21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Lübnan’da Çatışmalardan İttifaka

Lübnan’da Çatışmalardan İttifaka

Değişik dinî ve etnik unsurların bir arada yaşadığı Lübnan''da aynı zamanda geniş çaplı bir siyasî çeşitlilik bulunuyor. Küçüklüğüne rağmen kısa tarih içinde büyük hadiselere sahne olan bu ülke geçtiğimiz ay da önemli gelişmeler yaşadı. Önce siyasi ihtilafların ciddi bir krize sebep olması neticesinde çatışmalar ortaya çıktı. Birkaç gün devam eden çatışmalarda muhalif güçler başkent Beyrut''ta önemli noktalarda kontrolü ele geçirdiler. Ardından olayların geniş çaplı bir mezhep fitnesine dönüşeceği endişesi ve korkusu hâkim oldu. Zaten Lübnan üzerinden muhtelif hesaplarını uygulamaya geçirmeyi planlayan birtakım dış güçler de gelişmelerin bu yöne doğru kaymasını arzuluyorlardı. Ancak siyasi çözüm çabalarının devreye girmesi olumlu sonuçlar verdi ve karşıt taraflar arasında bir ittifak anlaşması sağlandı. 
Biz olayların gelişme süreci hakkında Ribat dergisinin bu ayki (Haziran 2008) sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bilgi vermeye çalıştık. Söz konusu yazımızda olayları hazırlayan etkenler hakkında da bilgi verdik. Bunun yanı sıra Vakit gazetesine yazdığımız konuyla ilgili yazılarda da gelişmelerin başlangıç merhalesi hakkında bir bilgilendirme yapmaya çalıştık. Dolayısıyla burada olayların başlangıç sürecinin ayrıntısına girmeyi gerekli görmüyoruz. Sadece, büyük ölçüde siyasi sebeplere ve çerçeveye dayanan bu olayları mezhebi boyuta çekmenin ve mezhep fitnesi çıkarmaya uğraşanların işlerini kolaylaştıracak bir tutuma girmenin isabetli olmadığını ifade etmekle yetinmek istiyoruz. 
Bilindiği üzere fitne emperyalizmin İslâm coğrafyasını parçalamak, kitlelerini birbirine düşürmek ve başlarını büyük sıkıntılara sokmak sonra da bu sıkıntılar üzerinden çıkarlar sağlamak amacıyla kullandığı en tehlikeli aracıdır. Yüce Allah da bu tehlikeli yönünden dolayı fitneye ısrarla dikkat çekmiş ve fitnenin öldürmekten daha fena olduğunu bildirmiştir. 
Fitnenin taşıdığı risk ve tehlike sebebiyle Katar''ın devreye girmesiyle Lübnan''daki muhalif taraflar arasında bu ülkenin başkenti Doha''da bir ittifak anlaşması imzalanması önemli bir gelişme olmuştur. Temennimiz ülkenin bundan sonra daha fazla güven ve istikrara doğru ilerlemesi, içerideki ihtilafları karşılıklı çatışmalara götürecek gelişmelerden uzak kalmasıdır. 
Katar ittifakı ülkedeki mevcut siyasi otoriteyle ve parlamentodaki kontenjanların paylaşılmasıyla ilgili geleneğin değiştirilmesi yönünde de önemli bir adım oldu. Lübnan''ın hâlâ 1936 sayımlarında çıkan neticelere göre bir kontenjan ve otorite paylaşımı geleneğini sürdürdüğünü, aradan geçen yetmiş yıldan sonra durumun yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç olduğunu kabul etmek gerekir. 
Doha ittifakı aynı zamanda uzun süreden beri kilitlenmiş durumda olan ve bir türlü çözüme kavuşturulamayan cumhurbaşkanlığı sorununun da çözülmesine vesile oldu. Bu konuda ülkede sekiz aydan bu yana devam eden bir kriz ve çözümsüzlük vardı. Bir ittifak sağlanamadığından muhalefet oylamalara katılmayarak cumhurbaşkanlığı seçimi için gerekli çoğunluğun oluşmasını engelliyordu. İktidar grubu da her ne kadar cumhurbaşkanı seçmek için yeterli çoğunluğa sahip olsa da oylamada aranan toplam çoğunluğu oluşturmaya yetecek kadar üyeye sahip olamadığından seçimi yapamıyordu. 
Doha ittifakında Genelkurmay Başkanı General Mişel Süleyman''ın cumhurbaşkanı seçilmesi üzerinde ittifak sağlandı. Normalde bu isim daha önce de bir ittifak ismi olarak kabul ediliyordu. Fakat onun seçilebilmesi için Anayasada değişikliğe gidilmesi gerekiyordu. Çünkü Genelkurmay Başkanının Cumhurbaşkanlığına aday olabilmesi için bu görevi bırakmasının üzerinden iki yıl geçmiş olması gerekiyor. Anayasa değişikliğiyle ilgili gerekli ittifak sağlanamadığından dolayı da o engel aşılamıyordu. Doha ittifakında bu engel görmezden gelindi ve kaldırılamayan bariyerin üstünden atlanarak çözüm formülünün işletilmesi kararlaştırıldı. 
Lübnan''da hâlen uygulamada olan otorite paylaşımıyla ilgili kurallara göre cumhurbaşkanının Maruni yani Arap Hıristiyanlardan seçilmesi gerekiyor. Bundan dolayı isim üzerindeki ihtilaf seçilecek kişinin dinî ya da mezhebi kimliğini değil siyasi kimliğini ilgilendiriyordu. General Mişel Süleyman siyasi açıdan tüm taraflara eşit mesafede durmasıyla bilindiğinden bir çözüm formülü olarak kabul edilmişti. 
Uygulama gereği Lübnan''ın Maruni Hıristiyanlarından olan General Mişel Süleyman 1998''den buyana Lübnan''ın Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütüyordu. Ondan önceki Genelkurmay Başkanı da Emil Lahud''du. Bu itibarla Emil Lahud''a iki ayrı görevde haleflik yapmış olmaktadır: Hem Genelkurmay Başkanlığında hem de Cumhurbaşkanlığında. 
Farklı siyasi akımlara mesafeli durması ve Siyonist işgale karşı tavır alması sebebiyle çözüm formülü olarak kabul edilen General Mişel Süleyman''ın Trablus''taki Nehru''l-Bârid mülteci kampının darmadağın edilmesinde de aktif görev aldığı gözden uzak tutulmamalıdır. Fethu''l-İslâm adlı örgüte mensup silahlı kişilerin barındığı iddiasıyla söz konusu mülteci kampına düzenlenen operasyonda 35 bin kişinin kaldığı bir kampın darmadağın edildiğinin ve bu kadar insanın perişan bir vaziyette etrafa dağıtıldığının unutulmaması gerekir. Söz konusu operasyonla ilgili senaryo Lübnan yönetimine dış güçler tarafından dikte edilmiş, kararlar Fuad Sinyora hükümeti tarafından alınmış, operasyonun yürütülmesi işini de General Mişel Süleyman üstlenmiştir. 
Böyle olmakla birlikte Lübnan''da cumhurbaşkanlığı seçiminin çözüme kavuşturulmasını olumlu bir gelişme olarak kabul etmek gerekir. Ayrıca adaylar arasında kıyaslama yapıldığında Mişel Süleyman''dan daha iyi bir seçeneğin ortalıkta görülmemesi açısından değerlendirme yaptığımız zaman da sonucu müspet bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. 
Lübnan her ne kadar önemli bir tehlikeyi siyasi ittifakla atlatmış ve sekiz aydan beri ülke açısından kriz oluşturan cumhurbaşkanlığı seçimi sorununu çözüme kavuşturmuş olsa da yine ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu, özellikle fitne riskini tümüyle atlatamadığı kabul edilmelidir. Bu yüzden ülkedeki yeni otoritenin çok hassas politikalar üretmesi ve dış güçlerin telkinlerine kapılmak yerine kendi halkının önceliklerine dikkat etmesi büyük önem arz etmektedir. 
Türkiye''nin İsrail -Suriye Arabuluculuğu
Geçtiğimiz ay Türkiye''de ve Arap dünyasında gündemi en çok meşgul eden konulardan biri de Türkiye''nin arabuluculuğu ile İsrail işgal devletiyle Suriye arasında bir ittifak sağlanması girişimiydi. Tabii bu, kamuoyuna "barış" girişimi, dolayısıyla yapılan arabuluculuk da "barış" için arabuluculuk olarak lanse edildi. Ama hadisenin arka planını kurcaladığınız zaman sahneye yansıtılandan çok farklı gerçeklerle karşı karşıya geliyorsunuz. Biz bu konuyu aydınlatma amacıyla daha önce Vakit gazetesi için yazdığımız bazı yazılarımızda bilgilendirme ve değerlendirme yapmaya çalışmıştık. Bura da da özetle üzerinde durmak istiyoruz. 
İşgal devletinin geçmişte kullandığı "toprağa karşı barış" sloganını bugünlerde de piyasaya sürme çabası içine girdiği anlaşılıyor. Bu yolla "barış" kavramının cazibesinden ve etkileyici yanından yararlanmaya çalışıyor. Oysa yapmak istediği, söz konusu kavramdan yararlanarak kendisinin gayri meşru gasp ve işgal işlemlerine meşruiyet kazandırmaktır. Bunu yapmak için de yine güç kullanarak ve meşru olmayan yollarla gasp ettiği toprakları değerlendirmeye çalışıyor. Yani tam anlamıyla mafya ve eşkıya metodunu kullanıyor. Rehin aldıklarını asıl sahiplerine geri vermek için büyük karşılıklar istiyor. Üstelik haksız bir şekilde elinde tuttuğu daha başka şeyler üzerindeki hâkimiyetini meşrulaştırmak, onaylatmak istiyor. Bunu da kamuoyuna "barış" olarak yutturmaya çalışıyor. 
Son dönemde Suriye''den bazı menfaatler elde etmek amacıyla bu ülkeden gasp etmiş olduğu Golan Tepeleri''ni araç olarak kullanmak istiyor. Oysa oraların asıl sahibi zaten Suriye''dir ve Siyonist devletin buraların üstündeki hâkimiyeti gayri meşrudur. Dolayısıyla tüm uluslar arası hukuk kurallarına ve yine uluslar arası alanda kabul edilmiş tüm anlaşmalara göre herhangi bir karşılık talep etmeden asıl sahibine iade etmesi gerekmektedir. Ama o bunu yapmadığı gibi asıl sahibine belki normal değerinin daha üstünde bir karşılıkla satmaya, böyle bir işi yapabilmek için de birilerinin aracılık etmesini sağlamaya çalışıyor. İşte bu aracılık işlemi de "arabuluculuk" olarak lanse ediliyor. 
Golan Tepeleri, Siyonist işgal devleti 
tarafından 1967 Haziran Savaşı''nda işgal edildi. Normalde buraların Siyonistlerce böylesine kolay bir şekilde işgal edilmesinin de bir oyun olduğu değişik yorum ve değerlendirmelerde dile getirildi. Hatta hakkında "Sukûtu''l-Cûlan (Golan''ın Düşüşü)" adlı bir kitap da yazıldı. Bölgenin işgalinden önce Golan''da askerî istihbarat sorumlusu bir subay olan Halil Mustafa Bureyz tarafından yazılan bu kitapta Golan''ın Siyonistler tarafından işgal edilmediği Suriye ordusu tarafından teslim edildiği ileri sürülmektedir. Bunda Suriye''de yönetimi ele geçirmek için uluslar arası bağlantılar kurmaya çalışan ve o zaman Genelkurmay Başkanlığı ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevlerini yürüten Hafız Esed''in birinci derecede rol oynadığı ileri sürülüyor. Golan''ın düşüşü her ne kadar böyle bir ihanet neticesinde gerçekleşmiş olsa da bugün Siyonist devletin eşkıya metodunu kullanarak elinde tuttuğu bir rehine karşılığında Suriye''ye önemli şeyleri kabul ettirmeye çalışması "barış" girişimi olarak lanse edilemez. 
Hal böyle olmakla birlikte öte yandan Siyonist devletin sahip olduğu karakteri ve izlediği politikayı da bir realite olarak göz önünde bulundurmak zorundayız. Siyonist devlet hiçbir zaman gasp ettiğini asıl sahibine hak - hukuk gereği iade etmemiştir. Onun gasp ettiklerini iade etmesinin iki yolu vardır: Masa başı pazarlık ve direniş karşısında yenilgi. Her ikisinin de örnekleri var. Direniş karşısında yenilgi onu her zaman gasp ettiklerini, işgal ettiği yerleri karşılığında herhangi bir talepte bulunmaksızın terk etmeye zorlamıştır. Gazze''den ve Güney Lübnan''dan çekilmesi buna örnektir. Masa başı pazarlık ile çekilmesi ise karşılığında çok büyük menfaatler elde etmesi neticesinde ancak mümkün olmuştur. Bunun örneği de Sina Yarımadası''ndan çekilmesidir. 
Golan Tepeleri''nin Siyonist işgal devleti açısından büyük önem arz ettiği bilinmektedir. Bundan dolayı 1981''de bütün uluslar arası anlaşmalara ve kararlara aykırı bir şekilde "İsrail" olarak gösterilen kısma ilhak etmiştir. Bölgede askerî yönden önemli bir ağırlık oluşturduğu gibi aynı zamanda yirmi bin Yahudi göçmeni iskân ettiği Yahudi yerleşim merkezleri inşa etmiştir. Bunun yanı sıra Golan, işgal devletinin yararlandığı önemli tarım bölgelerinden biri olduğu gibi zengin içme suyu kaynaklarına sahiptir. İşgal devletinin kullandığı en önemli içme suyu kaynağı olan Taberiye gölünü besleyen su kaynakları Golan Tepeleri''nden gelmektedir. Bölgenin işgal devleti açısından en çok önem arz eden yanı ise askerî ve stratejik konumudur. Buraya yerleştirilen askerî tesisler tüm bölgeyi kontrol etme imkânı verdiği için tehlikeyi erken teşhis ve uzakta tutma faaliyeti açısından büyük öneme sahiptir. 
Bütün bu özelliklere sahip Golan Tepeleri''ni Siyonist işgal devletinin masa başında sadece kuru bir "barış" karşılığında vermeyeceği tahmin ediliyor. Onun böyle bir bölge üzerinde pazarlık yapması, karşılığında çok daha büyük menfaatler elde etmesine bağlıdır. Bundan dolayı Suriye yönetimine bir talepler paketi sunmuştur. Sunduğu bu paketin tüm olarak kabul edilmesi durumunda anlaşmaya yanaşabileceği, pakettekilerin bir bölümünün kabul edilmesine iltifat etmeyeceği biliniyor. 
Siyonist eşkıya düzeninin Suriye''den birinci talebi Filistin direniş gruplarının bu ülkedeki tüm örgütlenmelerinin ortadan kaldırılması, ileriye dönük herhangi bir faaliyete girişmelerinin de engellenmesidir. Direniş gruplarının Suriye ve Lübnan''daki yapılanmalarının dağıtılması durumunda Filistin tarafını temsilen uluslar arası platformda görünenlerin sadece ABD ve İsrail''in onayladığı Abbas ve kadrosu olacağı düşünülmektedir. İkinci olarak Suriye''nin İran''la ilişkilerini asgari düzeye çekmesi isteniyor. İşgal devletinin üçüncü önemli isteği ise Lübnan''da Hizbullah''ın askerî kanadının dağıtılması ve silahlarının toplanması planına Suriye''nin destek olmasıdır. Böyle bir şeyin Suriye''nin destek vermesi durumunda gerçekleşebileceği tahmin edilmektedir. Nitekim işgal devletinin Altyapı Bakanı Binyamin ben Eliezer de bu yöndeki temennilerini dile getirerek Suriye''yle anlaşma yapılması durumunda İran ve Hizbullah''ın susturulacağını ileri sürmüştür. 
Suriye''yle bir ittifak sağlanması durumunda Irak''la ilgili hesapların da kolaylaşacağı, bu ülkedeki direnişçilerin önemli bir irtibat kapılarının kapatılacağı düşünülüyor. 
Tabii Siyonist devletin ve onun arkasında duran ABD''nin istekleri sadece bunlardan ibaret değil. Ama görüldüğü kadarıyla bu ikisi Golan tepeleri karşılığında bölgeyle ilgili oldukça önemli ve geniş çaplı bir planı uygulamaya geçirmeyi hedefliyor. Bu plan her bakımdan Filistin davasının aleyhinedir. 
Arabuluculuk edenin talepler paketini de karşı tarafa sunması gerekir. Böyle bir paketin sunulmasını olumlu bir girişim veya "barış girişimi" olarak lanse etmeyi onaylamak mümkün değildir. 
Bush''un Son Ortadoğu Çıkartması
Eli kanlı Bush ile eli kanlı Olmert Siyonist işgal devletinin kuruluşunun altmışıncı yıldönümü münasebetiyle bir araya geldi. ABD''de başkanlığı ele geçirdiği tarihten itibaren İslâm''a, Müslümanlara ve İslâm dünyasına yönelik savaş yürütmesiyle ün kazanan George Bush, Siyonist işgal devletinin kuruluşunun altmışıncı yıldönümünü uluslar arası Siyonizme desteğini bir kez daha ortaya koymak ve işgal devletini saldırganlığında daha da cüretlendirmek için bir fırsat olarak değerlendirdi. 
Filistin halkı, vatanlarının işgal edilişi, evlerinin ve topraklarının ellerinden alınışı olayını Nekbe yani Büyük Felaket olarak adlandırıyor. Dolayısıyla işgal devletinin yıldönümünü de Nekbe''nin yani Büyük Felaket''in yıldönümü olarak anıyor, aynı zamanda bu vesileyle vatanlarına olan bağlılıklarını, ondan vazgeçmeyeceklerini, yurda dönüş haklarında ısrarlı davranacaklarını ortaya koymaya çalışıyorlar. 
ABD Başkanı Bush ise her zaman yaptığı gibi işgalci, saldırgan ve gasıp tarafla birlikte hareket ederek, onun safında yer alarak Filistinlilerin yurtlarından çıkarılmasını, sürgün edilmelerini, evlerinin başlarına yıkılmasını, kundaktaki bebeklerinin katledilmesini kutladı. Bush''tan da zaten bundan farklı bir şey beklemiyorduk. 
Fakat bizi en çok üzen Siyonist işgal devletini ziyareti esnasında ağzından yine zehirler kusan Bush''un daha sonra Arap ülkelerinde "önemli misafir" olarak ağırlanmasıydı. 
Gazze Yine Ateş Çemberi İçinde
Gazze''de bir buçuk milyon insan yine ateş çemberi içinde tutuluyor. Tüm insanlık açısından tam anlamıyla bir utanç vesilesi ve yüz karası olan ambargo yüzünden her gün çocuklar hayatlarını kaybediyor. Çünkü tedavi için dışarı çıkmaları engellendiği gibi dışarıdan kullanmaları gereken ilaçların sokulmasına da engel olunuyor. Elektrik üretiminde kullanılan yakıtın sık sık kesilmesi sebebiyle hastaneler duruyor, ambulanslar çalışamaz hale geliyor. Gıda maddelerinin, en zaruri ihtiyaç maddelerinin girmesine bile imkân tanınmıyor. 
Siyonist saldırgan devlet, bunca insanı her yönden kuşatmaya alarak yavaş ölüme itmekle yetinmeyerek bir de zaman zaman karadan ve havadan saldırılar düzenleyerek toplu katliamlar gerçekleştiriyor. İnsanların evlerini başlarına yıkıyor. 
Siyonist saldırgan devletin kendini bu kadar cüretkâr hissedebilmesinin sebebi ise insanlığın, uluslar arası kuruluşların ve sözde "uluslar arası toplum"un sessizliği. Kendini "uluslar arası toplum" olarak nitelendiren sömürgeci güçler topluluğunun aslında işgalci Siyonist devletle işbirliği içinde olduğunu ve onun böylesine vahşi bir ambargoyu sürdürmesine destek verdiğini biliyoruz. Fakat ne yazık ki İslâm dünyası da sessiz kalanların içinde yer alıyor. 
İslâm dünyasının bir parçası durumundaki Mısır ise sadece böylesine vahşi bir ambargoya sessiz kalmakla yetinmeyerek ilaveten bir de ambargonun, kuşatmanın kapı bekçiliğini, Siyonist saldırgan devlet hesabına işin gardiyanlığını yapıyor. Çünkü Gazze''nin dünyayla irtibatını sağlayan Rafah sınır kapısının açılmasının engellenmesinde Mısır güçlerinden yararlanılıyor. Mısır ne yazık ki bu konuda Filistinlilere verdiği sözlere de bağlı kalmadı. Çünkü Mısır, işgal devletine yapılacak ateşkes önerisinin bu devlet tarafından reddedilmesi durumunda Rafah sınır kapısını açacağı sözünü vermişti. Ama ABD ve İsrail''in sopasını görünce bu sözünden de döndü ve işgalci saldırgan devletin gardiyanlığını sürdürmeye karar verdi. 
Kasırgayla Cunta Arasında Kalan Bir Halk
Güney Asya ülkelerinden Myanmar geçtiğimiz ayın başlarında büyük bir kasırga felaketi yaşadı. Felaketin sebep olduğu beşeri ve maddi kaybın rakamları henüz tam olarak belirlenebilmiş değil. Ama çok büyük bir zayiat olduğu kesin. Fakat işin ilginç tarafı böylesi bir felaketle sarsılan halkın başında bir de cunta felaketinin olması. Ülke halkına yıllardan beri zulmeden Myanmar cuntası gönüllü yardım kuruluşlarının felaketten zarar görenlere kendi elleriyle yardım ulaştırmalarına da engel oldu. Özellikle felaketin başlangıç döneminde yardımların ulaştırılmasının engellenmesi sebebiyle kayıplar daha da arttı. Çünkü acil yardıma ihtiyaçları olan insanlara tam da ihtiyaç duydukları esnada el uzatılması engellenmiş oldu. Bu durum zihniyet kasırgasının sebep olduğu felaketin doğal kasırganın yol açtığı felaketten daha büyük olduğunu göstermesi açısından gerçekten ibret vericiydi. 
Eski adı Burma olan Myanmar''daki cunta yönetimi ülkenin Müslümanlarına da çok şiddetli bir şekilde zulmetmektedir. Bu ülkenin Müslümanları çoğunlukla Arakan bölgesinde yaşıyorlar ve maruz kaldıkları zulüm sebebiyle ayrılıp bağımsız kimliğe sahip olmak istiyorlar. Fakat cunta Müslümanlara hiçbir şekilde göz açtırmıyor, herhangi bir şekilde inançlarının gereğini yerine getirmelerine bile engel oluyor. 
Savaşlarla ve Afetlerle Sarsılan İnsanlık
Myanmar''daki kasırga felaketinden sonra Çin büyük bir depremle sarsıldı. Öte yandan Irak ve Afganistan''da yıllardan beri devam eden ABD işgali en az on beş büyük kasırganın ve beş büyük depremin yol açtığı can kaybından ve maddi zarardan daha fazlasına sebep oldu. Filistin topraklarında ise Siyonist işgal yüzünden bir halk sürekli deprem, sürekli sarsıntı, sürekli kasırga yaşıyor. Bu da gösteriyor ki Siyonist işgalin, ABD emperyalizminin ve işbirlikçi rejimlerin varlığı da başlı başına bir felaket, üstelik büyük felaket. İnsanlık gerçekten zor bir dönemden geçiyor. 

Yazar:
M.Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul