı için bir sabah namazı vaktinde namaz kılan insanların üzerine silahlı saldırı düzenleyerek korkunç katliam gerçekleştirdiler. Ne var ki Ramazan boyunca gerçekleştirdikleri bütün bu saldırıları ve estirdikleri korku rüzgârını "küçük çaplı" saydıklarından; "Ramazan mübarek günlerdi, o yüzden fazla bir şey yapmadık ama bayramdan sonra gösteri meydanlarını dağıtmak için gereken her şeyi yapacağız" tehdidinde bulundular. Bu tehditlerin ardından da 14 Ağustos Çarşamba günü Kahire'de milyonların toplandığı Rabiatu'l-Adeviyye ve Nahda meydanlarındaki göstericileri dağıtmak için tam anlamıyla Moğol istila güçleri gibi saldırı düzenleyerek her iki meydanı da kana boyadılar. Gerçekleştirilen saldırılar yüzünden bir günde öldürülen insan sayısı iki bini geçti.

Firavun'un Bayramı İnsanları Topluca Katletmekle

 

Suriye'deki Baas diktasının zulüm ve katliamlarından cesaret alan çağdaş Firavun Abdülfettah Sisi'nin 14 Ağustos'ta Kahire'deki iki büyük meydanda gerçekleştirdiği büyük katliamlar Suriye'deki diktatör Beşşar Esed'i cesaretlendirdi. Çünkü bu katliam adeta Beşşar'a insanları "yüz kişilik gruplar halinde değil bin kişilik hatta çok daha büyük kitleler halinde de öldürebilirsin" mesajı verdi. Suriye'deki Firavun'un böyle toplu katliamlar yapabilmesi için kullanacağı en etkili silahlar ise kimyasal silahlar idi. Dolayısıyla o da elindeki kimyasal silahlardan yararlanarak savunmasız insanların toplu halde hedef alınabileceği Gota bölgesini ve Şam'ın diğer bazı kırsal alanını hedef aldı. O da ilk etapta binden fazla insanı kimyasal silahların tesiriyle toptan imha etti. Yaralananların çoğunun da durumlarının ağır olması ve sağlık hizmetlerinin vaktinde ulaştırılamaması sebebiyle ölü sayısı giderek arttı.

 

Zalimler Katliamları Normalleştirme Çabasında

 

Bütün bu katliamların arka arkaya gerçekleştirilmesinin arkasında duran stratejiyi incelediğimizde bir "normalleştirme" politikasını görürüz. En önce insanların zihinleri bu tür görüntülere alıştırılıyor ve "demek ki olabiliyormuş" demeye başlıyorlar. Normalde, ahlâkî ve hukuki açıdan kötü kötüye gerekçe oluşturmasa da psikolojik olarak insanların kabullenmeye yöneltilmeleri suretiyle birinin diğerine bir öncül oluşturması, böylece zamanla "kanıksama" olarak isimlendirilen bir psikolojik alıştırma sağlanıyor. Bir diğer psikolojik tesiri büyüğün küçüğü gölgelemesi suretiyle sağlanıyor. İnsanlar her ne kadar büyük katliamlara tepki gösterseler, birtakım protesto eylemleri düzenleseler de bu büyük katliamların yanında küçükleri örneğin yüzer kişilik katliamlar yahut ailelerin topluca yok edilmesi zihnen basite alınıyor; vicdanlar her ne kadar reddetse de "bunun yanında o ne ki!" demeye başlıyorlar. Bütün bunlardan dolayı zulüm zulme gerekçe yapılıyor, birinin diğerine perde oluşturması sağlanıyor.

 

Vicdanları Sızlatan Manzaralar Vicdansızları Rahatlatıyor

 

Gerçi bir yandan psikolojik yönlendirme, zihinlerin ve gözlerin katliam manzaralarına alıştırılması suretiyle kanıksanmasının ve rutinleşmesinin sağlanması söz konusu olsa da diğer yandan insan vicdanı yine bunları reddediyor. Ama bütün bunların failleri, birbirlerine gerekçe oluşturma yarışı içine giren katiller gerçek bayramlarını işte bu manzaraları oluşturdukları zaman yaşıyorlar. Onların arkasında duran çağdaş emperyalizmin mutluluğu ve sevinci de bu katliamlarla, korkunç manzaralarla bağlantılıdır. Eğer ki bu manzaralar onların vicdanlarını biraz olsun sızlatsaydı ellerindeki güç ve imkânları kısmen de olsa harekete geçirir, devreye sokarlardı. Yani vicdanları biraz olsun harekete geçerdi. Öyle bir vicdan olmayınca harekete de geçmiyor.

 

Hakkı ve Adaleti İsteyen Ümmet Zulmün Hâkim Olduğu Çağın Yetimi

 

İslâm hakkı ve adaleti temsil eder. Müslüman halklar kendilerine haksızlık edenlere bile âdil davranmakla yükümlü tutulmuşlardır. Ama adaletin hâkim olabilmesi için güçlü olması gerekir. Hâkimiyetlerini zulme, haksızlığa ve yolsuzluğa dayandıranlar ise adaletin hâkim kılınmasını isteyenlerden rahatsız oluyorlar. Ondan dolayı İslâm'ın adaletini hâkim kılma çabası içinde olanlardan da rahatsız oluyor, onları sürekli hedefe yerleştiriyor, zulmetme konusunda herhangi bir ahlâkî sınır dahi tanımıyorlar. O yüzden bugün dünyanın hemen her tarafında, Müslüman kimliğine sahip çıkma çabası içinde olanlar, inançlarına bağlı kalmaya çalışan Müslüman halklar böylesine zulüm görüyor, haksızlığa maruz kalıyorlar.

 

Dolayısıyla İslâm ümmeti günümüzün yetim çocuğu gibidir. Böyle yetim çocuk durumuna düşmesinin sebebi ise ümmet bütünlüğünü temsil edecek ve ümmetin haklarına sahip çıkacak hilafet müessesesine veya benzeri bir merkezi, ortak otoriteye sahip olmamasıdır. Ümmetin haklarına sahip çıkacak ve güçlerini bir araya getirmesine öncülük edecek güç birliğinden yoksun kalınca içinde bulunduğumuz çağın yetim çocuğu durumuna düşmüştür.

 

Ümmetin Birliğine Giden Yolda Dayanışmayı Güçlendirmeliyiz

 

Ümmetin bu durumdan kurtulabilmesi için şimdilik en azından halkların dayanışmasını güçlendirmemiz, el ele tutuşma çabalarımızı artırmamız gerekiyor. Onun için de uluslararası emperyalizmin dayattığı ve Müslüman halkları küçük parçalara ayırmayı hedefleyen ulusçu anlayışların yerine ümmetin güç birliğini hedefleyen ve sınırları aşan bir ihtimam, gayret, hassasiyet geliştirmemiz gerekir. Bunu başarmamız imkânsız değildir. Bugün İslamî duyarlılık taşıyanların en azından coğrafi sınırları zihinlerinden silip attıklarını, sınır tanımayan bir ümmet bütünlüğü içinde kardeşlerinin dertlerini dert edinmeye başladıklarını söyleyebiliriz. Bunun pratiğe yansıtılması konusunda yürütülen çalışmalara da destekçi, bu konudaki gayretlere öncülük edenlere yardımcı olmak gerekir.

 

Hiç Kimse Kendini Önemsiz Saymamalı

 

Bütün, parçalardan ibarettir. Dolayısıyla hiç kimse kendini bir fert olarak görmemeli, bir bütünün parçası olarak görmelidir. "Bir kişiyle ne eksilir?" diye düşünmek yanlıştır. "Fertler bir araya gelmezse bütün nasıl oluşacak?" diye düşünmek gerekir. O yüzden hiç kimse kendini önemsiz saymamalı önemli bir bütünün parçası olarak değerlendirmelidir. Önemli bütünü oluşturma yolunda yeni mesafeler katedebilmemiz için her birimizin Allah'ın verdiği güç nispetinde ve yüklenmemiz gereken sorumluluk doğrultusunda bir şeyler yapmamız, katkıda bulunmamız gerekir.

 

Bugün gerek uluslararası emperyalist güçler, gerekse onların yerli işgal güçleri böylesine korkunç zulümler yapabiliyorlarsa ümmetin bütünlüğünü sağlayan, onu güç birliği içinde hareket etmeye yönelten bütünlüğü ve dayanışmayı kaybetmiş olmamız sebebiyledir. Bütünde dayanışmaya ve güç birliğini oluşturmaya götürecek yolda yeterince ferdi sorumluluğu kazanabildiğimiz söylenemez.

 

Zalimleri geri adım atmaya zorlayacak etken onların veya kendilerini "insan hakları" bekçisi olarak kabul ettirmeye çalışan uluslararası güçlerin vicdanları değil hak ve adalet için kendi içlerinde dayanışma sağlayacak kitlelerin dayanışma ve direnişi olacaktır. Bu dayanışma ve bilinci yaygınlaştırmak için herkes mutlaka bir sorumluk taşıdığına inanmalı ve bunu yerine getirme çabası içinde olmalıdır.

 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul