19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / ÜMMETİN ESARETİ

ÜMMETİN ESARETİ



Zulüm Rejimlerine Esir Olmuş Halklar

 

17 Nisan Filistin'de her yıl "esirler günü" olarak ihya ediliyor. Bu münasebetle biz de bu ayki yazımızda genelde İslâm dünyasında, özelde bu meseleyi kesintisiz bir şekilde yaşayan Filistin'de esaret konusundan özetle söz etmek istedik.

 

Zulüm rejimleri aslında halkların topluca esaret altına alınmalarına yol açıyor. Çünkü bu rejimler halkları  inançlarına ve değerlerine göre yaşamaktan, haklarına sahip çıkma imkânlarından yoksun bırakıyor. Adaletin icra edilmediği bir ortamda hakların güvence altına alındığı söylenemez. Dolayısıyla hakları güvence altına alınamayan insanlar hâkim sistemlerin, bu sistemlerin başına geçen diktatörlerin köleleri durumuna düşürüldüklerinden izzet ve onurları çiğneniyor. O yüzden hapishane dışında yaşadıkları dönemlerde de beşerî haklarından ve özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları için esaret altına sokulmuş oluyorlar.

 

Müslüman toplumların birlik ve izzetlerini temsil eden otoritelerini kaybetmelerinden sonra uluslararası emperyalizmin güdümüyle iş başına gelen dikta yönetimleri bu toplumların siyasi esaret altına sokulmalarına neden oldu. Bu esaret gerçeğini iyi anlayabilirsek bugün Arap toplumlarında dikta rejimlerine başkaldıran halkları buna yönelten etkenleri de keşfedebiliriz. Ama halkların siyasi yönden esaretini anlayamayanlar, arka planda ABD'yi, İsrail'i ve diğer uluslararası güçleri arama ihtiyacı duyuyorlar. Oysa bu güçlerin çıkar hesapları halkların özgürlük mücadeleleriyle değil dikta rejimlerinin politikalarıyla örtüşüyor.

İşgalin Getirdiği Esaret

 

Halkların topluca esir edilmesine yol açan bir başka vakıa işgaldir. Aslında dikta rejimleriyle işgal rejimleri arasındaki fark birinde tahakkümün iç diğerinde dış güçler tarafından gerçekleştirilmesidir. Hüküm sürdükleri toprakların asıl sahipleri ise her ikisinde de meşru haklarından ve özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarından esaret altına sokuluyorlar. Zaten İslâm dünyasında bir dönem halkları topluca esaret altına sokma uygulaması tamamen işgal güçleri tarafından yürütülüyordu. Ancak daha sonra bu halkların işgallere başkaldırmaları ve işgallerin de sömürgeci güçlerin sırtına yük olmaya başlaması üzerine kendi askerlerini çekerek kontrolü yerli işbirlikçi güçler vasıtasıyla sağlama amaçlı oyunlara başvurmaya başladılar. Yerel dikta rejimleri de onların destek ve yardımlarıyla şekil aldı.

 

Ama bugün halâ İslâm coğrafyasının birçok bölgesinde bilfiil işgal sürüyor. Bunların bazılarında işgal tamamen Müslüman halklara ait topraklarda gayri meşru hâkimiyet kurulmasıyla, bazılarında da civardaki herhangi bir ülkenin İslam beldesini gasp etmesi suretiyle yürütülüyor. Örneğin Filistin'de İslam toprağı tamamen dışarıdan gelen işgalcilerin kurduğu gayri meşru sultanın hakimiyeti altına girmiş, Patani, Arakan, Keşmir gibi beldelerde de İslâm toprağı civar ülkeler tarafından işgal edilmiştir. Bu şekilde toprakları işgal edilen Müslüman halklar kontrolü ele geçiren ülkelerde azınlık durumuna düşüyorlar. Bazıları da kendilerine hiç vatandaşlık hakkı bile verilmediğinden kendi öz yurtlarında vatansız durumuna düşebiliyorlar.

Esaretin Filistin Boyutu

 

Kendi öz vatanlarında topluca esir durumuna düşen halkların başında Filistin halkı gelir. Filistin toprakları üzerindeki siyonist saltanat tamamen gayrimeşru gasba dayandığından, işgal hadisesi bir ülkenin başka bir ülkeyi ele geçirmesi suretiyle değil tamamen göçmen bir topluluğun uluslararası emperyalizmin yardım ve destekleriyle kurduğu hâkimiyetle gerçekleşti.

 

Fakat Filistin'deki esirlik, sadece işgal yoluyla bütün bir halkın özgürlüğünün elinden alınmasından kaynaklanan toplu esaret sorunundan ibaret değildir. Aynı zamanda bu topraklarda yaşamak ve haklarına sahip çıkmak isteyen insanlar işgal güçleri tarafından zindanlara veya esir kamplarına doldurularak çeşitli şekillerde kötü muamelelere ve işkencelere maruz bırakılıyorlar.

 

İstatistiklere göre Filistin topraklarında yaşayanların toplamda yüzde yirmisi, çocukluk yaşını geçmiş olanların ise üçte biri işgal devletinin zindanlarına en az bir kere girmiş çıkmıştır. Bu da ortalama her aileden iki kişinin işgal zindanlarına girmiş olması anlamına geliyor. Çocuklar arasında oran düşük olsa da onlar arasında da zindanlara girip çıkmış birçok kişi var.

 

İşgal devletinin yasaları Filistinli tutsaklara işkence yapılmasına izin veriyor. Dünyada işkenceyi yasalaştıran bir başka devlet yönetimi olduğunu da sanmıyoruz.

 

Siyonist işgalin Filistinlilere mahsus bir diğer uygulaması "idarî hapis"tir. Bu, bir Filistinlinin hakkında herhangi bir dava açılmaksızın, mahkeme dosyası düzenlenmeksizin tek kararla altı ay süreyle hapse atılması anlamına geliyor. Süre bitiminde savcı uzatma kararı verebiliyor ve bu kararı on kere tekrar edebiliyor. İdarî hapis uygulamasıyla binlerce Filistinli haklarında hiçbir dava açılmadan mahkemelerde tutulmuştur ve hâlen de zindanda tutulanların birçoğu idarî hapis uygulamasına tabi tutulanlardır.

 

Savcılara böyle bir yetki verilmesinin amacı ise işgal mahkemelerini Filistinliler aleyhine açılacak dava dosyalarıyla ve sorgulama işlemleriyle uğraştırmamak. Eğer mahkemeler Filistinliler aleyhine açılan dava dosyalarına bakmak zorunda kalsaydı hâlen Filistin topraklarında yaşayanların yüzde yirmisine tekabül edecek sayıda insan hakkında açılmış dava dosyalarıyla ilgilenmeye nasıl fırsat bulabileceklerdi?

 

Daha önce Filistinli tutsaklar hakkında ayrıntılı bilgiler içeren dosyalarımız yayınlandığından burada fazla ayrıntıya girmeye gerek görmüyoruz. Bu dosyalar kişisel web sitemizde (www.vahdet.info.tr) mevcuttur.

 

Mısır'da Karşı Devrimin Unsurları

 

Mısır'da halkın İslâmi kimlikten yana tavır sergilemesinden ve İslâmî hareketin temsilcilerini desteklemesinden rahatsız olan fitne unsurları ve Firavun rejimi kalıntıları ülkede bir "karşı devrim" süreci yürütüyorlar. Bu süreçte etkin rol oynayan unsurları tanımakta yarar var.

 

Siyasileşen Yargı

 

Karşı devrim politikalarını hayata geçirmeye çalışan unsurların başında yargı mekanizması geliyor. Bu mekanizmada hâlen görev yapanların çoğunluğunu Firavun rejimi kalıntılarının veya İslâmîleşme sürecinden ciddi şekilde rahatsız olanların oluşturması sebebiyle yargı büyük ölçüde siyasileşmiş durumdadır. O yüzden Tanta Şirketi'nin satışını durduran mahkeme kararını uygulamadığı gerekçesiyle Başbakan Hişam Kandil'i görevinden azlettiği gibi bir yıl hapis iki bin cuneyh para cezasına çarptırırken, Tahrir Meydanı'na çıkan gençlerin öldürülmesinden sorumlu tutulan ve aynı zamanda hakkında yolsuzluk davaları açılmış olan eski diktatör Hüsni Mübarek'in serbest bırakılmasına ve tutuksuz yargılamaya tabi tutulmasına karar veriyor.

 

Yargı organlarının bu uygulamalarından, tamamen siyasileşmesinden ve halkın seçimiyle iş başına gelen siyasi yönetime karşı savaş açmasından rahatsız olan halk da tepkisini dile getirmek amacıyla meydanlara çıktı. Bu amaçla 19 Nisan 2012 Cuma günü daha önce devrim sürecinde olduğu gibi bir eylem günü ilan edildi ve "Yargının Arındırılması Cuma'sı" olarak adlandırıldı. Halkın tepkisinden rahatsız olan fitne güçlerinin beslediği paralı çetelerin göstericilere saldırması üzerine de bazı çatışmalar yaşandı.

 

Karşı Devrimin Sermaye Cephesi

 

Karşı devrim sürecinin ikinci önemli unsurunu laik zihniyette ve dış güçlerle işbirliği içinde olan sermaye kesimi oluşturuyor. BAE ve Suudi Arabistan'dan da para desteği alan bu kişilerin ülkedeki işsiz ve İslâmi bilinçten yoksun kişileri örgütleyip ellerine para vererek devreye soktuklarını ve onlar vasıtasıyla ortalığı karıştırdıklarını ortaya koyan çok güçlü bilgi ve delillere ulaşıldı. Hatta önce cumhurbaşkanlığı sarayının, meclis binasının ve değişik hükûmet kurumlarının kapılarına dayanarak terör estiren ve kendilerini "black block" olarak isimlendiren çete mensuplarının paralarını alamadıkları zaman da kendilerini organize eden laik zihniyetli sermayedarların kapılarına dayandıkları birçok kez gözlendi.

 

Medyanın Karalama Kampanyaları

 

Karşı devrim sürecinin en önemli cephesini ise medya oluşturuyor. Çünkü Firavun rejimi döneminde ülkedeki medya hâkim sistem tarafından besleniyor ve kullanılıyordu. Dolayısıyla medya alanındaki imkânlar da sistemin destekçilerine dağıtıldığı için sahayı onlar kapmıştı. Ama şimdi yavaş yavaş sahayı kaybetme endişesi içinde olduklarından halkın desteğiyle iş başına gelen siyasi gücün altını oymak için ellerindeki bütün imkânları kullanıyorlar. O yüzden şimdi Mısır'daki medya mevcut yönetimi yıpratabilmek için aynen Türkiye'de 28 Şubat sürecinde cuntacı medyanın yürüttüğü şekilde ve belki ondan çok daha ileri düzeyde antipropaganda faaliyeti yürütüyor. Sürekli yalan haberlerle, halkı telaşlandırmayı amaçlayan iddialarla ve daha başka araçlarla siyasi otoriteyi yıpratmaya çalışıyorlar.

 

Mısır'daki medya organlarının bir diğer özelliği de siyonist işgalle ilişki ve işbirliği içinde olmalarıdır. Dikta döneminde de işgalci siyonistlerle doğrudan ilişki ve işbirliği içinde olan birçok gazetecinin Mısır medyasında görev yaptığı biliniyordu. Ülkede siyasi iradenin değişmesinden sonra gazetecilerin resmi kurumlardan beslenmesini sağlayan hortumların kopması üzerine işgalcilerin hortumlarına ihtiyaç miktarında artış oldu. Siyonist işgal Mısır'daki siyasi değişimden memnun olmadığından karşı devrimin en önemli unsurları arasında yer alan medyayla bağlantısını güçlendirmek için bu ihtiyacı çok iyi değerlendirdi. O yüzden son dönemde mevcut siyasi yönetimi yıpratma kampanyalarında özellikle bu yönetimin Filistin'deki İslâmî hareketle ilişkilerini hedef alan yalan ve iftiralara çok daha fazla yer verildiği görülüyor.

 

Emniyet ve İstihbarat Hâlâ Diktatöre Çalışıyor

 

Karşı devrimin temel direklerinden biri de yine Firavun rejimi döneminden kalma emniyet ve istihbarat teşkilatlarıdır. Bu teşkilatların özellikle fitne çetelerinin çıkardığı olaylarda sergiledikleri tavır art niyetli olduklarını gözler önüne seriyor. Örneğin söz konusu çetelerin cumhurbaşkanlığı sarayına dayanıp kapıyı kırdıkları, resmî binaları yaktıkları, İslâmî oluşumların merkezlerini hedef alan saldırılar düzenledikleri zaman söze gelir bir müdahalede bulunmazken, sivil göstericilere karşı normalde siyasi yetkililerin onaylamadığı türden çirkin saldırılar düzenleyerek bu saldırıları yönetime mal etmeye çalışıyorlar. Onların bu çirkin saldırıları dikta kalıntısı medya organları tarafından da siyasi yönetimi yıpratma amacıyla etkin bir şekilde kullanıldığı için ister istemez halk nazarında yönetimin imajına zarar veriyor.

 

Kiliseyi Siyasete Alet Eden Kıptî Papazı

 

Karşı devrimin ana unsurlarından biri de Kıptî kilisesidir. Bu kilisenin yürütülen karşıt savaşta bilfiil yer alırken kullandığı gerekçe ise ülkede şeriat düzenine geçilmesi durumunda hıristiyan azınlığın haklarından yoksun kalacağı ve mağdur edileceği iddiası. Oysa hıristiyanların azınlık oldukları ülkelerde haklarını en iyi koruyan hukuk nizamının İslâm'ın şer'î nizamı olduğu tarihî gerçeklerden de biliniyor. Hal böyle olmakla birlikte işin en ilginç yanı ise Kıpti kilisesinin, ülkedeki nüfûsun yüzde yirmisinden daha az bir kısmını oluşturan Ortodoks hıristiyanların, Müslüman çoğunluğun inanç ve değerlerine tamamen aykırı laik ve Batı temelli hukuk sistemini dayatma hakkına sahip olmalarını isterken nüfûsun yüzde seksenini oluşturan Müslüman halkın kendi şer'î nizamını uygulama hakkının olamayacağını ileri sürmesi. Üstelik kilise yetkilileri laikliğin Mısır halkına dikta döneminde bile devlet nizamı olarak dayatılamadığını, o yüzden şer'î hukukun fiiliyatta uygulanmamasına rağmen diktatörün devlet nizamını "laik" olarak tanımlamaktan da çekindiğini çok iyi biliyorlar. Aslında kilisenin derdi ülkedeki hıristiyan azınlığın haksızlığa uğratılacağı korkusu değil. İslâmî hareketin önünü kesme amacıyla başlatılan karşı devrim sürecinde aktif rol almak için böyle bir iddiadan yararlanmaya çalışıyor.

 

Halk Devrim Sürecinde Kararlıdır

 

Mısır'da bugün bütün bu sıkıntıların yaşanmasının ve bir karşı devrim süreci başlatılabilmesinin sebebi  rejimin başındaki diktatörün düşürülmesine rağmen kurumlarının henüz çökertilememiş olmasıdır. Libya'da öyle olmamış, diktatörle birlikte onun kurmuş olduğu çete düzeni de devrilmişti. Libya'nın da kendine özel bazı sıkıntıları ve zorlukları olsa da dikta rejiminin resmî kurumlar içindeki yapılanmasından kaynaklanan engellerin aşıldığı söylenebilir.

 

Mısır'da diktatöre karşı kararlılıkla direnen halk bugün her ne kadar onun kalıntılarından kaynaklanan sıkıntılarla boğuşmak zorunda ise de bu unsurlara boyun eğmeyeceğini ve devrim sürecini sürdürmeye devam edeceğini ümit ediyoruz. 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul