14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / KİRLİ HESAPLARIN MAZLUMU SURİYE HALKI

KİRLİ HESAPLARIN MAZLUMU SURİYE HALKI

Baas Diktasının Devamında Birleşen Hesaplar

 

 

Arap dünyasındaki dikta rejimlerine karşı özgürlükçü ayaklanmalar bir yandan heyecanlı beklentilere vesile olurken bir yandan da komplocu teorilerin düşünce piyasalarını doldurmasına yol açtı. Heyecanlı beklentilerin bazıları fazla mübalağalı, komplo teorileri ise sorumsuz bir şekilde kitleleri toptan mahkûm eder, hafife alır tarzdaydı. Biz bu konularla ilgili muhtelif yorumlar yazdığımız için burada ayrıntılarına girmeyeceğiz.

 

 

Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarının en zorlu ve sıkıntılı olanının Suriye ayaklanması olduğu açıktır. Böyle olacağı başında da belliydi. Ama en zor siyasi baskı altında yaşayan da Suriye halkı olduğundan Tunus'taki toplumsal patlamayla birlikte başlayan kitlesel ayaklanmaların doğurduğu heyecanın sunduğu fırsatı da kaçırmak istemiyordu. Zorlu ve sıkıntılı olacağını bile bile büyük fedakârlıkları göze alarak meydanlara çıktı ve Baas diktasını istemediğini dünyaya duyurmak, en azından rejimi baskıcı uygulamalarına son vererek halkın siyasi özgürlüklerini kabullenen reformlara zorlamak için sesini yükseltmek istedi.

 

 

Ne var ki, Suriye'deki dikta rejimin saltanatının devamında birbirinden çok farklı mevkilerde duran hatta karşıt cephelerde yer aldıkları düşünülen çok farklı bölgesel ve uluslararası güçlerin hesapları birleşiyordu.

 

 

En başta içeride Baas rejiminin kendilerine sağladığı sınırsız imkânlarla beslenen, yolsuzluklarından ve usulsüzlüklerinden sorguya çekilmeyen geniş bir kadro vardı ki, onlar bu imkânları kaybetmek istemiyordu. Baas diktasına son verecek ve halkın özgür iradesini siyasi mekanizmaya taşıyacak bir değişimin kendilerine bir daha aynı imkânları sunmayacağını biliyorlardı. Dolayısıyla her şeye rağmen sorgulanmayan bir Baas otoritesinin devam etmesi için şiddetin son raddesine kadar kullanılması gerektiğine inanıyorlardı.

 

 

Görünüşte Baas rejimi siyonist işgal devletiyle diplomatik ilişkiler başlatmamıştı ve Filistin'deki direnişin siyasi kanadına lojistik destek veriyordu. Ama 1967'de Golan tepelerini herhangi bir direniş göstermeden kendisine teslim eden de bu rejimin ülkede hâkimiyeti ele almasını sağlayan ve bugünkü cumhurbaşkanı Beşşar Esed'in babası Hafız Esed'di. Üstelik bu yönetim 1967'de Golan tepelerini siyonist işgalcilere teslim ettikten sonra onları telaşlandıracak en ufak bir girişimde bulunmamış, üzerlerine bir çakıl taşı dahi atmamıştı. Onun devrilmesi halinde yerine gelecek yönetimin siyonist işgalciler açısından ne kadar güven verici olabileceğinden emin değillerdi. Üstelik tüm Arap dünyasındaki İslâmî yükselişin ve devrilen dikta rejimlerinin yerine oluşturulacak yeni yönetimler için gerçekleştirilen seçimlerde İslâmî söylem sahiplerinin büyük destek görmesinin Suriye'de de etkili olması durumunda işgal rejimini kuşatan risk kuşağının alanı genişleyecekti. Nitekim siyonist yorumcular muhtelif yazılarında, mevcut yönetimin nasıl bir çizgiye sahip olduğunu bildiklerini gelecek yönetimin tavrının nasıl olacağından ise emin olmadıklarını ifade ederek bu konudaki endişelerini dile getirdiler. Bazı yorumcular da Arap devrimleriyle birlikte çevrelerinde bir ateş çemberi oluştuğu yönündeki endişelerini açık bir dille ifade ettiler. Dolayısıyla siyonist işgalcilerin hesapları da şimdilik Baas diktasının devamıyla uzlaşıyordu.

 

 

Siyonist işgal devletinin güvenliğiyle ilgili endişelere yol açan bir konuda ABD'nin farklı bir tavır sergileyeceğini beklemek ise boşunaydı. Dolayısıyla halk ayaklanmasının başlamasının üzerinden on aydan fazla zaman geçmesine rağmen ABD, Suriye'deki Baas diktasını sıkıştıracak herhangi bir fiili teşebbüste bulunmadı. Sadece eleştiri tarzında içi boş ve göstermelik açıklamalarda bulunmakla, siyasi tepkiler göstermekle yetinmeyi tercih etti. Dolayısıyla katil Baas diktasına karşı tavır gösterilmesi durumunda ABD ve NATO'ya davetiye çıkarılmış olacağı yönündeki iddialar da çocukları öcülerle korkutarak sessizliğe zorlamaya benziyordu. Bu tür iddialar katil Baas diktasının her gün en az otuz kırk kişiyi katletmesi karşısında sessiz kalınması için başvurulan çirkin bir taktikten başka bir şey değildir.

 

 

İran yönetiminin Irak - Suriye - Lübnan üzerinden Akdeniz'e açılan güvenlik şeridinin korunması için Suriye'deki Baas yönetiminin devamının gerekli olduğu kanaati de İran'ın bu ülkedeki olaylara yönelik politikasını belirledi. Dolayısıyla İran'ın Suriye'yle ilgili hesapları ve stratejisi normalde onunla düşman cephede yer alanların hesaplarıyla aynı noktada buluştu. Anlaşıldığı kadarıyla İran, siyasi hesaplarında ve güvenlik şeridi planında Baas'ın sunduğu imkânları onun yerine geçecek yönetimin sunabileceğinden emin değildi. Malum olduğu üzere Suriye'deki Baas diktasına karşı tavır alınması yönündeki çağrıları, ABD ve NATO'ya davetiye çıkartma olarak niteleyen antipropaganda faaliyetinin arkasında genellikle İran destekli medya organları yer alıyor. Oysa işin gerçeğinde Baas diktasının devamından yana hesaplar burada aynı noktada birleşiyor. Yani kullanılan öcü ile o öcüyü kullananların hesapları aslında örtüşüyor.

 

 

Arap Birliği teşkilatı Arap dünyasındaki totaliter dikta rejimlerinin oluşturduğu bir ittifaktır. Arap dünyasındaki halk ayaklanmaları ise bu teşkilata üye dikta rejimlerinden üç tanesinin yani Tunus, Mısır ve Libya rejimlerinin devrilmesine sebep oldu. Üç tanesine yani Yemen, Bahreyn ve Suriye rejimlerine yönelik direniş ise devam ediyor. Bunların da başarıyla sonuçlanması domino taşlarının söz konusu ittifaka üye diğer dikta rejimlerinin üzerine doğru devrilmesi anlamına gelecektir. O yüzden artık bu direnişin Suriye'de durdurulmasını ve özgürlük mücadelesinin kendi saltanatlarını da zorlamamasını istiyorlar. Dolayısıyla Arap Birliği teşkilatının hesapları da bu konuda aynı noktada birleşiyor. Öyle olduğu teşkilatın gönderdiği sözde gözlemci heyetin sahte raporlarında da çok belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Teşkilatın heyeti katil Baas diktasının katliamlarını ortaya çıkarıp onu zulüm uygulamalarını durdurmaktan ziyade bu zulmün üstünü örterek özgürlük mücadelesi veren halka direnişi durdurması için baskı yapmayı amaçlayan raporlarıyla ve açıklamalarıyla kendini gösterdi.

 

 

Normalde siyaseti ve hesapları ABD'nin izlediği siyasete ters gibi görünen ve onunla güç yarışı içine giren Rusya ve Çin'in hesapları da Suriye'deki Baas sultasının devamının sağlanması konusunda yukarıda zikrettiğimiz güçlerin ve organizasyonların hesaplarıyla birleşiyordu. Hatta Moskova'daki yönetim açıktan destek vermekle yetinmeyip katil Baas diktasına gemilerle silah ve askerî teçhizat gönderme arsızlığını göstermekten de çekinmiyordu. Bu amaçla gönderdiği gemilerinden bazıları Akdeniz'de ele geçirildi.

 

 

Böyle birbirinden uzak ve yerine göre düşman cephelerde yer alan bu kadar farklı yönetimin ve organizasyonun stratejisinin Suriye'deki Baas diktasının devamı konusunda ortak noktada buluşmasının arkasında hep pragmatist, çıkarcı siyasetin rol oynadığını, ahlâkî değerlerin, insanî ölçülerin ve insan haklarının ise tamamen ayaklar altına alındığını görüyoruz. Ahlâkî değerlerin ayaklar altına alınması söz konusu pragmatist politikalar tarafından yönlendirilen medya organlarına, Suriye'deki korkunç vahşeti gizleyerek mazlum halkın özgürlük mücadelesini bir tür "terör" olarak lanse etme konusunda yalancılık ve sahtekârlıkta ölçü tanımama imkânı sunuyor.

 

Ezilen Mazlum Suriye Halkı

 

 

Bunca farklı unsurun pragmatist hesaplarının ortak noktada birleşmesi, Suriye'deki halkın özgürlük mücadelesine destekten yana tavır alan, bu konuda samimi davranan devletlerin, kurumların ve kişilerin de cesaretlerini büyük ölçüde kırdı. Çünkü bu konuda açık tavır sergilemeleri durumunda çirkin iftiralara, iğrenç saldırılara maruz kalma gibi bir riski de göze almaları gerekiyor. Bundan dolayı Suriye'deki direnişçiler düzenledikleri gösterilerde açtıkları pankartlarda “Senin kapından başka bütün kapılar bize kapalı ey Allah'ım!” ifadesine yer vererek duygularını, dertlerini dile getirmeye çalışmışlardı.

 

 

Ne yazık ki Suriye'de yaşanan gerçek ve Suriye direnişinin uluslararası platformda karşı karşıya olduğu durum söz konusu pankartlarda dile getirilen hususu doğruluyor. Bu vakıa sebebiyle de her bakımdan Suriye halkı mağdur ediliyor, zulme uğruyor. Her gün onlarca insan katlediliyor. 15 Mart 2011 tarihinde başlayan halk ayaklanmasının on aylık süresinde katledilen insan sayısının altı bini geçtiği tahmin ediliyor. Binlerce insan da zindanlara dolduruldu. Baas diktası göstermelik olarak ilan ettiği sözde afla 110 kişiyi serbest bırakarak, sergilediği vahşetin üstünü örtmeye çalışırken binlerce kişinin zindanlarda tutulduğu ve bu insanların korkunç işkencelere maruz bırakıldığı gerçeğinin gözlerden uzak tutulmasını sağlamaya çalışıyor.

 

Zulme Karşı Mazlumun Yanında Yer Alma Suçu (!)

 

 

Tabii bunca pragmatist hesabın ortak noktada buluşması karşısında bu hesapların yönlendirdiği medya organlarının da iftira ve yalan fırtınası karşısında Suriye'deki zulme karşı ve mazlumların yanında yer alanlar da suçlu duruma düşüyorlar. Onlar normalde zalime karşı mazlumun yanında yer alma suçunu (!) işliyorlar. Ama tabii böyle bir tavrın suç olarak lanse edilmesi biraz abes olacağı için onlara farklı bir suç yüklemek gerekiyor. Ne olabilir? "ABD ve NATO'ya davetiye çıkarma suçu?" Oysa ABD ve NATO'nun hesapları zalimlere karşı mazlumların yanında duranların değil Suriye'deki zalim Baas diktasının devamından yana olanların hesaplarıyla, siyasetleriyle ve tavırlarıyla örtüşüyor. On aydan beri Baas diktasının korkunç katliamları ve vahşi zulümleri karşısında en ufak bir girişimde bulunmamaları, bu zulmün sona erdirilmesinden çok özgürlük mücadelelerinin artık bir yerde durdurulmasını hedefleyen girişimlere destek vermeleri bunun bir delili ve hatta ispatı değil midir?

 

 

Tersiyle Meşrulaştırma

 

 

On aydan beri “Aman Suriye'deki Baas rejimine dokunmayın yoksa dış müdahale olur!” diye sürekli “dış müdahale” öcüsüyle korkutarak Baas katliamlarının üstünü örtme çabaları zulmü ve vahşeti tersiyle meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Oysa normalde bu korkunç zulmün bir başka yolla sona erdirilememesi durumunda her gün onlarca insanı katleden bir vahşet dış müdahaleye gerekçe oluştururken, gerçekte herhangi bir "dış müdahale" hazırlığının bile olmadığı ortamda sürekli böyle bir riske dikkat çekerek var olan zulmün üstünü örtmeye çalışmak da çirkin bir taktiktir. Hayal âlemindeki risk ile fiilen yaşanan bir zulüm ve vahşet meşrulaştırılamaz. "Dış müdahale" riskine dayandırılan göstermelik açıklamaların samimi ve gerçekçi olmadığı, tam aksine bir oyalama taktiğine başvurulduğu ve bu taktikle Baas rejiminin kazıklarını sağlamlaştırmasına fırsat verilmeye çalışıldığı açıkça görülüyor. Bu vakıa “dış müdahale” tehdidini kullananlarla, bu konudaki iddialara gerekçe teşkil eden girişimlerin arkasında duran politikaların ortak bir amaca yönelik olduğunu ispat etmiştir. Dolayısıyla "dış müdahale" iddiaları ve söylentileri Baas diktasının bileğini güçlendirmekten başka bir yarar (!) sağlamıyor.  Bazıları paralel, bazıları ise aksi tavır sergileyerek Suriye'deki rejimi sağlama almaya çalışıyorlar. Görünüşte aksi tavır sergileyen emperyalist güçlerin amacı da Suriye'deki rejimi kurtarıp, direnişi bastırmaktır. Dolayısıyla tutumlarında samimi değiller.

 

Yaşanan ve Tahayyül Edilen Tehlikeler

 

 

Var olan ve devam eden zulüm ve vahşet hayal dünyasındaki bir risk ile meşrulaştırılamaz. Muhtemel bir riske karşı çıkma iddiasıyla artık ihtimal merhalesini aşmış fiilen yaşanan, devam eden korkunç bir zulme destek verenler bu yaptıklarını meşru gösteremezler. Var olan zulme karşı çıkmak ve onun son bulması için aktif rol oynamak yerine getirilmesi gereken zorunlu bir görev ve sorumluluktur. Muhtemel riske engel oluşturmak için gerçekleştirilecek girişimleri ayrı bir kategoride ele almak ve bu girişimlerin var olan zulmün devamına dayanak teşkil etmesine fırsat vermemek gerekir.

 

Arap Birliği'nin Gözlemci Sahtekârlığı

 

 

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Arap Birliği normalde, domino taşlarının üzerlerine doğru gelmesinden endişe eden, o yüzden özgürlük mücadelesinin Suriye'de bir şekilde durdurulmasını isteyen dikta rejimlerinin ittifakından oluştuğundan Baas zulmüne karşı tutumunda hep samimiyetten uzak, göstermelik, içi boş girişimlerde bulunmayı tercih etti. Daha önce göstermelik olarak bu ülkeyi bir anlaşma imzalamaya zorladı. Ama bu anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesi ve katliamların durdurulması için en ufak bir baskıya başvurmadı. Sonrasında da yine göstermelik bir protokol anlaşması imzalattı. Ama bu anlaşmanın imzalanmasından sonra gönderdiği sözde gözlemci heyetin hazırladığı raporda samimiyetsizliği ve sahtekârlığı iyice gün yüzüne çıktı. Öyle ki bu sahtekârlık yüzünden heyette yer alan bazı elemanlar, yapılanlara vicdanları razı olmadığı için istifa ederek gördükleri gerçekleri bağımsız açıklamalarla kamuoyuna bildirme ihtiyacı duydular.

 

 

Not: Suriye'deki diktanın insanlık dışı zulmüne kılıf geçirme amacıyla bu rejimin Filistin meselesiyle ilgili politikaları kullanılıyor. Bu konudaki değerlendirmelerimizi Ribat dergisinin Şubat 2012 sayısı için yazdığımız yazıdan okuyabilirsiniz. Bu yazı derginin çıkmasından sonra kişisel web sitemizde (www.vahdet.info.tr) de yayınlanacaktır.

 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul