20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / ZULMÜN FARKLI CEPHELERİ

ZULMÜN FARKLI CEPHELERİ


                                                                                                                    

Suriye'de Savaş İşgale Karşı

 

Vuslat'ın geçen ayki sayısında yayınlanan yazımızda Suriye'de Baas diktası hesabına savaşanlar hakkındaki tespit ve değerlendirmelerimizi aktarmaya çalışmıştık. Son dönemde Hizbu'l-Esed'in Kusayr'da gerçekleştirdiği katliam, burada Şebbiha çeteleriyle işbirliği neticesinde kasabanın merkezinde kontrolü ele geçirdiğini ilan etmesinin ardından Haleb'i hedefe yerleştirmesi ve Baas ordusuna ait tankların desteğiyle o tarafa doğru harekete geçtiğini duyurması Suriye'deki direnişin sadece hâkim rejime değil aynı zamanda bir işgale karşı yürütüldüğünü bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.

 

Hizbu'l-Esed'in Kusayr'ın merkezinde kontrolü ele geçirdikten sonra sivil hedeflere yönelik saldırıları ve gerçekleştirdiği cinayetler onun milislerinin Şebbiha çetelerinden bir farklarının olmadığını ortaya koydu.

 

Hizb'in milislerinin Kusayr'dan sonra Baas ordusunun tanklarıyla Haleb'e doğru ilerlerken bayağı heyecanlı ve iştahlı oldukları gözleniyordu. Ancak direnişçiler normalde Kusayr çevresinde kontrolü tümüyle kaybetmiş değillerdi. Şehir merkezindeki çatışmaların çok can kaybına neden olması sebebiyle bir taktik olarak merkezden çekilmişlerdi. Ama çevrede ve özellikle de önemli geçiş noktalarında kontrolü yine ellerinde tutuyorlardı. Hizb'in milislerini, ilerlemeye kalkışmaları esnasında beklemedikleri yerlerde tuzağa düşürüp ağır kayıplar verdirmeleri cesaretlerinin kırılmasına neden oldu.

 

Son dönemde yaşanan olaylar ve vuku bulan çatışmalar Suriye'de Baas rejiminin artık çöktüğünü savaşı işgalci İran ile onun hesabına saldırıları sürdüren Hizbu'l-Esed'in sürdürdüğünü gösteriyor. Sürdürülebilmesinin sebebi de zaten bu işgaldir. Bu haliyle Suriye'deki işgal Afganistan'daki Sovyet işgaline benziyor. O zaman işgalci Sovyetler Birliği, bugün Suriye'de dostlarını himaye edebilmek için Müslüman bir halkın imha edilmesi savaşına ortak olanlardan çok daha güçlüydü. Ama zulme boyun eğmeyen kararlı mücadeleye yenildi ve sonuçta yenilgiyi kabul ederek Afganistan'dan çekilmek zorunda kaldı. Suriye'de silahın gücünün galip geleceğini zanneden zulüm cephesi de yanılıyor. Üstelik İran'ın bu savaş ve işgaldeki yenilgisi onun sadece Suriye'de değil tüm İslam âleminde kaybetmesi anlamına gelecektir. İslâm âlemi de zaten, dün uzaktan kumanda ettiği komünist dikta rejimini korumak için Afganistan'ı işgal eden Sovyetler'le bugün siyasi ve stratejik hesapları hatırına katil Baas rejiminin saltanatını koruyabilmek için Suriye'yi işgal eden İran arasında herhangi bir fark görmüyor.

 

Etyopya'nın Nil'i Isıtma Oyunu

 

Uluslararası emperyalizm ve onun özel politikalarla, planlarla himaye ettiği siyonist işgal devleti Arap dünyasındaki değişim sürecinde İslâmi hareketin öne çıkmasından ciddi şekilde rahatsız olduğunu değişik ortamlarda ortaya koydu. Siyonist işgal devleti açısından stratejik bir öneme sahip olan Mısır'da İslami hareketin öne çıkmasından ise birinci derecede rahatsız oluyor. O yüzden ülkede halkın siyasi tercihini belli etmesinden bu yana sürekli fitne ateşini körükleyerek İslâmi hareket mensuplarını kenara çekilmeye zorluyor.

 

Şimdiye kadar içeriden körüklediği ve halen de söndürülememiş olan fitne ateşinden istediği sonucu elde edemeyince dışarıdan da birtakım sorunlarla sıkıştırma çabası içine girdi. Son dönemde uluslararası emperyalizmin Doğu Afrika bölgesinde bir ileri karakolu görevi yapan Etyopya'nın Kalkınma Barajı Projesi'ni hayata geçirme girişimiyle Nil sularını ısıtmaya kalkışması gerçekte bu amaç içindir.

 

Nil, Doğu Afrika'nın kuzey bölgesi açısından bir hayat damarıdır. Bu hayat damarına en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biri de Mısır'dır. Dolayısıyla bu ülkeye hayat veren ırmağın sularının azaltılmasına Mısır yönetiminin razı olması beklenemez.

 

Normalde sınır aşan ırmaklarla ilgili hakların uluslararası boyutta olduğu ve bu tür ırmaklardan yararlanan ülkelerden birinin kendi bağımsız kararıyla diğer ülkelerin sularını azaltacak bir projeyi hayata geçirme hakkının olmadığı biliniyor. Ondan dolayı daha önce Hüsni Mübarek döneminde Sudan hükûmetinin benzer bir baraj projesini hayata geçirmesi engellenmişti. Uluslararası hukuk düzeyinde Mısır'ın haklı olduğu ve Etyopya'nın böyle bir baraj projesini hayata geçirme hakkının olmadığı da onaylandı. Üstelik böyle bir projeden zarar görecek tek ülke Mısır değildir. Sudan da aynı ölçüde zarar görecektir.

 

Siyonist işgal devletinin Etyopya'nın baraj projesine özel destek vermesi işin ucunda Mısır yönetimini köşe sıkıştırma ve bir şeylere zorlama niyetinin olduğunu belli ediyor. Uluslararası hukuka göre Etyopya'nın haksızlığının tescil edilmesine rağmen projenin engellenmesi için herhangi bir fiili baskıya başvurulmaması da bu niyete işaret ediyor.

 

Enerji üretiminin başka alternatifleri var ama Mısır ve Sudan'da halka hayat veren Nil ırmağının herhangi bir alternatifi bulunmuyor. Dolayısıyla gerek Mısır ve gerekse Sudan yönetiminin Etyopya'nın kalkınma amacından ziyade emperyalizmin kirli amaçlarına hizmet eden baraj projesine onay vermeleri kendi halkları açısından hayati soruna sebep olacaktır. Ondan dolayı Mısır Cumhurbaşkanı Dr. Muhammed Mursi, Nil suyunun alternatifinin ancak kanları olacağını söyleme ihtiyacı duymuştur.

 

Mısır'da Fitne İttifakı Karşısında Mursi'nin Bir Yılı

 

Uluslararası emperyalist güçler ve onlarla işbirliği içindeki yerli laik unsurlar sürekli "demokrasiye veya halkın iradesine saygılı" olduklarını dile getirmelerine rağmen Mısır'da dikta rejiminin devrilmesinden sonra halkın tercihinin İslâmi hareketten yana olmasını bir türlü kabullenemediler. Ondan dolayı Dr. Muhammed Mursi'nin cumhurbaşkanlığına seçildiği tarihten bu yana sürekli ülkede fitne çıkardı, fitne unsurlarını dışarıdan gönderdikleri paralarla beslediler. O yüzden Mursi'nin cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasından sonra geçen bir yıl içinde ülkede tam bir istikrar sağlanamadı.

 

Emperyalist güçler yeni Mısır yönetiminin Filistin meselesine yönelik olumlu tavrından ve Filistin direnişine lojistik destek vermesinden de son derece rahatsız oldukları için Gazze'yi ekonomik yönden kuşatmaya aldıkları gibi Mısır'ı da siyasi yönden kuşatmaya aldılar. Tabii bu siyasi kuşatma ve içeride bir türlü söndürülemeyen fitne ateşi ister istemez ülkenin ekonomisini de ciddi şekilde etkiledi.

 

Arap dünyasında bazı dikta rejimlerinin devrilmesiyle sonuçlanan halk hareketlerinden dolayı zaten iyice uykuları kaçan mevcut dikta rejimleri, bu ülkelerde iş başına gelen İslâmi oluşumların başarılarının kendi ülkelerindeki İslâmi hareketlere ilgi ve desteğin artmasına sebep olacağını düşündüklerinden, özellikle Arap dünyasının İsviçre'si olmaya aday Birleşik Arap Emirlikleri de söz konusu fitne hareketlerini finanse etti.

 

Muhammed Mursi yönetimini zorlayan sorunların tümü tabii tamamen dıştan kaynaklanmıyordu. Geçmiş dikta rejiminin başındaki diktatör devrilse de onun kurduğu yapının tamamen çökertilememiş olması da ciddi anlamda sorun ve sıkıntı kaynağı oldu. Örneğin yargı mekanizması, yeni yönetimin attığı her adımın önünü kesmek, uygulamaya geçirmek istediği her projeyi yasal yönden geçersiz ilan etmek, yaptığı tayinleri ilga etmek hatta gerçekleştirdiği seçimleri anayasaya aykırı ilan etmek suretiyle her yönden önünü kesmeye çalıştı. Polis ve istihbarat teşkilatı fitne ateşini söndürmek için söze gelir bir girişimde bulunmazken tam tersine bu ateşin daha da körüklenmesine neden olacak türden sinsi provokasyonlara başvurdu. Asker normalde bir denge politikası izliyormuş gibi görünse de dikta rejimi kalıntılarının sivil yönetimi sıkıştırma çabalarına karşı da tavır almadı. Medya mekanizmasının bütün işi yeni yönetim aleyhine asılsız haberler, yalanlar yaymak suretiyle onu sıkıştırmaya çalışırken, fitne ateşine çekilenlerin daha da tahrik edilmesini amaçlayan yayınlara ağırlık vermek oldu.

 

Dikta rejimi döneminde normalde halka hizmet etmek üzere kurulan ve yine halktan elde edilen gelirlerle ayakta duran kurumlara kan emici sülükler gibi yapışmış olan sermaye tabakası da yeni yönetimden hoşlanmadı. Başta, hristiyan Kıpti kesimin tahrikinde aktif rol oynayan ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mursi'nin rakiplerinden olan Hamdin Sabbahi olmak üzere sermaye tabakasının ileri gelenleri fitne ateşine sürekli gaz taşımak amacıyla ellerindeki imkânları kullandılar.

 

Bir yıldan beri yürüttükleri çabalarla İslâmî hareketin iktidarına son vermeyi başaramayan fitne tabakası Mursi'nin seçilmesinin birinci yıl dönümü münasebetiyle 30 Haziran'da yeni bir fırtına estirmek amacıyla iki ay öncesinden yoğun çalışma başlattı. Bu çalışmalarında Mursi iktidarına son vermeyi hedefliyorlardı.

 

Biz bu yazıyı hazırlarken henüz söz konusu planların meydanlara ve alanlara taşınacağı tarih gelmemişti. Fakat onların bu hazırlıklarına karşı Mursi'ye sahip çıkmak ve fitnecilere fırsat vermemek isteyen halk kesimi ve sivil toplum kuruluşları da hazırlık içindeydiler. Müslüman Kardeşler cemaati sahip çıkma mücadelesinin bir iç kavgaya dönüşmesini engellemek amacıyla Mursi taraftarlarının 30 Haziran'da meydanlara çıkmamasını istedi. Ancak bu arada "Barışa Evet Şiddete Hayır" sloganıyla ve Devrimi Koruma Mitingleri adıyla büyük mitingler düzenlenmesi amacıyla da hazırlıklar yapıldı.

 

Türkiye'de Gezi Parkı olayları olarak bilinen fitne hareketinin sonuçlarının Mısır'daki gidişatı da etkilediğini tahmin ediyoruz. Olayların bir yönü Mısır'daki fitne hareketini, bir yönü de yeni yapılanmayı destekleyen tarafı etkiledi. Çünkü eğer ki uluslararası güçler ve yerli işbirlikçileri Gezi Parkı fitnesinden istedikleri sonucu elde edebilselerdi bu, Mısır'daki fitne hareketini de cesaretlendirecek ve belki daha geniş bir tabanı harekete geçirmek suretiyle amaçlarına doğru biraz daha kararlılıkla ilerleyeceklerdi. Öte yandan Gezi Parkı fitnesinden rahatsız olan kesimin de parti yanlılığından çok bu fitneye karşı tavır koyma amacıyla meydanları doldurması ve oluşturulan kalabalıkların yankı bulması Mısır'da yeni yapılanmaya sahip çıkmak isteyenleri cesaretlendirdi. Dolayısıyla aralarında güç birliği oluşturmaları durumunda fitnecilerin oyunlarını bozmalarının mümkün olabileceği konusunda şimdi daha güçlü bir kanaat oluştuğunu tahmin ediyoruz. Bu kanaat de destek mitinglerine katılımların artmasına vesile olacaktır.

 

Pakistan'da Seçimler ve Yeni Dönem

 

Sık sık askerî darbelere sahne olan ve cunta dönemlerinin sivil iktidarlar döneminden hayli fazla olduğu Pakistan'da 11 Mayıs 2013 tarihinde yeni bir parlamento seçimi gerçekleştirildi. Seçimlerde, oyların % 35'ini alan eski başbakan Nevaz Şerif'in Müslüman Birliği Partisi birinci oldu. Böylece askerî cunta döneminde "terör" suçlamasıyla yargılanan Nevaz Şerif yeniden ülkenin başbakanı olma imkânı elde etti. Ancak onun iktidarının ülkenin resmi siyasetinde, bilhassa ABD'nin bölgeyle ilgili uygulamalarına yönelik tavırda bir değişiklik sağlamayacağı tahmin ediliyordu. Şerif'in iktidarı ele aldıktan sonra yaptığı ilk açıklamalar ve sergilediği tavır da bu konudaki tahminleri teyit etti.

 

İran'da Ne Değişti?

 

Suriye'de binlerce mazlum Müslümanın kanına elini bulayan ve Baas vahşetine bire bir ortak olan İran'da 14 Haziran 2013'te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde zihinleri en çok meşgul eden soru "Muhafazakâr cenah mı yoksa reformist cenah mı kazanacak?" sorusuydu. Birçoklarının kanaati de Ali Hamaney'in reformist adaylardan birinin kazanmasının önünü tıkadığı yönündeydi. Fakat normalde seçimlerin dürüst olması durumunda bir reformistin kazanması ihtimalinin de çok daha güçlü olduğuna inanılıyordu.

 

Sonuçta reformist cenahın öne çıkan yıldızı olarak lanse edilen Hasan Ruhani seçimlerden zaferle çıktı. Hatta ilk turda oyların yüzde elliden fazlasını alarak ikinci tura gerek kalmaksızın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturma hakkını elde etti.

 

Fakat değişen ne oldu? Suriye'deki Baas zulmüne ve katliamlarına desteğin aynen devam edeceği "reformist (!)" cumhurbaşkanının kamuoyuna yansıttığı ilk tavır oldu. Bunun dışındaki diğer tartışmalı konularda da herhangi bir değişiklik olmayacağı mesajları verildi. Böylece İran'ın reformisti ile muhafazakârı arasındaki farkın ABD'nin Demokrat ve Cumhuriyetçi cenahları arasındaki fark gibi olduğu ortaya çıktı.

 

Ali Hamaney'in işaretleriyle siyaseti dizayn edenler adayları önce sorun oluşturabilecekleri tasfiye yönünde bir elekten geçirdiler. Elekten geçirilmeyenler arasından "reformist" olarak piyasaya sürülenlerden biriyle de halkın tansiyon ayarı yapılmış oldu. Eğer böyle bir tansiyon ayarlaması yapılmasaydı muhtemelen halk seçimlerin dürüstlüğünden şüphe ederek meydanlara dökülecekti. Bunun önüne geçilmiş oldu. Devletin mesalih-i âliyesi hatırına geçmişte ABD ile Irak toplumunu darmadağın eden bir işbirliği içine girilmesinde sakınca görmediği gibi bugün de Suriye'de yüz binlerce insanı öldüren, on binlerce kadının ırzına tecavüz eden, milyonlarca insanı evini terke zorlayan Şebbiha çeteleriyle omuz omuza savaşılmasına cevaz verebilen anlayışa dayalı pragmatist strateji ve siyasette ise herhangi bir reforma ihtiyaç duyulmadığı sergilenen tavırdan anlaşılıyor. 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul