22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / Filistin’de ateşkes

Filistin’de ateşkes




Filistin''deki mücadelenin işgale karşı verilen meşru ve haklı bir mücadele olduğunun en başta hatırlatılması gerektiğini düşünüyoruz. Filistin''deki İslâmî hareketin bu meşru mücadelesindeki çizgisini ve tutumunu değiştirmesi söz konusu olamaz. Siyonist işgal ne kadar haksız ve gayri meşru ise ona karşı verilen mücadele de o derece haklı ve meşrudur. Dolayısıyla bu haklı mücadelenin önüne set çekecek yahut meşru olmayan işgali meşru sayacak bir ittifak gerçekleştirilmesi söz konusu olamaz.
Filistin direnişi tarafından son kabul edilen anlaşma sadece bir ateşkes anlaşmasıdır. Dolayısıyla 1991''de başlayan Oslo sürecinde imzalanan ve özerk yönetimin kurulmasının zeminini oluşturan anlaşmalarla karıştırılmaması gerekir. Ateşkes anlaşmasında işgalin tanınması ve meşrulaştırılması yoktur. Sadece Filistin halkının da birtakım maslahatlarının sağlanmasına imkân verecek çerçevede geçici olarak silahların susturulması söz konusudur. Bu sebeple Filistin''deki İslâmî hareketin dün reddettiği anlaşmaları bugün kabul ettiği düşünülmemeli. 
Ateşkes anlaşmasını "barış" anlaşmalarıyla da karıştırmamak gerekir. "Barış" anlaşmalarının mantığında da yukarıda zikrettiğimiz işgali tanıma ve meşrulaştırma vardır. Dolayısıyla Filistin direnişinin kabul ettiği son ateşkes anlaşmasını "barış" anlaşması olarak lanse eden haberlerin hatalı ifade kullandıklarını özellikle hatırlatmayı yararlı görüyoruz. 
Filistin''deki son ateşkes anlaşmasının Hamas ile İsrail arasında imzalanan veya kabul edilen bir anlaşma olduğuna dair bilgilerin de hatalı bilgiler olduğunu belirtelim. Öncelikle "imzalama" söz konusu değildir. Bu sadece kabullenme tarzında bir anlaşmadır. İkinci olarak anlaşmanın tarafları İsrail ve Hamas değil, İsrail yani Siyonist işgal yönetimi ve Filistin direnişidir. Hamas, bu anlaşmayı Filistin''deki tüm direniş gruplarıyla irtibata geçerek görüş ve onaylarını alarak ittifakla kabul edebileceğini baştan bildirmiş ve öyle yapmıştır. Üçüncü olarak da anlaşma Filistin direnişiyle işgal devleti yetkililerinin masaya oturmaları suretiyle değil Mısır''ın aracılığı ile onaylanmıştır. Yani Filistin direnişinin herhangi bir şekilde işgal yönetimini muhatap alması, karşısına geçip bir anlaşmaya onay vermesi söz konusu değildir. Her iki tarafla da görüşenler, birbirlerinin taleplerini, kabul ve retlerini diğer tarafa iletenler Mısırlı yetkililer olmuştur. 
Burada vurgulanması gereken önemli bir husus da anlaşmanın işgal devletinin istediği noktada değil Filistin direnişinin istediği noktada kabul edilmiş olmasıdır. İşgal yönetimi anlaşmanın kendi şartlarına göre olmasını, Filistinlilerin ise bu şartlara muvafakat etmelerini istiyordu. Onun şartlarının başında da işgalci İsrail askerinin serbest bırakılması geliyordu. Fakat Filistin direnişi esir asker dosyasının ateşkes dosyasının dışında tutulması gerektiğini, bu askerin serbest bırakılmasının ancak esir mübadelesiyle ilgili şartların kabul edilmesi durumunda mümkün olabileceğini bildirdi. Filistin direnişinin şartları ise ateşkesin her iki taraf için de bağlayıcı olması ve Gazze üzerindeki ablukanın tamamen kaldırılmasıydı. Siyonist yönetimin bu şartları kabul ettiğini bildirmesi üzerine ateşkes kabul edilmiş oldu. 
Ateşkes Filistin direnişi tarihinde ilk kez kabul edilmiyordu. Bundan önce değişik zamanlarda da kabul edilmişti. Ancak denilebilir ki ilk kez işgal devletinin, tamamen Filistin direnişinin istediği noktaya gelmesiyle böyle bir anlaşma kabul ediliyordu. 
Böyle olmakla birlikte Filistin direnişi açısından böyle bir anlaşmanın kabul edilmesine yönelten en önemli sebep Gazze''ye uygulanan ambargo yüzünden bu bölgede yaşayan halkın karşı karşıya olduğu durumdu. Ne yazık ki İslâm dünyasının ihmali bu bölgedeki halkın sahipsiz kalmasına ve oldukça zor bir durumla karşı karşıya gelmesine sebep olmuştur. 
Emperyalizmin işgal güçlerine açıktan destek vermesine, İslâm dünyasının da Gazze''de zulme uğratılan halkı ihmal etmesine rağmen yine de buradaki halk güçlü bir iradeyle ve kararlılıkla direnmiş, işgal devletinin dayatmalarına boyun eğmemiştir. İşgal devleti eğer ki ambargo ve kuşatmadan istediği sonucu alabilseydi hiç ateşkes pazarlığına bile girmeden Gazze ahalisini kendi istediklerine boyun eğmeye zorlayacaktı. 
Siyonist devlet abluka ve ambargo yoluyla dayatmalarını kabul ettiremeyince ve Filistin direnişini mücadele azminden vazgeçirmeyi başaramayınca büyük çaplı operasyon tehditlerinde bulunmaya başladı. Bu tehditlerin amacı da Filistin direnişini kararlılığından vazgeçmeye zorlamak ve ateşkes pazarlığına girmeden isteklerini ona kabul ettirmekti. Ama bu tehditleriyle de başarılı olamayınca ateşkes pazarlığını ve Filistin direnişinin isteklerini kabul etme zorunluluğu duymuştur.
Böyle bir ateşkesin kabul ettirilmesiyle aslında Filistin direnişi gücünü göstermiş, Siyonist işgalciden hakların alınmasının da onun merhametine sığınmakla değil direniş ve kararlılığın gücünü ortaya koymakla mümkün olabileceği bir kez daha görülmüştür. 
Siyonistler, vicdani sorumluluk anlayışı taşımadıklarından taahhütlerini yerine getirme konusunda da duyarlılık gösterme ihtiyacı duymazlar. Onları taahhütlerini yerine getirmeye zorlayacak olan etken yine direnişin gücü olacaktır. 
Siyonistlerin taahhütlerini yerine getirme duyarlılığına sahip olmadıkları son ateşkes sonrasında izledikleri tutumlarında da görüldü. Gazze üzerindeki ablukayı kaldırma sözü vermelerine rağmen geçici bir süre, 1948''de işgal edilmiş kapıların bazılarını açtıktan sonra bazı füze saldırılarını bahane ederek yeniden kapattılar. Oysa söz konusu füze saldırıları da kendilerinin Batı Yaka bölgesinde gerçekleştirdikleri bir saldırıya ve iki kişinin şehit edilmesine cevap niteliğindeydi. 
Ateşkesin üzerinden on gün geçtikten sonra BM İzleme Komitesi tarafından hazırlanan bir raporda da Filistinlilerinin sadece bir ihlallerine rağmen işgal güçlerinin geçen süre içinde sekiz ihlal gerçekleştirdikleri vurgulanıyor, ihlallerinin zaman ve mekânları hakkında da ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Üstelik bu ihlallere Batı Yaka bölgesinde gerçekleştirilen saldırılar dâhil edilmemişti. Oysa Filistinliler ateşkesin sadece Gazze için değil tün Filistin için geçerli ve bağlayıcı olmasını istiyorlardı. 
Bu da gösteriyor ki Siyonist devlet ateşkes konusunda taahhüdüne bağlı kalma duyarlılığı göstermeyecek, fırsatını yakaladığında yine saldırganlık huyunu gösterecektir. Ama işgal devletinin saldırgan tutumunda ısrar etmesi Filistin direnişine de karşıt cevap verme hakkı tanıyacaktır. Filistin direnişi bu ateşkesi kabul etmekle mücadele azminden ve direniş konusundaki kararlılığından bir şey kaybetmemiştir. 
Ateşkesin Filistin halkının oldukça zor durumda olduğu, Gazze''nin her taraftan ablukaya alındığı bir dönemde önemli faydalarının olacağı kesindir. Zaten direnişin amacı da işte bu faydaların elde edilmesi ve Filistin halkının biraz olsun rahatlatılmasıdır. Ama birtakım risklerinin olduğunu da dikkatten uzak tutmamak gerekiyor. İşgal devletinin böyle sükûnet dönemlerini özellikle Kudüs ve Batı Yaka bölgelerinde Yahudi yerleşimini artırmak amacıyla değerlendirdiği biliniyor. Özellikle Kudüs''te yeni yerleşim birimleri inşa edilmesine dair projelerin işgal devleti parlamentosu ve hükümeti tarafından onaylandığı bir dönemde bu risk biraz daha artmaktadır. Fakat böyle bir risk karşısında Kudüs''e, Mescidi Aksa''ya ve kutsal Filistin topraklarına sahip çıkma sorumluluğunu yerine getirmek için ümmetin harekete geçmesi gerekmektedir. Siyonist devleti geri adım atmaya İslâm ümmetinin duyarlığı ve gayretliliği zorlayacaktır. Özellikle son dönemlerde Kudüs''e ve Mescidi Aksa''ya yönelen tehlikelerin bayağı arttığının dikkate alınması ve bilhassa sivil toplum kuruluşları kanalıyla bir şeyler yapılması zorunludur. 
Ateşkesin Filistin''in kendi içindeki diyaloğun sağlanmasına katkısı olacağı düşünüldü. Fakat bu konuda bir ilerleme kaydedilmesi el uzatması gereken tarafın samimiyetine ve gerçekçiliğine bağlıdır. İslâmî hareket bu diyaloğa her zaman hazır ve istekli olduğunu ortaya koydu. Doğan tüm fırsatları da değerlendirdi. Ancak ne yazık ki asıl el uzatması gereken tarafın samimiyetsizliği sebebiyle henüz bir ilerleme kaydedilmiş değil. Ramallah''taki Abbas yönetiminin İslâmî harekete ve genelde direnişe darbe vurmak amacıyla sürekli ABD ve İsrail hesabına tutuklamalar yapması da diyalog konusunda samimiyetsizliğini ortaya koymaktadır. 
Somali''de Anlaşma
Somali dış güçlerin müdahaleleri ve içerideki işbirlikçilerin ihanetleri sebebiyle yıllardan beri iç savaş yaşıyor. Bu iç savaşlar yüzünden güven ve istikrara kavuşamadı. İnsanlar kendi öz yurtlarında mülteci ve evsiz durumuna düştüler. Evlerine ve arazilerinin başına dönmekten korktuklarından kamplarda perişan bir vaziyette hayatlarını sürdürüyorlar. 
Eğer ki işgalci dış güçler çıkarılsa ve içeride halkın iradesi aktif bir şekilde yönetimde devreye girse sorun büyük ölçüde çözülecek. Ancak uluslar arası emperyalizm, Somali halkının İslâmî duyarlılığını bildiğinden onun iradesinin yönetimde belirleyici olmasını istemiyor. 
Geçtiğimiz ay ülkedeki iç savaşın bitirilmesi, işgalci güçlerin çekilmesi ve bağımsız bir dâhili yönetim oluşturulması için Cibuti''de bir anlaşma imzalandı. 
Anlaşmada yüz yirmi günlük bir geçiş süresi belirlendi. Bu sürenin ilk otuz günü silahların susturulması, sonraki doksan günü de işgalci Etyopya askerlerinin çıkması için geçiş merhalesi olarak tayin edildi. 
Fakat bazı direniş grupları anlaşmayı tanımadıklarını ve işbirlikçilerle yapılan böyle bir anlaşmanın sorunu çözmesi ihtimalinin bulunmadığını dile getirdiler. Dolayısıyla anlaşmanın yüz yirmi günlük geçiş merhalesinden sonra da olsa Somali''ye güven ve huzur getirebileceği konusunda insanlar pek ümitli değiller. 
Mülteciler Sorunu
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü olarak değerlendiriliyor. Bu yılın mülteciler günü münasebetiyle de çeşitli etkinlikler düzenlendi, mülteciler sorununa ve dünyadaki mültecilerin içinde bulunduğu hayat şartlarına temas edildi. Bu vesileyle dünyanın muhtelif bölgelerindeki mültecilerin sorunlarıyla yakından ilgilenen IHH da "Mültecilik Sempozyumu" adıyla bir etkinlik düzenledi. Biz de bu vesileyle hem iştirak ettiğimiz söz konusu sempozyuma temas etmek, hem de mülteciler sorunu hakkında özet bazı bilgiler vermek istedik. 
Mülteci, maruz kaldığı zorluklar ve haksızlıklar sebebiyle kendi öz yurdunu terk edip başka yerlere sığınanlara denmektedir. Buna tabii ki daha rahat ve müreffeh bir hayat yaşamak, iyi iş imkânları elde etmek için prosedüre aykırı yollardan geçiş yapanlar dâhil edilmemektedir. Dolayısıyla "kaçak geçiş" kavramıyla "iltica" kavramının birbirine karıştırılmaması gerekir. 
Bugün dünyadaki mülteciler haritasına baktığımız zaman içlerinde en büyük oranı Müslümanların oluşturduğunu görürüz. Bunun da sebebi Müslümanların yurtlarının daha çok işgal edilmiş veya İslâm beldelerinde zulüm ve istibdat yönetimlerinin daha fazla etkin olmasıdır. Çünkü insanların öz yurtlarını terk ederek başka topraklara veya ülkelere sığınmalarının amacı canlarını, ırzlarını veya dinlerini güvenceye almaktır. Bunlardan birini veya hepsini güvenceye alabilmek için gerektiğinde oldukça zor ve ağır hayat şartlarına katlanmaktadırlar. 
Etnik olarak da mülteciler arasında en büyük oranı Filistinliler oluşturmaktadır. Filistinliler sadece sayıca çok olmakla değil aynı zamanda en uzun süreli mülteciliğe mahkûm olmakla da öne çıkmaktadırlar. Sebebi ise yurtlarının uzun süreden beri işgal altında tutulması ve yurda dönüş kapılarının tamamen kapatılmış olmasıdır. Fakat Filistinlilerin bunca zorluğa, uluslar arası emperyalizmin işgalci Siyonist devlete destek vermesine ve oynanan tüm oyunlara rağmen öz yurtlarına dönme konusunda ısrarlı olduklarını hatırlatalım. 
Dünyada bir de genellikle inanç ve düşünce özgürlüklerinin ellerinden alınmasından dolayı yurtlarına dönmekten çekinen "görünmeyen mülteciler" var. Bu insanlar normalde kendi ülkelerinin pasaportlarını taşımalarına ve herhangi bir ülkeden sığınma talebinde bulunmuş olmamalarına rağmen yurtlarına dönmekten çekindikleri için mülteci hayatı yaşıyor gibiler. Bu şekildeki görünmeyen mültecilerin de büyük çoğunluğunu İslâmî inanç ve düşünceye sahip olanlar oluşturmaktadır. Bunun da sebebi İslâm coğrafyasındaki zulüm ve istibdat yönetimlerinin insanların inanç ve düşünce özgürlüklerinin önüne koydukları büyük engellerdir. 
Mültecilerin sorunlarıyla genellikle uluslar arası kuruluşlar ve insan hakları alanında çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları ilgilenmektedir. BM bünyesinde de mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmek amacıyla muhtelif uluslar arası kurumlar oluşturulmuştur. Ancak bunların tümü mültecilerin yüklerini hafifletmede, hayat şartlarını iyileştirmede yetersiz kalmaktadır. Ayrıca bu kuruluşlar çoğunlukla mültecilerin yaşadıkları şartlarda sorunlarını azaltma amacına yönelik yardım faaliyetleri yürütmektedir. Hiçbiri yurda dönüş haklarını elde etmeleri için herhangi bir çalışma yapmıyor. Oysa onlar için önemli olan işgal edilen yurtlarının işgalden kurtarılması veya kendilerine zulmeden istibdat rejimlerinin son bulması böylece kendilerine yurda dönüş kapılarının yeniden açılmasıdır. Yaşadıkları mülteci kamplarında kendilerine ne kadar maddi yardım yapılsa da bu onların bazı maddi ihtiyaçlarını gidermenin ötesinde bir yarar sağlamayacaktır. Asıl acı ve ızdırapları devam ediyor olacaktır. 
Bu çerçevede Filistinli mültecilere yapılacak en büyük yardım da vatanlarındaki Siyonist işgalin sona erdirilmesi ve gasp edilen vatanlarının kendilerine iade edilmesi olacaktır. Aynı şey Irak''tan, Çeçenistan''dan, Afganistan''dan, Arakan''dan ve daha başka yerlerden çıkarılmış mülteciler için de söz konusudur. 
İran''a Yönelik Tehditler
Çağdaş emperyalizmin ve özellikle de onun başını çeken ABD''nin ayakta durmak için en çok ihtiyaç duyduğu gıda maddesi kandır. Bu yüzden sürekli savaşlarla ayakta durabileceğini, savaş ve tehditlere son vermesi durumunda kendisi için çöküş döneminin başlayacağını düşünmektedir. Fakat son dönemde özelikle Afganistan ve Irak cephelerindeki direnişler karşısında aldığı darbeler onun balonlarının patlamasına, tehdit gücünün kaybolmasına sebep oldu. Böyle olmasına rağmen o yine de psikolojik savaş gücünü kaybetmemek için saldırı tehditlerinin gündemden düşmesini istemiyor. 
Son dönemdeki savaş tehditlerinin hedefine de İran''ı yerleştirdi. ABD emperyalizmi bu ülkeye yönelik tehditlerinde öyle bir noktaya geldi ki onun yönlendirdiği medyanın iddialarına göre saldırıya ramak kalmıştı. Biz tehditlerin bu dereceye çıktığı dönemlerde yazdığımız yazılarda da Amerika''nın mevcut şartlarda İran''a saldırmasının mümkün olmadığını, böyle bir saldırı kararı vermenin uçurumdan aşağıya yuvarlanma kararı vermek anlamına geleceğini dile getirmiştik. 
Son günlerde ABD tehditlerinin yerini işgalci Siyonist devletin tehditleri aldı. Ortalıkta dolaşan iddialara göre Siyonist devletin İran''a saldırı düzenlemesinin önünde herhangi bir engel bulunmuyor ve tüm hazırlıklarını da yapmış durumda. Bütün bu iddiaları gündeme taşıyanlar işgalci Siyonist devletin daha iki yıl önce İran''ın bir minyatürü sayılabilecek Hizbullah''ın askeri kanadı karşısında ağır bir darbe aldığını unutuyorlar. Siyonist devletin kararlı direniş neticesinde 2000 yılında Güney Lübnan''dan, 2005 yılında Gazze''den çıkarıldığını, 2006 yazında da 33 gün süren savaşın sonunda iyice yorgun düştüğünü, yenilginin faturasını iktidara kesebilmek için Winograd Raporu diye bir rapor hazırladığını, o günden bu yana da belini doğrultamadığını nazarı dikkate almıyorlar. 
İşgalci Siyonist devletin Filistin direnişiyle ateşkesi kabul etmesinin sebebi Filistin halkına insaf etmesi değildir elbette. Kararlı mücadele karşısında artık kendini bayağı zor durumda gördüğünden, kendi içinde sıkıntılara girdiğinden böyle bir ateşkesi kabul etme ihtiyacı duymuştur. 
Siyonist saldırgan devletin balonlarını şişiren medya organlarına biraz gerçekleri görmelerini tavsiye ediyoruz. Bu devlet artık çöküş merhalesine girmiş durumdadır. 
Siyonist devlet gayri meşru bir işgal yoluyla kurulmuştur. Durumu haçlı işgaline benziyor. Yani tamamen iğreti durumdadır. Bu durumdaki devlet belki bir dönem kendini çok güçlü kabul ettirebilir. Ama gayri meşru konumda olduğundan hak sahiplerinin haklı, kararlı ve meşru direnişi karşısında çok uzun süre tutunması mümkün değildir. 
Siyonist devletin, hizmetindeki medya organlarından da yararlanarak İran''a tehditler göndermesi, saldırı planlarından söz etmesi sadece bir teselliden ibarettir. Belki bir süre daha bu tür tehditlerle kendini teselli etmeye çalışabilir. Bu tür tehditlerle ve saldırı gündemleri oluşturmakla kendi içindeki çürümeyi de örtmeye çalışıyor. Ama bunu da çok uzun süre başarabileceğini sanmıyoruz. 
Siyonist işgal devleti kendi içinde de ciddi sıkıntılarla, tam anlamıyla bir çürüme ve çöküşle karşı karşıyadır. İşgal devletini ayakta tutan en önemli etken gerek Filistin''in içindeki ve gerekse İslâm dünyasının genelindeki işbirlikçilerdir. Eğer ki bu işbirlikçilerin oyunları da bozulursa Siyonist devletin çöküşü hızlanacaktır. 
Amerikan Halkı ABD Başkanını mı Seçecek İsrail Başkanını mı?
Amerika''da başkanlık seçimleri gittikçe kızışıyor. Fakat adayların propaganda faaliyetlerindeki tavırlarını incelediğimiz zaman sanki Amerika''ya değil de İsrail''e başkan seçilmek için yarışıyorlarmış gibi bir hava içine girdiklerini görüyoruz. Yalakalığın bu kadarını ülkedeki Yahudilerin oylarını almak için yapmaları anlamsız. Çünkü ABD her ne kadar dünyada en fazla Yahudinin yaşadığı ülke olsa da nüfusları yine tüm nüfusun sadece yüzde ikisine tekabül ediyor. Birçok yorumcunun görüşüne göre adayların Siyonist lobilere kendilerini kabul ettirmeye çalışmalarının sebebi bu lobilerin maddi desteklerini elde etmek. Belki bu desteğe ihtiyaçları vardır. Ama bizim anladığımız kadarıyla bunun en önemli sebebi Yahudi lobilerinin Amerika''da köşe başlarını tutmuş ve geçenden beş geçmeyenden on akçe alan çeteyi çok müthiş bir şekilde oturtmuş olmaları. Bunu nasıl başarabildikleri hakkında fikir edinmek isteyenlere bizim Web sitemizdeki (www.vahdet.com.tr) şu iki dosyayı okumalarını tavsiye ediyoruz: Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm; Türkiye''de Yahudi Lobiciliği
Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul