24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / DİNİ YALAN SAYANI GÖRDÜN MÜ?

DİNİ YALAN SAYANI GÖRDÜN MÜ?

DİNİ YALAN SAYANI GÖRDÜN MÜ?

2011 yılında Suriye savaşı ile birlikte dünya gündemine gelen, sığınmacıların ne olacağı konusu, halen bir çözüme kavuşamadı. Yaşadıkları beldeleri terk etmek zorunda kalan, milyonlarca Suriyeli kadın, yaşlı ve çocuk tam bir vahşet belgeseli olarak tüm dünyaca izlenmektedir. Bu zulme seyirci kalan insanlık âlemi mağdur ve mazlum olan bu insanlara yardım edeceği yerde bilakis, yurtlarından edilen bu insanları suçlu ilan edecek derecede alçalarak ne kadar bencil olduklarını tüm dünyaya göstermişlerdir.

Yardım etme imkânına sahip oldukları halde çok az devlet onlara kapılarını açmış, en başta Hristiyan Avrupa olmak üzere birçok sözde İslam ülkesi(!) Onları görmezden gelerek sınırlarını sıkı sıkıya kapatarak kendi rahatlarının kaçmasına, tatlı canlarının üzülmesine imkân vermemişlerdir. En başta şunu belirmekte fayda var; İçinde İslam ahkâmının yürürlükte olmadığı, ne kadar demokrat, lâik, Liberal, sosyalist, komünist vs. devlet varsa hepsi adalet dışı sistemlerdir. Vatandaşlarına ve bütün bağlantılarına zulüm ile muamele etmektedirler. Bu devletler isterlerse milyonlarca Suriyeliye kapılarını açsınlar, ister hümanist olsunlar, ister yardımsever olsunlar, isterse vatandaşlarına en iyi ekonomik ve sosyal imkânları tanısınlar, bu ülkelere asla iyi gözle bakamayız. Bu devletler ve rejimler için asla” adaletli” sıfatını kullanamayız. Çünkü ”adalet” kavramı İmam-ı Şafi’nin açıklaması ile “Allah’ın emir ve yasaklarıdır, bunun zıddı ise insanın kendi heva ve hevesinden çıkardığı zulümdür.

Bugün kendilerine İslam ülkesi sıfatı yakıştıran ülkelerde İslâm’ın olmazsa olmaz şartı Allah’ın emir ve yasakları, Kur’an-ı Kerim’in emrettiği kanunlar yoktur. Halifeliğin son kalesi olan Türkiye’de bile bugün İtalyan ceza kanunları, İsviçre Medeni Hukuku, Almanya’nın muamelatı, bilmem hangi ülkeden gelme miras hukuku kanun olarak yürürlüktedir. İnsanlar ihtilaf ettikleri zaman, Allah’ın Kur’an’da belirttiği kanunlara göre değil, tağutların mahkemelerine müracaat etmekteler. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti. Bu sıfatlara sahip devletler ister Avrupa da, isterse Mekke’nin dibinde olsun asla adaletli olamazlar. Eğer hayat tarzlarını, düzenlerini Allah’ın emrine göre tanzim etmiyorlarsa yönetimi altındaki insanları ancak cehenneme sürüklemekten başka bir şey yapmıyorlardır. Dünya ile ilgili yaşam standartlarını ne kadar iyi uygulasalar da, ebedi olan ahiret yaşantısı için gerekli olan hazırlıklardan, düzenlemelerden uzak olan rejimler insanlara ancak, geçici bir rüya, çöldeki bir serap olmaktan öteye geçemezler. İnsanların bedenlerini kurtaran ama ruhlarını yok eden devletler için, asla iyi sıfatını yakıştıramayız.  Asıl hayat ahiret hayatıdır. Dünya hayatı, anne karnında geçen bir zaman gibidir. Hamilelik döneminde karnındaki çocuğunu en iyi şekilde gözeten, yediklerine, içtiklerine, hareketlerine dikkat eden, çocuğu doğurduktan sonra da onu vahşi bir ormana bırakan annenin durumu ne ise böyle devletlerin durumu da odur. Suriyeli mültecilere kapılarını açıp, onlara yiyecek, içecek veren, onlara yatacak yer temin eden sonrada onları karanlıklar içinde, zulüm sistemleri içinde cehenneme aday olarak yetiştiren sistemler asla övülemezler. Besmelesiz eğitimler, Allah adı ile başlamayan terbiye mekanizması ancak Allah’tan uzak, terbiyesiz, terörist insanları ortaya çıkarır. İffetsiz ve şerefsizler ortalıkta cirit atar. İnsanlara kapılarını açıp onların bedenlerini kurtaran fakat onları cahiliyenin kucağına atan, Ahiret şuurundan koparan, ebedi hayatlarını karartan düzenler asla alkışlanamaz. İsterse bu düzenlerin başında Müslüman olduğunu söyleyen insanlar olsun bu durum değişmez. Değişen şey sadece bizim bu insanlar ve böyle devletler için “Mazlum insanlara yardım etmediler, onlara bir ekmek dahi vermediler” sözünü söylememize mani olur, yoksa onları şerefli kılmaz.

 

Gelelim her fırsatta insan haklarını savunan, insana değer verdiğini söyleyen, hayvanlara dahi merhametini her fırsatta basın ve yayın organları vasıtası ile dünyaya servis eden Avrupa’ya. Onlar köpeklerine gösterdikleri sevginin ve merhametin onda birini Suriyeli mültecilere gösterseydiler yine de insanlıklarını kurtarabilirlerdi. Fakat tam tersi onlar rahatlarının kaçmasından endişe ettiler, kahvaltı sofralarındaki onlarca çeşit nimetten birinin eksileceği endişesi ile kendi sınırlarını, sınırlarıyla beraber insanlıklarını kapattılar. Birde zor durumdaki bu insanlara hakaret ettiler. Onların ayaklarına çelme taktılar, yerlere düşürdüler. Çadırlardan bir lokma ekmeği köpeklere atar gibi aç yığınlara attılar. İnsanlar bir lokma ekmek için birbirlerini ezdiler. Bu yardım dağıtma işi medenice insanlar sıraya koyularak yapılamaz mıydı?

 

Bu konu ile ilgili Al JazeeraTurk’ün internetten verdiği haber şöyle:

 

Tepki Çeken Yardım Dağıtımı; Yunanistan'ın Larissa adasında mültecilere insani yardımların dağıtım şekli tepki topladı. Paketler bir çadırın içinden dışarıya atıldı. Mülteciler yardımları havada kapabilmek için uğraşırken, bazı çocuklar arada kaldı.”

 

Böyle mi olmalıydı?  Sözde Avrupa medeniyeti(!) son yüz yılda insan onurunu ve saygınlığını korumak için, düşünce özgürlüğü ve farklı kültürlerin bir arada yaşaması için yoğun çaba sarf etti. Şimdi ise bütün benliğiyle desteklediği bu insani değerlerin vitrinde sergilediği bir göz boyama malzemesi olduğunu, insanları kandırmaktan öte geçmediğini Suriyeli mültecilere yapmış olduğu davranışlarıyla ispatlamış oldu. Bugün beş milyona ulaşan mülteci sayısına karşılık İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın yaptığı araştırmaya göre zengin ülkeler toplam 130.000 kişi kabul edeceklerini bildirdi. Bu ülkelere ulaşan mülteci sayısı ise sadece 67.000.

 

Aylan bebek, Suriyeli mültecilere sembol olmuş küçük bir çocuk. Annesi ile birlikte bir botla Yunanistan’a geçmek isterken boğulan mültecilerden sadece biri. Henüz 3 yaşında idi. O yaşta bir çocuk ailesi ile sıcak bir yuvada, tertemiz çarşaflar içindeki bir yatakta, annesinin hemen yanı başında, masallar okunarak huzur içinde uyuması gerekiyordu. Temiz elbiseleri, Oyuncakları olmalıydı. Karnı acıktığında yiyeceği yaşına uygun yiyecekler ve hastalandığında ona şefkatle muamele eden bir doktor onun da hakkıydı. O ise bütün bunlardan mahrumdu. Mahrum olduğu gibi dünyayı kirletenler onunda hayatını da kirletmişlerdi. Doymak bilmez kocaman mideleri, azgın şehvetleri, ilahlaştırdıkları pis nefisleri ve tavana vurmuş egoları ile tatmin olamadılar. Vahşi hayvanlardan daha da beter bir tarzda yaşam alanlarımızı, teneffüs ettiğimiz havayı, bedenlerimizle beraber ruhlarımızı da kirlettiler. Müslümanları her zaman kendileri için potansiyel tehlike olarak gördüler. Aylan çocuk ve onun gibilere her zaman ön yargı ile baktılar.

 

İşte konuya uygun bir haber; Haber Türk’ün internet sitesinden 15 Eylül 2015 tarihinde verdiği haber şöyle:

 

Aylan Kurdi’yi kapağına taşıyan Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo, sosyal Medya’da tepki çekti. Riss’ takma adını kullanan Laurent Sourisseau imzalı karikatürde, Aylan’ın büyüdüğünde ‘Almanya’daki tacizcilerden biri olabileceği’ ima ediliyor. ‘Göçmenler’ başlıklı karikatürde Aylan’ın kıyıya vuran cesedi bir balon içinde görünüyor ve yanında ‘Küçük Aylan büyüdüğünde ne olurdu?’ diye soruluyor. Sorunun altında da koşarak kaçan bir kadını, elleri açık halde kovalayan iki erkek görülüyor,

karikatürün altında da Fransızca’da arkadan elle tacizde bulunanlar için kullanılan ‘Tripoteur’ kelimesi kullanılıyor.

 

İşte İslâm düşmanı Fransızların, Müslümanlara bakış açısı. Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e hakaret eden ve fikir özgürlüğü adı altında en kutsal değerlerimize saldırarak tüm müslümanları potansiyel tehlike gören Avrupalı insanın hali bu.

 

Aynı haber Milliyet com.’un 15.1.2016 tarihli internet sitesinde ise şu ilginç başlık ile verildi:

Charlie Hebdo bu kez Çok mu İleri Gitti? Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo, cesedi Bodrum sahiline vuran 3 yaşındaki Suriyeli Aylan Kurdi karikatürü nedeniyle bir kez daha tartışma yarattı.”

 

Dikkat edersek,  “Charlie Hebdo,”  Bir kez daha çok ileri gitti, şeklinde değil de, Bu kez çok mu ileri gitti?” şeklinde başlık atılmış. Önceki kez de, yani peygamber efendimize hakaret etmiş olduğunda bu kadar ileri gitmemişti, anlamındaki başlığı bizlere haber olarak verebiliyor. Aylan Kurdi’yi dillerine dolamaları çok büyük hata, fakat Peygamber Efendimizi dillerine dolamaları o kadar da büyük bir hata değil. İslam düşmanları sadece Fransa’da değil ki. Türkiye’de de birçok basın ve yayın organları bir numaralı İslam düşmanı. Dostumuzu, düşmanımızı iyi tanımalıyız.

 

Avrupa’yı ve Avrupalıyı tanıtan bir başka olay; Haksöz Haber’in 16.03.2016 tarihli internet sitesinde şöyle bir haber nakledilir:

 

Hollanda temsilcisi PSV Eindhoven'ın taraftarları, Atletico Madrid maçı için geldikleri İspanya'da mültecilere(dilenci romanlar) insanlık dışı muamelede bulundu. İspanya’da insanlığı utandıran anlar yaşandı... PSV Eindhoven maçı için Madrid'e gelen Hollandalı taraftarlar, oturdukları bir kafede, Suriyeli mülteci kadınlara para atarak eğlendi. Mülteci kadınlar yerdeki paraları aldıkça 'Oley' çeken taraftarlara Madridliler ise tepki gösterdi.

 

Suriyeli mülteci diye haber yapılan kimselerin aslında Türkiye’den göç eden Roman vatandaşlar olduğu anlaşılmıştır. Fakat bu muamele kime yapılırsa yapılsın, Hollandalıların insan onurunu zedeleyen ve fakir insanlarla alay eden bu tavırları gerçekten tam kibirli Avrupalılara yakışır bir hareket tarzıdır. Onlar kendilerini Suriyeli mülteciler hususunda da ispatlamışlardı. Zengin ve şımarık Avrupalı karşısında fakirleri, özellikle Müslüman fakirleri görünce içindeki birikmiş kinini hemen ortaya çıkarıyor. İtiyor, kakıyor, alay ediyor, küçümsüyor. Her fırsatta insan onurundan ve saygınlığında bahseden Avrupa neredesin? Konuşmaya gelince konuşanlar, icraata gelince yardım etmedikleri gibi birde boğulmamak için kayığın kenarına tutunanların ellerine kürekle vuruyorlar. Aslında cankurtaran sandalı herkese yeter ama şişkoların göbekleri azıcıkta olsa sıkışmaya gelmiyor.

 

Rabbimiz (c.c.) hayat rehberimiz Kur’an’ı Kerim’de ne de güzel bildirmiş inkârcı kâfirlerin genel karakterini:

 “ Dini yalan sayanı gördün mü? O’dur yetimi şiddetle iten ve yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen”(Maûn,107/1)

Bu ayet, her ne kadar, her hafta bir deve kesen Ebu Sufyan ve Ebu Cehil hakkında nazil olduysa da, bu karakteri yansıtan bütün kâfirlere aittir. Onlar kendilerinden et isteyen yetime et vermedikleri gibi birde onu itip kaktılar. Bu yüzden bu ayetler kendileri hakkında indi.Ahiret düşüncesi olmayan, sadece dünya için yaşayan insanların hayat merkezlerinde rahat yaşam standartları vardır. Onların tek amacı daha iyi yemek, daha güzel elbiseler, havuzlu villalar, son model araba, güzel ve mevki sahibi bir eş. Amaçları budur. Amaçlarına ulaşmak içinde her türlü aracı mubah görürler. Utanmazlar. Para ve şöhret için her şeyi yaparlar. Onu kaybetmemek içinde bütün insanlar ezilse de, harcansa da acımazlar. İsteklerine ulaşmak için binlerce cesedin üzerine basarlar da, yüksek gördükleri o şeye ulaşmak isterler. Fakat şunu bilmezler ki: “ Yükseldik zannederler, alçaldıkça tabana.”

Kur’an şöyle buyrulmakta:

 “Vay o namaz kılanların haline, onlar kıldıkları namazdan gafildirler, Onlar gösteriş yaparlar. (Komşunun komşuya vereceği, en ufak şeyi) Mâun’u da vermezler”. (Ma’un, 107/ 4-7)

Namaz kıldığı halde namazında samimi olmayan, yetimleri itip kakan, fakire yardım etmeyen, düşenleri kaldırmayan, hatta ve hatta komşusuna emanet olarak bir ipi, baltayı, tencereyi, kovayı vs. bile vermeyen namazlı zâlimler de vardır. Petrol zenginleri şeyhler vardır. Lüks yatlarına, villalarına, son model arabalarına muhteşemdirler. Yemeklerini altın tabaklardan gümüş çatal kaşıklarla yerler. Tuvaletleri altın kaplamadır. Namaz da kılarlar ama ülkelerine bir tek Suriyeli mülteci bile almamışlardır. Çünkü rahatları kaçar, huzurları bozulur. “Veyl olsun bu namaz kılanlara ki onlar kıldıkları namazdan gafildirler, onlar gösteriş yaparlar.” Müslüman olduklarını söylerler, ama Müslümanlık, onlardan uzaktır. Onlarda, Müslümanlıktan uzak…

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

 ”Kendi nefsin için istediğini kardeşin için de istemediğin müddetçe iman etmiş olmazsın.”

Müslüman en azından böyle düşünmeli. Hatta daha da güzeli kardeşini nefsine tercih etmelidir. O’na daha fazlasını vermelidir. İşte bu Fütüvvet şuurudur. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de: “Ancak mü’minler kardeştir” (Hucurat,49/10) buyuruyor.  Müslümanlar, birbirlerine her zaman sahip çıkarlar.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:

 “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah’da onun ihtiyacını giderir…”1 buyurmuştur.

Müslüman kardeşlerimize kapılarımızı açmamız, onların dertleri ile dertlenmemiz insanlık görevinden önce Müslümanlık görevidir. Peygamber efendimizin bizler için örnek gösterdiği sahabeden “Ensar” kendilerine Mekke’den hicret ederek gelmiş olan muhacir kardeşlerini en iyi şekilde ağırlamış ve Kur’an ayetlerleri Allah (c.c.) tarafından övülmüşlerdir.

O halde bize düşen nedir? Ne yapmalıyız ki bizlerde birer “Ensar” olalım. Bugün Suriye’den göç eden insanlarla karşı karşıyayız. Acizler, muhtaçlar. Başlarını sokacak bir evleri yok. Bezden yapılmış çadırlarda yaşam savaşı veriyorlar. Bazıları ise onu bile bulamamış. Dünyaya ve dünya insanlarına, özellikle biz Müslümanlara sesleniyorlar. İhtiyaçlarını karşılamaları, çoluk, çocuklarını beslemeleri gerek. Banyoları yok. Sabunları, sıcak çorbaları, elbiseleri ve eşyaları yok. Bizler ise sıcak yuvalarımızda, üzeri çeşit çeşit nimetlerle kaplı sofralarımızda, uydu televizyonları ve bilgisayarlarımızın karşısında nimetleniyoruz. Bazılarımız onların halini görüp vah vah! diyoruz. Ve hatta ağlıyoruz, üzülüyoruz. Evimizde eskimiş olan giymediğimiz elbiseleri onlara gönderiyoruz. Işıklarda ve yollarda dilenen Suriyelilere 3-5 lira veriyoruz. Ruhlarımız rahatlıyor! Artık vicdanlarımız huzursuz olmuyor! Çünkü biz üzerimize düşeni yaptık! Acaba böyle mi olmalı? Yoksa yapılacak başka şeyler varda biz mi bilmiyoruz? Çaresizliğe alıştık da çaresizlik bize normal mi geliyor dersiniz?

Gelin bu sorunun cevabını şu ayette arayalım:

Size ne oluyor? Allah yolunda ve İdarecileri zâlim olan bu şehirden bizi çıkar. Bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz” (Nisa,4/ 75)

 

Bu ayet ve başındaki azarlama ifade eden söz Mekke’den Medine’ye hicret edip Allah’ın hükümlerini hayata hâkim kılan, Medine İslam Devleti’ndeki Müslümanlara hitaben inmiş ayetlerdendir. Yardım çağrısını yapanlarda Mekke’den Medine’ye hicret etmeye bir yol bulamamış, zayıf ve hasta erkeklerle, kadın ve çocuklardır. Bunlar Mekke’de gerek maddi, gerekse manevi baskıya maruz kalarak Darul Harbin ahlakından ve putlar adına hüküm süren sisteminden etkilenerek zulüm gören Müslümanlardır. Bunlar hem dinlerini, hem de bedenlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Nitekim bunun akabinde Mekke fethedilip İslam ahkâmı tatbik edilince insanlar hem madden, hem de manen huzura ermişlerdir.

Bugün dünyada tam bir vahşet hüküm sürmektedir. İnsanların bir kısmı aşırı yemek yemekten obezite hastalığına yakalanmışken, bir kısım insanlar da çöplerden ekmek toplamaktadırlar. Hatta Afrika’da hâlen insanlar çöpte bile ekmek bulamamaktadırlar. İnsanlık için aya gittiğini söyleyenler, insanların doğal zenginliklerini sömürerek onları açlığa ve ölüme mahkûm etmişlerdir. Aynı kan emici sülükler şimdide Suriye’yi paylaşırken insanlarını açlığa ve sefilliğe sürüklemişlerdir. Onları yardım edilesi mazlumlar değil de, potansiyel bir tehdit oluşturan, huzurlarını bozan, ekonomilerini sarsan dilenciler olarak görmekteler. Biz Müslümanlara düşen kâfir toplumların içine giderek imanlarının dejenere olma tehlikesi içinde olan, bedenleri ile birlikte ruhları da tehlikede olan bu kardeşlerimiz için maddi ve manevi olarak yardımda bulunmaktır. Yukarıda Peygamberimizin hadis-i şerifinde bildirdiği üzere “onları kafirlere teslim” etmemeliyiz. Bizlerde gerçek manada onlara yardım etmek istiyorsak, çözüm Rabbimizin bizlere öğrettiği cemaat şuurunu elde edip bu yolla İslam’ı önce bulunduğumuz beldelerde hayata hâkim kılmak ve sonra gerçek bir İslam toplumu olarak, güçlü ve âdil bir şekilde kalıcı çözümler bulmaktır.

Bunun dışındaki bütün metotlar, yaraya pansuman olmaktan öteye geçemez!

Dipnot

Buhari ”Mezalim”, 3 ”İkrah”, 7; Müslim,” Birr”, 58;Tirmizi, ”Hudud”, 3.

 

 

Yazar:
İbrahim Dönertaş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul